Gecenin ilk saatlerinden sıkılmaya başlamıştım.
Odada kalp monitörü sesiyle karışık klasik müzik vardı.
Bir dakika klasik müzik ne alakaydı?
Laçin her şeyi ayarladığı için hiçbir şeye dokunmak istemedim.
Bende internetten yeni tarifler bakayım diyecektim ki aklıma telefonumun olmadığı geldi.
Bende hey sorumluluk sahibi gencin yapacağı gibi kitap okumak yerine boş boş oturmayı seçtim.
Bu sırada ise yaşadıklarımı düşündüm.
Ben bunu hak edecek ne yapmış olabilirdim ki?
Karan neden beni kurtarmıştı?
Ya da kurtarmış mıydı?
Şu Romanova denen şerefsiz yüzünden başıma bunlar gelmişse o şuanda neredeydi?
Beni bu bok çukuruna atıp çekip gitmiş olamazdı değil mi?
Neden olmasın ki adamı tanımıyon bile?
Aaaaa!! Kafam çok karışıktı!
"Mamma non andare! Per favore, non lasciarmi qui!" diye bir mırıltı duymamla sıçrayarak yatakta yatan Karana baktım.
Kaşları çatılmıştı.
Dudaklarından dökülen bu anlamsız kelimelerle duraksadım.
Karan nereliydi?
Türk olmadığı aşıkardı.
Tahminimce ya İtalyan ya da İspanyoldu.
Neden mi?
Çünkü bu iki milletin vatandaşına benziyordu.
Ardından bir daha konuşmadı sabaha kadar soğuk soğuk terledi.
Bense sabaha Ara ara uyudum.
Aslında kendimi sabaha kadar boşu boşuna beklemişim hissediyordum.
Yanlış anlamayın ona bir şey olsun demiyorum ama Yani o kadar beklemişim bari bir şey olsaydı beklediğime deseydi.
Sabahın ilk ışıklarıyla Karan gözlerini araladı. Mavileri bana deyince gözleri kısıldı.
"Sen kimsin?" Dediğinde küfür etmemek için kendimi tuttum.
Lan bu adam benim için kurşunun önüne atlamamış miydi?
İyi bari evden kaçışım kolay olurdu.
"Ben yeni işe aldığınız mutfak elemanıyım. Dün siz vurunca Laçin Hanım rica etti bende başınızda bekledim" dedim.
Hala kısık gözlerle bana bakan Karan ikna olmuşa benzemiyordu.
En az iki gün bana inansa yeterdi.
Çünkü iki gün sonra kaçacaktım...
