İçeriğe geç

ELRENYA

Bölüm 4 · 13 dk okuma

ELRENYA

Bölüm 4

KILIÇLA GELEN KADER

Yüz yıllar boyunca, batıdan doğuya uzanan topraklarda kan aktı. Dağların ardında, denizlerin kıyısında, ormanların derinliklerinde; her krallık, tahtını korumak için savaştı. Ve her savaş, bir başka varisi yetim bıraktı... Soylu bebeklerin gözlerini ilk açtığı an, kaderleri yazılırdı: Ya bir krallığın kurtuluşu olacaklardı ya da düşmanlarının hedefi. Her doğan varis, bir tehditti; sadece kendi ailesine değil, diğer bütün krallıklara da. En büyük tehditse element güçlerin açığa çıkmasıyla başlamıştı. Dört element: Ateş, Hava, Su ve Toprak. Elementler bir krallığın gücünü, halkının ruhunu ve kaderini yansıtırdı. Ateş, kararlılığın ve yıkıcılığın sembolüydü; Hava, özgürlüğün ve çevikliğin. Su, uyumun ve değişimin akışını temsil ederken toprak sabır ve dayanıklılığın özüydü. Ancak bu güçler sadece elementlerin varislerinde belirdi ve gelecek nesle kan bağıyla geçmesi için kader yemin etti. Krallıkta doğan sonraki varisler bu güce erişememişken güç sadece seçilmiş dört bedene hapsedildi: Morwen, Karthor, Valdyn ve Veldoria krallıklarının doğan ilk varislerine! Bir varisin gözlerindeki parıltı ya da avucunda şekillenen ilk kıvılcımla bu güç açığa çıktı. Zamanla element varisleri, Elrenya'nın geleceğini şekillendiren en büyük kozlar olarak görülmüştü. İşte bu yüzden, Barış Konseyi toplandı. Birbirine düşman krallar ve kraliçeler, ilk defa aynı masaya oturdu. Kılıçlar kınılarına girdi ve tarihi bir karar alındı: Varisler arasında savaş çıkmaması için, onları nötr topraklarda eğitmek üzere Aegernia Akademisi kurulmuş ve eğitime açılmıştı. Burada varisler sekiz yaşından itibaren akademiye kabul edilip reşit olana kadar eğitiliyorlardı. Element varislerinin taşıdığı bu kudret, Elrenya'nın dengesini ya koruyacak ya da onu sonsuz bir kaosa sürükleyecekti. Varisler barış içinde yaşamayı akademide öğrenmişti ama hiçbir güç tamamen kontrol altına alınamazdı. Ve en büyük soru da böylelikle zihinlere kazındı: Bu element varisleri bir araya geldiğinde, güçleri birleşip Elrenya'yı aydınlatacak mıydı yoksa tüm diyara karanlığı getirecek bir fırtınayı mı yaratacaktı? ⚔️⚜♛ Nefesim kesik kesikti, kollarım titriyor, hançerimin ağırlığını parmak uçlarımda hissediyordum. Her nefes alıp verişimde zihnimde yankılanan tek şey onun sesi oldu: “Rakibin gözünün içine bakacaksın. Nefesini duyacaksın. O sana vururken sen nereye kaçacağını değil, onun zayıf noktasını düşüneceksin.” Akademiden eski dövüş koçum General Darwen’in sesi. Hançerim eğitim mankeninin tahtadan yapılmış boğazına gömüldü aniden. Bıçağı çekip tekrar sapladım çevik bir hareketle ve ardından defalarca! Terim her darbede şakağımdan çeneme doğru süzülüyordu, nefesim ağırdı ama durmaya niyetim yoktu. O sırada kulaklarıma uzaklardan çalınma bir ses ilişti: “Aeryn!” Tanıdıktı. Hafif boğuk, ama sabırlı... Arkama döndüğümde siyah saçları omzunda dağılmış şekilde Liana salona girmişti ardından tam karşımda durarak eğilerek elindeki havluyu uzattı. İşte bu benim yamağım. Hizmetkârım olarak verilse de çocukluğumdan beri yanımda olan arkadaşım. Kraliyet görgüsü, saray terbiyesi ve çamaşır katlama sanatı konusunda usta; ama en iyi yanı, bana gerçekleri söyleyen tek kişi olmasıydı. “Liana,” dedim, nefes nefese. Hançerimi mankenin boğazından çekip yere bıraktım. “Yeter artık,” dedi gülümseyerek. “Yeterince doğru kestin zavallı tahtayı. Kendini bu kadar zorlamanın bir anlamı yok. Savaş, sadece kas gücüyle kazanılmaz.” Havluyu alıp yüzümü sildim. “O tahtayı keseceğime düşmanımı doğrasam daha etkili olurdu!” dedim sitemle. Günlerdir sadece sarayın içinde tutsak sayılırdım. Liana gülümseyerek elini kapı tarafına uzattı. “Çay saati, malumunuzdur prensesim.” Gözlerim devrilmişti. Her zamanki görgü kurallarınca her gün aynı saatte yapılan bir öğünden ibaretti sadece. “Altın işlemeli mavi elbise, kraliçenin seçimi, odanızda hazır.” Başımı salladım ve Liana’nın ardından yürümeye başladım. Koridorlar, sabah güneşinin taş duvarlara vurmasıyla altın bir parıltıya bürünmüştü. Odaya vardığımızda, “Altın işlemelerle uyumlu bir kolye ve küpe seçtim,” dedi, dikkatlice takıları masanın üzerine yerleştirirken. “Ama isterseniz daha sade bir şey de tercih edebiliriz.” “Hayır, bu yeterince iyi,” dedim, aynanın karşısına geçerek. Liana, saçlarımı nazikçe taramaya başladı ve saçlarımı örerken hafifçe gülümsedi. “Majesteleri Unutmayın, savaş meydanında olduğu gibi, masada da strateji her şeydir. Ve siz, her zaman bir adım önde olmayı başarırsınız.” “Umarım haklısındır,” dedim, derin bir nefes alarak. Elbisemi giydiğimde kumaşın ağırlığı omuzlarımda hissediliyor, altın işlemeler ışıkta parıldıyordu. “Hazırsınız,” dedi Liana, bir adım geri çekilerek. “Ve unutmayın, Majesteleri, zarafet bazen en güçlü zırhtır.” Gözlerimi aynadaki yansımama diktim. Zarif görünüyordum, ama içimdeki savaşçı hâlâ tetikteydi. “Hadi bakalım,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. “Savaş meydanına adım atalım.” Çünkü her zaman çay saatleri savaş alanından farksız olurdu bizim hanedanlıkta. Çay salonuna indiğimde, babam pencere kenarında ayakta duruyordu. Bej fincanlar, aynı tonlardaki kurabiyeler ve limonlu kekler masada diziliydi. Annem ise oturuyordu. Nazik, sessiz ve her zamanki gibi kusursuzdu. Babam başını bana çevirdiğinde gözlerinde o derin bakışı gördüm. Savaş görmüş bir adamın, çok şey kaybetmiş bir kralın bakışıydı. “Geç otur Aeryn. Bugün konuşmamız gereken çok şey var.” Dudaklarımı hafifçe sıkıp masanın yanındaki boş sandalyeye doğru adım attım. Annem, zarafetle çay fincanını eline almış, hiç konuşmadan beni izliyordu. Babam ise gözlerini üzerimden ayırmadan ağır bir sessizlikle bekliyordu. Sandalyeye oturduğumda, yüzümü dik tutmaya çalıştım. Bu, yalnızca bir aile toplantısı değildi. Masanın etrafında dönen görünmez bir gerilim vardı. Babam sessizliği bozan ilk ses oldu; önce boğazını temizledi, sonra kelimelerini tartarak konuştu. “Aeryn, bugün burada yalnızca çay içmek için toplandığımızı sanmıyorsun, değil mi?” Sözlerinin altındaki yükü hissetmemek mümkün değildi. Başımı hafifçe eğdim, bakışlarımı doğrudan onunkilere sabitleyerek cevap verdim. “Hayır, baba. Bu sessizlik, bir fırtınanın arifesi gibi.” Babam derin bir nefes aldı; göğsünün ağır kalkışı, yakında açıklanacak kararın büyüklüğünü haber veriyordu. “Elrenya’da dengeler değişiyor,” dedi. “Barış Meclisi’nin varlığı, pamuk ipliğine bağlı hale geldi. Bu ipliğin kopmaması için bazı adımlar atılmalı. Ve bu adımların bazılarında... senin de adım atman gerekecek.” Annem, çay fincanını usulca tabağına bıraktı. Parmaklarının narin hareketleri bile bir öğretmen edası taşıyordu. “Aeryn,” dedi, sesi yumuşak ama keskin. “Unvanın yalnızca bir isim değil, bir sorumluluktur. Sen Valdyn’in varisi olarak yalnızca halkını değil, barışı da temsil ediyorsun. Ve bu barış, artık tek başına korunamıyor.” Sözlerinin ardından bana doğru hafifçe eğildi. Gözlerinde her zaman görmeye alışık olduğum o şefkatli parıltı vardı; ama dudaklarından dökülen cümlelerde hiçbir merhamet yoktu. O an anladım ki, bu konuşma annemin kalbinden değil, Valdyn tahtının yüklediği görevden geliyordu. “Evlenmen gerekecek,” Nefesim bir an boğazıma düğümlendi. Çatal dengesizce elimden düştü. “Ne?” Babam ellerini masanın üzerine koydu, gözlerini bana sabitledi. “Bu bir boyun eğme değil, bir birliktelik. Sana hükmedecek bir prens değil; yanında yürüyecek, seni tamamlayacak biri. Gücüne denk, sana saygı duyacak biri.” Sandalyemden ani bir hareketle doğruldum. Kalbim, içimde bir savaş davulu gibi atmaya başlamıştı. “Ben zaten tamamım! Her gün saatlerce çalışıyorum. Korunmaya değil, yönlendirmeye ihtiyacım var!” Babamın yüzünde hafif bir tebessüm kıvrıldı ama gözleri ciddiyetini yitirmedi. “Asi olduğunu biliyoruz. Seni öyle yetiştirdik. Ama dünya... bizim kadar sabırlı değil, Aeryn.” Gözlerimi anneme çevirdim. Sesimin daha fazla titrememesine çabalayarak sordum: “Çıkabilir miyim?” Annem başını zarifçe salladı. “Bu fikri reddetmeden önce bir düşün. Her savaş kılıçla verilmez.” Kapıya yöneldim. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak yürürken bekleyen muhafızlar arasında tanıdık bir yüz gördüm. Kısa sakalları, omuzlarını taşıyan o gururlu diklik, gözlerindeki anlayışlı kahverengi ton... Alven. Bana her zaman bir şövalyeden çok daha fazlası gibi gelen o sadık yoldaş. “Alven,” dedim yüzümdeki basit bir tebessüm ile. “Bahçeye yürür müsün benimle?” “Elbette, prenses.” Reveransı zarif ama samimiydi. Onun varlığı, üzerimdeki baskının bir nebze dağılmasını sağlamıştı. Taş döşeli yoldan ağır adımlarla yürüdük. Sessizlik, aramıza sıkışmış ama varlığını bağırmadan belli eden bir misafir gibiydi. Çeşmenin yanındaki taş banka ulaştığımızda, üzerime çöken yorgunluğu sırtımdan atar gibi oturdum. Alven, yanımda ayakta durmaya devam etti. “Bana öyle bakma,” dedim, sesimdeki gerilimi saklamaya çalışmadan. Alven bir adım geri çekilip önümde çömeldi. "Aeryn," dedi, sesinde bir sabırlılık vardı. "Sadece senden beklenen sorumlulukları taşımak zorunda değilsin. Kendin olmayı unutma." Yüreğimde bir şey kıpırdadı. Adını koyamadığım bir şey. “Kendim olmayı nasıl unuturum ki, Alven?” dedim, gözlerimi ufka dikerek. “Her adımım izleniyor. Her sözüm yankılanıyor. Her kararım tartılıyor. Kendim olmaktan başka bir seçeneğim kalmıyor gibi.” Bir an durdum. Düşüncelerim, yeni sözcükler arıyordu. “Sence... gerçekten evlenmek zorunda mıyım?” Alven’in yüzü ciddileşti. Sözleri dikkatle seçilmişti. “Krallar ve kraliçeler için evlilik, çoğu zaman bir görevdir. Ama bu senin kaderin olmalı mı? Hayır. Gelenekler, insanın özünden değerli değildir.” Çeşmenin suyu, taş zeminde sabırla akıyordu. Doğa, her zaman olduğu gibi tarafsızdı ama içimdeki savaşın sesi, rüzgârı bile bastırıyordu. Alven, yüzünde o her zamanki dingin ifadeyle ekledi: “Unutma, Aeryn. Senin gücün, rüzgâr gibi özgür olmanda. Özgürlüğünü yitirirsen, gerçek bağları kurmakta zorlanırsın.” Derin bir nefes aldım. Alven’in sözleri, yalnızca kulağıma değil, içime değmişti. “Barış... fedakârlık ister,” dedim fısıltıyla. “Ama bu fedakârlığın bedeli özgürlük olmamalı.” Ve işte o an anladım. Savaş, sadece kılıçla değil, düşünceyle de veriliyordu. O bahçede, çiçeklerin sessiz tanıklığında alınan kararlar da birer mücadeleydi. Ve ben... o mücadeleye artık hazırdım. “Alven,” dedim, bir an tereddüt etmeden. “Bana birkaç gönüllü şövalye topla. Gerçek bir dövüş istiyorum. Kendimi sınamam gerek. Ama sadece gönüllüler. Kimseyi zorlamak yok.” Alven kaşlarını kaldırdı, şaşkın ama aynı zamanda gururlu bir ifadeyle başını eğdi. “Emriniz olur, prenses,” dedi nazik bir reverans yaparak. Kısa bir süre sonra odama döndüm. Elbisemi dikkatlice çıkardım ve üzerime hafif bir zırh geçirdim. Kemerime iki kısa kılıcımı taktım. Hazır hissediyordum. Bahçedeki eğitim alanına doğru yürürken içimdeki kararlılık büyüyordu. Her biri kılıcını kınından çekmeden önce eğilip başlarını saygıyla öne eğdi. Rüzgâr onların çevresinde hafifçe dolaşırken saygılı ama bir o kadar da meydan okur bir hava hakimdi. Şövalyeler doğrulup yerlerine geçtiklerinde, Alven’in sesini duydum. "Hazır olduğunda başlayacaklar, Prenses." Derin bir nefes alarak ellerimi kılıcımın kabzasına götürdüm. “Başlayalım,” diye atıldım ileri, sesimdeki kararlılık havaya karışıverdiğinde. Sol tarafta duran genç bir şövalye hızla bana doğru hamle yaptı. Kılıcının parıltısını görür görmez rüzgâr beni uyardı. Çevik bir hareketle yana çekildim, hamlesi taş zemine isabet etti. Aynı anda sağ elimdeki kılıcımı savurup darbesini savuşturdum. Diğer şövalyeler birbirleriyle koordineli bir şekilde yaklaşmaya başladı. Hareketlerini dikkatle takip ederken rüzgârın fısıltısı rehberim oldu. Darbeyi savuşturduğum anda kılıcı çevirerek savunma pozisyonumu tekrar aldım. Rüzgâr benimleydi. Göz ucuyla Alven'e baktım. Yüzünde tanıdık, hafif bir tebessüm vardı. “Rüzgâr gibi ol,” dedi; sesi neredeyse rüyadaki bir yankı gibiydi. Havadaki enerji yoğunlaşmaya başladı. Bastığım yer titredi. Önümdeki savaşçının kalkanına doğru rüzgârı bıraktım. Görünmeyen güç, kalkanı havaya savurdu. Ardından gelen kısa bir sarsıntıyla etraf bir anlığına sessizleşti. Fırtına içimdeydi artık. Rüzgâr sadece tenimi okşamıyor, öfkemi de taşıyordu. Zihnimde hâlâ yankılanan tek şey annemle babamın sesiydi. Ve tam o anda arkamdan keskin, tok bir ses duydum. “Bana da yer var mı?” Kılıcımı sıkıca kavradığım gibi döndüm, ses yabancıydı ama prens olduğu aşikardı. Üzerindeki zırh parlıyordu ama en parlak şey bakışlarındaki meydan okuyuştu. “Eğitim değil,” dedim. Sesimdeki sertliği gizlemek isterdim ama başaramadım. “Bir sınav.” Gülümsedi. Rahatsız edici biçimde sakindi. Gözleri şövalyeleri taradı, sonra bana döndü. “Daha da iyi. Prenseslerin sınavları görkemli olmalı.” Bir adım attı. Ayakkabısının altındaki çakıllar çıtırdadı. Gökyüzü grileşmiş, yağmurun kokusu havayı doldurmuştu. Ama bu adamın yarattığı baskı, havayı bile bastırıyordu. Neredeyse tören merasimi gibi başını eğdi. “Prens Arel. Kuzey Zirvesi’nin varisi. Ve sanırım... gelecekteki nişanlın.” Boğazımda bir şey düğümlendi. Kılıcımı biraz daha sıktım. Bahçedeki tüm askerler susmuştu. “Demek bu yüzden geldin?” dedim. Sesim bu kez daha keskindi. “Güç gösterisi mi yapacaksın? Kur yapar gibi savaşıp sonra evliliği daha cazip hâle mi getireceksin?” Omuz silkti. Ardından kılıcını çekti. Hareketi gösterişsizdi, ama ustalıkla yapıldı. Kılıcın sesi havayı yırtarcasına yükseldi. Gözleri hâlâ gözlerimdeydi, ama kelimelere ihtiyaç duymuyordu. “O hâlde, Prens Arel,” dedim ve ince bir gülümseme yaydım yüzüme. “Hoş geldin arenama.” Kılıcımı kaldırdım. Ayağımı geri aldım, bedenim dövüşe hazırdı. Ardından kulak çınlatırcasına çarpıştı kılıçlar birbiriyle. Tam bir hamle yapacağı esnada “Rüzgâr yön değiştirir,” dedim. Bir dönüşle arkasına geçerek. “Tıpkı benim gibi.” Kılıcım yüzünde hafif bir kesik bıraktı. Bilerek. Orada olduğumu hissetsin diye. Gülümsedi. “Güzel,” dedi. “Bana iyi bir savaş vaat ediyorsun, prenses.” Saldırıya geçti. İlk darbeyle gücünün kaba olduğunu anlamıştım. Dengesizce savrulup sırt üstü yere düştüm. Kılıcın ucu yanağımı kesti. Metalin serinliği tenime değdiğinde, acı değil bir öfke hissetmiştim. Kendi arenamda mı? Derhal toparlandım. Avuçlarımı açarak rüzgârı çağırdım. Saçlarım havada savrulurken göz göze geldik. Ama artık çarpışan yalnızca kılıçlarımız değildi. “Yeter,” dedi. “Gücünü gördüm. Saygı duydum.” Ama ben hazır değildim. Duramazdım. “Bunu sen bitiremezsin. Bu benim savaşım.” Kılıcımı tekrar kaldırdım. Fakat bu kez ifadem değişmişti. O an anladım: Bu sadece bir düello değil, kaderle yapılan ilk tokalaşmaydı. Prens Arel... O ismi daha önce hiç duymamıştım. Oysa sarayda yıllar boyunca her ittifakı, her taht adayını ezbere bilirdim. Bu isim, hiçbir yerde geçmiyordu. Yüzündeki o rahat gülümseme, çelişkiliydi. Ne bir düellocunun dikkati vardı onda, ne de savaş meydanına çıkan prenslerin ciddiyeti. Bu bakışlar… baştan beri planlıydı. Gözlerinin içine baktım. O an her şey yerine oturdu. Arel değildi. Darenth’di. Karthor’un prensi. Çünkü gözlerindeki kıvılcımı fark etmiştim, ateşi! Kimi genç prenseslerin arzuladığı, kimininse sadece gücüne âşık olduğu o adam. Benim kaderim ve aynı zamanda da benim düşmanım. Ve belki… Savaşı başlatıp barışı sonlandıran bir filizin kılıcı. Kalbim hızla atıyordu ama bu bir zafer ritmi değildi. Bu, yaklaşan savaşın davuluydu. Kılıcımı indirip geri çekildim. Sırtım dik, bakışlarım soğuktu artık. Yanağımdan damlayan kanla beraber, ağzımda bir cümle döküldü: “Sen Kuzey Zirvesi'nin prensi değilsin.” Gözleri kısıldı. Ya bir blöf yaptığımı düşündü ya da gerçekten anladığımı… Sustu. Dudaklarındaki gülümseme silinmedi ama biraz daha keskinleşti. “Bu kadar kolay anlamanı istememiştim,” dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama keskindi. “Ama yine de seninle savaşmak… bir onurdu.” Omzundaki pelerini çözüp yere attı. Altındaki zırh daha karanlık renkteydi. Siyah ile morun arasında bir ton. Altın tokalı bir işaret gözüme çarptı. Bir ejderha pençesi ve üç yıldız… Karthor’un arması. Kalbim hızla atmaya başladı. Karthor epey bir zamandır barışa ve bizlere düşmandı. Bahçedeki askerler artık hareketlenmişti. Biri bana doğru yürümeye yeltenince Darenth, ellerini havaya kaldırdı. “Savaş istemiyorum,” dedi. “Henüz değil.” Bir adım attı bana doğru. Bu sefer kılıcı yere bırakmıştı. Ama her adımında, o sessiz planın yankısı kulaklarımda çınlıyordu. “Neden geldin?” diye sordum, sesim hâlâ emir gibiydi. “Gerçek sebebin ne?” “Evlilik,” dedi. Gözleri gözlerime çarptı. “Senin seçiminle” Bahçedeki herkes dona kaldı. Hatta rüzgâr bile susmuş gibiydi bir an. “Ne?” “Seninle evleneceğim. Düşman olmak yerine müttefik olacağız. Ya da…” Bir adım daha attı. “Beni burada yakalatıp savaş tohumlarını hemen şimdi filizlendireceksin.” İçimdeki duygular çarpıştı: öfke, hayranlık, şüphe. Ama dışımda yalnızca tek şey vardı: kararlılık. “Bu olmayacak!” “Şimdilik,” dedi ve göz kırptı. Bahçenin duvarına baktı. “Seni izledim,” dedi ardından. “Aylarca. Her hareketini. Her zaferini. Her yalnız kalışını. Prensese değil, savaşçıya âşık oldum.” İşte o an… İçimdeki tüm buz çatladı. Savaşçı olmak güzeldi. Ama bir düşmanın gözlerinde, savaşın yüreğe dönüştüğü anı görmek korkutucuydu. “Gideceğim,” dedi. “Ama döneceğim. Ve o gün geldiğinde… ya bana katılırsın… ya da beni öldürmek zorunda kalırsın çünkü senin öleceğin bir seçenek yok!” Başımı eğdim. Gözlerine uzun süre bakmamam gerektiğini biliyordum. Güç oradaydı. “Sözlerin hâlâ şiir gibi,” dedim, alayla. Gülümsedi. “Gerçek olanı duyduğunda daha çok seversin.” “Mesela nedir gerçek olan?” dedim, gözlerinin içine bakarak. Yüzünden bir titreme geçti. Hemen toparlandı. “Savaş sonsuz değil. Ama barış, bazen tek bir kişiyle başlar. Belki o kişi sensindir.” “Ya o kişi seni hançerlerse?” dedim. Elimi pelerinin içine götürdüm. Gözleri elime kaydı ama yüzündeki gülümseme sarsılmamıştı. “O zaman ölmeden önce son kez ona âşık olduğumu söylerim.” İşte bu. Yalanın tam cümlesiydi. “O zaman neden kuzeyden geçtin?” dedim bir anda. Gözleri büyüdü. Hazırlıksızdı. “Neden kuzey birliğimizden hâlâ haber alınamıyor.” Hançeri çıkardım. Ucunu kalbine doğrulttum. “Ve neden asıl adın Darenth olup da bunu saklama zahmetinde bulundun, armandan her şey açıkça görünüyor?” Darenth birkaç saniye baktı bana. Sonra… gülümsedi. “O halde şimdi iki seçeneğin var.” Elini pelerinin içine götürdü ama benim aksine bir hançere değil. Bir mektup çıkardı. Parşömen sarısı ve mühürlü. “Bu babana teklifim.” Şaşkınca mektuba baktım. “Neyin teklifi?” diye sordum anlam vermeye çalışıyordum, anlamak istiyordum. “Krallığın, kanla değil... evlilikle fethedilmesi,” dedi basitçe. “Seni alacağım. Kraliçem olacaksın. Topraklar birleşecek.” Nefesim kesildi. Bu… kan dökmeden çözülen bir savaş mıydı? Yoksa kurnazca yazılmış bir infaz mektubu mu? Tam o sırada, arkamdan bir gölge fırladı. Hızlı, kararlı ve hedefe saplanan bir ok gibi ikimizin arasında durdu. “Ona dokunursan seni öldürürüm.” Alven’di. Ve şimdi… Elinde kılıcıyla Darenth’i karşısına almıştı; benim için. “Sana yaklaşmasına izin vermemeliydim,” dedi, öfkeyle. Kılıcının ucu Darenth’in göğsüne çok yakındı. Ama Darenth, en küçük geri adım bile atmadı. Tam tersine… Sırıtmıştı. Gecenin sessizliğinde kibir, dudak kıvrımında belirginleşti. “Hiç oluyor mu…” dedi Darenth, gözleriyle şövalyenin kılıcını işaret ederek “Prensesin koruması, nişanlısına kılıç çekiyor. Hangi krallıkta yazıyor bu yasa?” Bir an içim boşaldı. Ama Darenth’in bakışları hâlâ üzerimdeydi. “Elim boş durmaz bilirsin,” dedi alçak sesle. Bu bir hançer çıkarma eğilimiydi. Alven kükredi. Kılıcını bir adım daha öne sürdü ama ben hızlıca aralarına girerek durdurdum onları. “Yeter!” Sesim sabit, tonum buyurgandı. Darenth’e döndüm. “O mektubu bırak ve git. Bir daha bu topraklara adım attığında… ben senin kraliçen değil, celladın olurum.” Darenth, gözünü bile kırpmadan yaklaştı. O kadar ki nefesini yüzümde hissettim. “Bazen savaş,” dedi, “sadece iki kişinin birbirine dokunmadan birbirini yakmasıdır.” Elini uzatarak mühürlü parşömeni avcuma bıraktı. Ardından başını eğdi. Bu saygı değil, ilk hamlenin zevkiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.