
Ev, okuldan daha sessizdi ama daha güvenli olduğu söylenemezdi.Salonun saat tıkırtısı bile gerilim doluydu. Oturduğum koltuğa gömülmüş, mutfaktaki ışığın titreşmesini izliyordum. Her saniye babamın ayak seslerini bekliyordum. Zil çalmadan açılan bir kapının, açılmadan çarpılan bir kaderin kokusu vardı havada.Okul müdürü, babamı aramıştı. Yine. O kadar çok aradılar ki artık "nasılsınız komutanım" faslını geçip doğrudan “Yine Deniz” diyebiliyorlar. Müdür artık aileden biri gibi.Ben ise aileden biri olup olmadığımı hâlâ bilmiyorum.Kapı açıldığında saat durmuş gibi oldu.Babam sessizce içeri girdi. Postallarını çıkarmadan, tıpkı içindeki öfkeyi çıkarmadığı gibi, sofraya geçti. Annem önüne tabak koydu, ben ise nefesimi tuttum.İki kaşık yemeğin ardından, sessizliği patlatan şey metalin suratımda çıkardığı çınlama sesi oldu.Tabağı direkt yüzüme fırlattı.“Okulda kabadayı olmuşsun ha! Adam dövüyormuş bizim oğlan!” diye bağırdı.Bundan sonrası bulanıktı. Yumruklar, tokatlar, tekmeler... Duvarlar yer değiştirdi sanki. Annem araya girmeye çalıştı, ama onun da sesi çığlıktan tokata evrildi.Sonra bir şey gördüm.Babam sazını aldı.Eskiden çaldığında hüzün olurdu evde. Şimdi o hüzün kafama indi. Sazın sapı kafama vurduğunda her şey durdu. Ses, renk, zaman...Sadece sıcak bir şey aktı şakağımdan.Annemi yere itti. Gözlerinde bir şey koptu o an. Ve ben içimde yanan tek şeyi duydum: Git.Ayakkabılarımı bile giymeden dışarı fırladım. Koşmadım, kaçmadım... uçtum sanki. Nefesim yetmedi, ayaklarım uyuştu, ama bildiğim tek yer vardı: ağaç ev.Ona doğru yürürken kafamdan akan kanın sıcaklığı, içimdeki boşluğun soğukluğuna karıştı.Ağaç eve vardığımda bayılacak gibiydim. Ama orası hâlâ bendendi.Hâlâ kimse bağırmıyordu.Ve ilk defa... ağladım.