
Siz insanlar çok acımasızsınız. Ne size benzeyeni kabul ediyorsunuz ne de sizden farklı olanı hoş görüyorsunuz.
*
"Hadi ama Cansel o kadar da zor değil!" Kayra, Cansel'in potaya topu atabilmesi için ona yardım ederken Çağrı yanıma sokulmuştu.
"Sende onların bu kadar yakın olmasından rahatsız olmuyor musun?" Bu da ne demek oluyordu? Şaşkın bir biçimde vücudumu Çağrı'ya döndüm.
"Sen neyden söz ediyorsun?" Bir buçuk yıllık sevgilim ve beş yıllık arkadaşım hakkında bu tür bir imada bulunması beni kötü hissettirmişti. Sesim kızgın çıkmış olacak ki sesi yumuşamıştı.
"Hemen kızma canım. Demek istediğim bu gece senin Kayra ile, benimse Cansel ile yakınlaşmam gerekmez miydi?" İşte şimdi öfkelenmeye başlıyordum. Gece boyu Cansel'e bir türlü adım atamayan kendisi değilmiş gibi suçu başkasına yönlendiriyordu. Kollarımı kızgın bir şekilde göğsümde bağladığımda nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını anlamış olacak ki konuşmama izin vermeden ellerini kaldırdı.
"Pekala hiçbir şey demedim. Son bir dakikayı unut." Göz devirerek önüme döndüğümde nihayet Cansel'in de potadan topu geçirdiğine şahit olabilmiştim.
"Bu kadar basit işte."
"Bileklerim çok güçsüz napayım?" Cansel Kayra'ya söylenirken aynı zamanda yanımıza doğru yürüyorlardı. Kayra yanı başıma geldiğinde kolunu omuzuma atarken şakağımdan öpmeyi ihmal etmemişti. Sevgilime tebessüm ettiğim sırada Cansel coşkuyla fikrini belirtti.
"Çok güzel bir gündü."
"Kesinlikle. Yalnız dürüm yedikten sonra basketbol oynamak iyi bir fikir değildi bence." Yemekten hemen sonra hoplayıp zıplamak midemi bulandırmıştı.
"Canım iyi misin?" Kayra'nın sorusunu başımı sallayarak cevapladım. İyi sayılırdım.
"Geç oldu dağılsak mı?" Çağrı'nın morali bozuk gibiydi. Ancak bu fikri Cansel'i evine bırakmayı teklif edeceği için söylediğine emindim.
"Yarın iş var haklısın. Erken dağılsak iyi olur." Saati kontrol ettiğimde 23.14'ü gösteriyordu.
"Herhalde çok yoruldun. Sen bu saatte eve gitmezdin." Benim sevgilim ertesi gün iş olsa dahi gece 03.00'ı görmeden uyumazdı.
"Aşkım sizinle buluşacağım diye birkaç dosyayı incelemedim bile. Harun Bey yarın elimde olsun demişti. Erken kaçsam iyi olur anlayacağın."
"Pekala o zaman hadi dağılalım. Benimde evde işlerim vardı zaten." Çağrı Cansel'e döndüğünde içimden 'nihayet' diyordum. Gece boyu ona karşı hiçbir atakta bulunmamıştı. En azından evine bırakmayı teklif edecek olması içime su serpiyordu. Yalnız az önceki tavırlarından dolayı oldukça rahatsız olmuştum. Gereksiz kıskançlıklarıyla arkadaşımında canını sıkmazdı umarım.
"Cansel seni eve bırakmamı ister misin?" İster misin mi? Ah bu çocuk beni öldürecek.
"Teşekkür ederim Çağrı ama zaten evim hemen şurası. Kendim gidebilirim." Cansel'in koluna çaktırmadan vurarak ne yaptığını sordum. Neden Çağrı ile randevulaşmak için bu kadar çaba sarf edip şimdi de böyle bir fırsatı geri tepiyordu ki? Cansel koluna vurduğumu fark etmemiş olacak ki ekstra bir şey söylemeden sahanın kenarına koyduğu çantasını alarak koluna takmıştı. Çağrı ise bozulmuştu ve hiçbir şey söyleyemiyordu. Onun bu haline üzülürken Kayra omuzuma dokundu.
"Aşkım ben kaçıyorum o zaman." Eğilerek yanağımı öptüğünde şaşırmıştım.
"Beni eve bırakmayacak mısın?"
"Çok ters tarafta kalıyorsun aşkım ya. Hem işim var hem de yolum uzun biliyorsun." Ah haklıydı.
"Tamam o zaman görüşürüz."
"Görüşürüz güzellik. Seni çok seviyorum." Yanağımdan makas alınmasını sevmiyordum. Bunu bilmesine rağmen beni gıcık etmeye çalışıyordu.
"Ben de seni seviyorum gıcık." Bana öpücük attığında sahanın diğer çıkışına doğru yürümeye başlamıştı bile. Bizde sahadan çıktığımızda Cansel yanağımı hızla öpüp geri çekildi.
"Seni seviyorum Böcek!" Evet üniversiteden beri bana taktığı lakap buydu. Kampüsten çıkarken ayağım yanlışlıkla diğer ayağıma takılmıştı ve yere düşmüştüm. Ah böyle bir aptallığı yalnızca ben yapabilirdim zaten. O sırada yanımdan üniversitenin en havalı ve kendini beğenmiş kızı Tuğba geçiyordu. Onca kişiye yaptığı zorbalıktan sonra sıranın bana da geleceğini tahmin etmeliydim. Benimle 'Böcek gibi yere yapıştı gördünüz mü?' diyerek alay etmişti. Cansel ile o zaman tanışmıştım. Tuğba'nın kafasına çantasıyla geçirdikten sonra 'O böcekle bir daha uğraşırsan bu böcek seni sokar. Duydun mu beni?' diyerek kızı tehdit etmişti. O günden beri biz böcekler birbirimizin arkasını kolluyorduk.
"Ben de seni seviyorum Böcek!" Cansel uzaklaşırken Çağrı ile yoluma devam ettim.
"Ne yapsam bilmiyorum. Onun kalbini kazanmayı çok istiyorum ama bir türlü siz üçünüzün arasına giremiyorum."
"Bizim aramıza girmeye çalışmak yerine bizden biri olmaya çalışsan belki daha başarılı olabilirsin Çağrı." Çağrı gerçekten yakışıklı bir çocuktu. Tecrübesizde sayılmazdı. Ancak iş Cansel'e geldiğinde onu tanıyamıyordum.
"Bence sorun bu değil Sara."
"Neymiş sorun?" Omuzunu silkti. Buruk bir tebessüm eşliğinde duraksadı. Burası yollarımızın ayrılacağı sokaktı.
"Seni arkadaş olarak gerçekten seviyorum bu yüzden ben kalbini kırmadan ayrılsak iyi olur." Ukala şeye de bak sen.
"Çağrı senin için pekte iyi bir gün sayılmazdı. Yarın iş çıkışı tekrar buluşalım. Birer kahve içer sohbet ederiz." Buruk bir tebessüm eşliğinde bana yanıt vermeden arkasını döndü. Onun için üzülüyordum. Bu kadar kasmasa belki işler daha kolay ilerleyecekti. Çağrı Ankara'nın kalabalık sokaklarında gözden kaybolurken bende yoluma devam ettim. Evim yakında değildi ancak çok uzakta da sayılmazdı. Ankara'ya göre hava oldukça güzeldi. Özellikle ocak ayının sonunda olmamıza rağmen hava insanı yürüyüş yapmaya zorluyordu. Kulaklıklarımı takarak telefondan müzik açtım. Müziğin ritmine uyarak adımlarımı yönlendirmek gibi bir huyum vardı ve bunu yaparken çok eğleniyordum. Nihayet evime yaklaştığımda etrafta kimsenin kalmadığını fark ettim. Ancak bu durum beni ürkütmemişti. Yollar tanıdıklaştıkça insan kendisini daha güvende hissediyordu. Evimin olduğu sokağa döndüğüm sırada arkamdan gelen bir başkasını görmüştüm. Sokağın bu kadar ıssız olması beni şaşırtırken tökezlemiştim. Düşmekten son anda kurtulduğumda bağcıklarımın çözüldüğünü fark ederek eğildim. Bağcıklarımı bağlarken hemen birkaç metre ötemde olan adamın yanımdan geçerek yoluna gitmesini bekledim. Ama neden yürümüyordu? Kulaklığıma dokunarak müziği durdurduğumda çaktırmadan arkama bakmaya çalıştım. Öylece durmuş yolun ortasında bekliyordu. Kafasına taktığı şapkadan dolayı yüzünü göremiyordum. Huzursuzluk içimi kaplarken usulca doğruldum. Yürümeye devam ettiğimde arkamdaki adamda yürümeye devam etmişti. Evimi bu mesafeden görebiliyordum. Ancak ben yalnız yaşayan biriydim. Belki de peşimde ki takipçi bir sapıktı. Böyle birine evimin nerede olduğunu göstermek akla yatkın gelmiyordu. Ancak ne yapabilirdim ki? İki yıl karate kursuna gitmiştim. Belki de hünerlerimi göstermenin zamanı gelmiştir. Ah aptalın tekiyim. Karateye ortaokulda gitmiştim. İki yıl karateye gitmeme rağmen turuncu kuşaktan öteye geçememiştim. O zamanlar daha fazla çabalamalıydım. İçten içe karate kursunda istikrarlı olmadığım için yakınırken kendi evimi es geçerek soldaki sokağa girdim. Telefonumu hızla cebimden çıkararak Kayra'yı aradım. Telefon çaldı, çaldı ve çaldı. Ancak Kayra telefonu açmıyordu. Araba kullanırken telefon kullanmamak gibi prensipleri vardı. Hayat kurtaran bu prensibi benim sonum olmak üzereydi. Endişe içinde Cansel'i arayacağım sırada arkamı dönerek adamın hala peşimde olup olmadığını kontrol ettim. Ancak kimseyi göremiyordum. Cansel'i aramadan ekranı kilitlediğimde etrafı tekrar gözetledim. Yanlış alarm mıydı? Baştan beri her şeyi yanlış mı anlamıştım? Ah içim ferahladı. Bir anlığına kalp krizi geçireceğimi falan sanmıştım. Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken derin bir oh çektim. Hemen eve girip kendime yeşil çay yapmalıydım. Evime doğru yöneldiğimde kulağıma ilişen sesle duraksadım. Bir gürültü geliyordu. Gürültünün nerden geldiğini anlamaya çalışırken bir hayvana ait inleme sesi duymamla irkildim. Sesin geldiği yöne doğru ilerlediğimde evimden uzaklaşmaya başlamıştım. Nihayet ses çok yakından geliyordu ancak tüm bedenim titremeye başlamıştı. Çünkü olgun bir erkeğin şiddet uygularken tüm gücünü kullandığını belirten o sesi duyuyordum. Bu ses beni titretecek kadar korkutmuştu. Ne yazık ki korkak ve az önce ki olaya göre de azıcık paranoyak bir insandım. Sesin geldiği tarafa duvarın kenarından usulca baktığımda tahmin ettiğim gibi otuzlarında hafif kilolu bir erkek görmüştüm. Elinde tuttuğu kereste parçası ile yöneldiği şeye baktığımda yerde kanlar içinde yatan bir kedi görmüştüm. Şok içinde elimi ağzıma götürdüğümde ayaklarımın hareket etmediğini fark ettim. Kedi henüz yavruydu. Ve az önce duyduğum inleme sesini de artık duyamıyordum. Elindeki kereste ile son kez yavru kediye tüm gücüyle vurduğunda olduğum yerde sıçradım. Korku dolu olan kalbim öfkeye bulandığında bacaklarımı hareket ettirebilmeyi başarmıştım. Kenarda duran kereste paçalarından bir tanesini elime aldığımda derin bir nefes aldım. Bir insan nasıl böyle bir şey yapabilirdi? Nasıl bir hayvana böylesine eziyet edebilirdi? Gözlerim dolmaya başlarken adam elindeki kereste parçasını bir kez daha kedi yavrusuna vurmak için kaldırdığında bu kez ondan hızlı davrandım. Koşarak elimde ki keresteyi kafasına geçirdiğimde ileri doğru tökezlemişti. Toparlamasına izin vermeden bir kez daha kafasına kereste ile vurdum. Acı içinde bağırdığında ellerini ona vurmamam için bana doğru uzatmıştı. Buna nasıl yüz bulabiliyordu? Kerestenin iç kısmı ile bu kez sırtına vurduğumda öncekilerden daha acı bir şekilde bağırmıştı. Elimde tuttuğum keresteyi kendime doğru çektiğimde gelmemişti. Bir kez daha sert bir şekilde çektiğimde kereste adamın sırtından ayrılmıştı. Ancak kerestenin ucundaki kanlı çivi gözüme takıldığında bir anlığına panikledim. Ben bu amaçla vurmamıştım. Çiviyi görmemiştim bile. Korku içinde geriye doğru bir adım attım. Onu öldürmedim öyle değil mi? Kilolu adam yarım bir şekilde doğrularak diğer tarafa doğru kaçmaya başladığında bir nebze olsun sakinleşmiştim. Katil olacağım diye ödüm kopmuştu. Elimdeki keresteyi her ihtimale karşı bırakmadan yerde yatan yavru kediye doğru koştum. Yanına eğilip onu avuçlarımın arasına alacağım sırada kemiklerinin kırılarak bir kısmının vücudundan çıktığını görmemle kalbimin sızladığını hissettim. Ani bir şekilde kasıldığında hala hayatta olduğunu anlamıştım. Bunca acıya rağmen hala yaşıyor muydu? Eğilerek suratına baktığımda burnundan ve gözlerinden yaş geldiğini fark ettim. Benim gözlerimde hızla ıslanırken çaresizce etrafıma bakındım. Eğer yakınlarda bir veteriner bulabilirsem...ahh bu saatte mi? Telefonumu cebimden çıkararak internetten araştırmayı deneyecektim ki yavru kedinin artık nefes almadığını fark etmemle olduğum yere çivilendim. Ölmüştü. Az önce bir kedi yavrusu işkence edilerek öldürülmüştü. Vücudundan yayılan kan gölüne gözlerim takılı kalırken yüzümü avuçlarımın arasına hapsederek ağlamaya başladım. Bunu neden yapmıştı ki? Bu yaptığının mantıklı bir nedeni olabilir miydi? Acı dolu bir şekilde ağlamaya devam ederken hislerim ani bir şekilde değişmişti. Acım yerini öfkeye bırakmıştı. Adamın yere düştüğü kısımda birkaç damla kan vardı. Eğer kan damlalarını takip edersem o şerefsizi bulabilir miydim? Aynısını ona yaşatmak istiyordum. Hiç değilse onu polislere teslim edebilirdim. Göz yaşlarım, öfkeli suratımdan akıp giderken yanıma bıraktığım kereste parçasını alarak doğruldum. O adamı bulup yaptıklarını ona ödetmeliydim. Kan damlalarını takip edeceğim sırada duyduğum korkutucu ses ile adımlarım yarıda kesilmişti.
"Bunun sorumlusu sen misin?" Ayaklarım sesin ürkütücü baskısıyla birlikte donakalmış, dizlerimin ise bağı çözülmüştü. Dehşete düşmüş bir şekilde arkamı döndüğümde gördüğüm şey delirdiğimi düşünmeme sebep olmuştu. Hayır bu gerçek olamazdı herhalde. Şu an bir kabusun tam ortasında olmalıydım. Karşımda kıyafet giyinmiş devasa büyüklükte siyah bir kedi duruyordu. Kırmızı göz bebeklerini çevrelemiş simsiyah bakışlarıyla benden bir yanıt bekliyordu. Bacaklarımın bedenimi daha fazla ayakta tutamayacağını anladığımda dizlerimin üzerine düşerek gözlerimi sıkıca kapattım. Sakin kalmalıydım. Bu gerçek olamazdı. Derin nefesler alarak gördüğüm halüsinasyonun geçmesini beklemeliydim.
"O çirkin gözlerini aç ve sorumu yanıtla. Bunun sorumlusu sen misin?!" Hayır bu tamamen gerçekti. Korku içinde gözlerimi açarak tekrar ona baktığımda cevapsız bırakıldığı her an daha da öfkelendiğini fark ettim. Ona bir yanıt vermeliydim. Ancak bir kedi ile nasıl konuşabilirdim ki? Ah bu olanlar gerçekten yaşanıyor muydu? Derin bir nefes alarak kendimi toparlamaya çalıştım. Onu daha fazla öfkelendirmeden konuşsam iyi olurdu. 'Bu yavruyu ben öldürmedim' demem gerekiyordu. Ağzımı açacağım sırada tahammülsüz bir şekilde zil takılı olan patisini sallamıştı. Bu zilin sesi bile beni dehşete düşürmeye yetecek kadar korkunçtu. Zili salladığı an açık olan ağzım bir anda kapanıvermişti ve bu benim kontrolüm dışında yaşanıyordu. Konuşmak istiyor ancak bunu beceremiyordum. Sanki patisindeki zil dudaklarımı birbirine düğümlemişti. Bir kedi tüm bunları nasıl yapabiliyordu?
"Onu sen öldürdün." Yavru kediyi benim öldürdüğümü sanıyordu. Ama neden? Elimde kanlı bir kereste parçası tutuyordum. Tabi ki beni sorumlu tutacaktı. Bense hala karşımda konuşan bir kedi olmasının şokunu atlatamamıştım. Benden en az on santimetre daha uzundu. Kilolu değildi ancak kabarık tüyleri onu yapılı gösteriyordu. Öfkeli gözlerini benden çekerek ölü yavruya çevirdiğinde göz bebeklerinde ki kırmızı renk değişerek maviye dönmüştü. Etrafını çevreleyen karanlıkta açılarak beyazlamıştı. Usulca yavru kediye doğru ilerledi ve sol patisini yavru kedinin üzerine koydu. O sırada sol gözünden akan bir damla yaş beni bir şoktan diğerine sokuyordu. Yavru kedinin üzerine koyduğu patisinden pembe bir ışık etrafa yayıldığında nefesimi tutmuş olanları izliyordum.
"Ölümünü böyle hatırlamamalı. Ruhu bedenini tamamen terk etmeden tüm kötü anılarını silmeliyim." Etrafımızı çevreleyen pembe ışık sanki rüzgarın kendisiydi. Olayın şokunu atlatamadan ölü yavrunun bedeninden etrafa saçılan ışığın güzelliğine kapılmıştım. Saçlarım uçuşurken pembe ışığın içinde hoplayıp zıplayan yavru kediyi gördüm. Bunlar onun anıları mıydı? Ah ne kadarda sevimliydi. Tüyleri annesi ile aynı renkteydi. Ben hayranlık içerisinde yavru kedinin anılarını izlerken pembe ışık toparlanarak bir anda ölü bedeninde yok oldu. Hemen yanıma düşen elma beni olduğum yerde sıçratmıştı. Bu da ne oluyordu? Elmayı elime alarak başımı yukarı kaldırdığımda daha ne kadar şaşırabileceğimi sorguluyordum. Az önce kuru ve donmuş olan ağaç şimdi yemyeşil olmuş, meyvelerinden dolayı beli bükülmüştü. Dilim tutulmuş bir vaziyette nereye bakacağımı bilemiyordum. Büyük siyah kedi kafasını tekrar bana çevirdiğinde gözleri yine aynı öfkeyle dolmuştu.
"Yaşadığı acıyı yalnızca bir saniyeliğine hissetmelisin." Zil takılı olan patisini salladığında bedenim acı içinde büküldü. Kafam! Kafam patlamak üzereydi. Kemiklerimin hepsi sanki diken olmuş etlerimi parçalıyordu. Öleceğimi hissettiğim o anda acı bir anda sonlandı. Ancak zihnim hissettiği acıyı hatırlıyor ve şok geçiriyordu. O yavru bu acıyı, ruhu bedenini terk edene dek çekmiş miydi? Bu şekilde öldürülmüş olmasına inanamıyordum.
"Siz insanlar çok acımasızsınız. Ne size benzeyeni kabul ediyorsunuz ne de sizden farklı olanı hoş görüyorsunuz." Ağzıma yaptığı bu şeyi bozsa gerçekleri ona söyleyecektim. Bu kediyi öldürmediğimi, ona zarar veren adamı durdurmaya çalıştığımı söyleyecektim ama ağzımı bir milim dahi kıpırdatamıyordum.
"Ancak bu dünya yalnızca size ait değil." Üzerime doğru geldiğinde korkudan titrememe sebep olacak bariton sesini tekrar duyurdu.
"Ben kedilerin Ulu Şahı seni lanetliyorum! Bu yavru kediyi nasıl öldürdüysen aynı acıları çekerek ölmen için seni lanetliyorum!" Zil takılı olan patisini büyük bir gürültüyle salladığında kulaklarım çınlamaya başlamıştı. Sanki beynim sarsıntı geçiriyordu. Ellerimi kulaklarıma bastırarak gözlerimi kapattım ve delirmeme sebep olacak bu gürültünün dinmesini bekledim. Kulaklarımdan kan fışkıracakmış gibi hissetmeme neden olan zil sesi bir anda kesildiğinde gözlerimi usul usul açtım. Etrafta kimse görünmüyordu. O devasa kedi de nereye gitmişti? Yoksa hepsi hayal miydi? Ben gürültü esnasında yere mi düştüm? Neden bu kadar alçaktan bakıyordum etrafa? Kayra'yı aramalıydım. Telefon, telefonum nerede?
"Miyav." Ne?
"Miyav." Bu da neydi? Başımı eğerek ellerime bakmaya çalışırken gördüğüm şeyle irkildim. Bunlar bir çift patiden başka bir şey değildi.

