Elizabeth, herkesin aklından geçen düşünceleri okuyabilen ve bu yüzden yalnız kalmayı tercih eden akıllı bir kızdı. Bu yeteneği ona gün geçtikçe zarar veriyordu. Doktorlara göre bu mümkün değildi; bu yüzden psikolojik olarak sorunlu birey damgasına mahkûm kalmıştı. İçtiği tüm ağır antidepresanlar ve sakinleştiriciler onu Elizabeth olmaktan çıkarmış, kendine yabancılaştırmıştı.
Ayakları pencereden giren rüzgârın etkisiyle buz gibi olmuştu. Boşluğa dalan gözleri ise ayaklarına oranla daha hissiz bir vaziyetteyken, o mavi ve kendisine bol gelen elbisesiyle yatağına uzanmış, tavanda asılı duran ve rüzgârın etkisiyle bir şeyler anlatmak ister gibi sallanan rüya kapanına bakıyordu. Dudağında buruk bir gülümseme belirdi. Rüya kapanı onu neyden koruyordu? Annesi, onun güzel rüyalar görebilmesi için astırmıştı. Çünkü annesi, onun iyiliğini istediğini söylemişti.
Peki ya zihninden geçenler? Elizabeth, kimsenin varlığına inanmadığı güçlerinin annesinde işe yaramıyor olmasına anlam veremiyordu. Annesi gerçekten onu seviyor muydu? O, bunu duyamıyordu. Oysa birinin onu sevmesine en çok ihtiyaç duyduğu bu zor zamanlarda, annesi onu gerçekten seviyor muydu? Ona inanmak yerine onu doktora götürmüştü, ona rüya kapanı gibi anlamsız, tuhaf inançlar içeren etkinlikler yaptırmıştı.
Tüm bu düşüncelerin ona verdiği baş ağrısıyla bir anda yataktan kalktı. Bu ani hareketle kendini tekrar yerde buldu. “Ne yani, Tanrı onun mücadelesini desteklemiyor muydu?” diye düşündü Elizabeth. Belki de Tanrı da onu sevmiyordu. Neden o hâlde hâlâ kalbi atıyordu? Halının desenlerine tek tek dokunarak her desene aklından geçen düşüncelerin içindeki cümleleri, cümlelerin içindeki kelimeleri ve kelimelerin içindeki her harfi yerleştirdi. Tekrar ve tekrar yaptı bunu; tüm desenlere her bir harf düşecek ve hiçbir harf açıkta kalmayacak şekilde.
Yerde yaptığı anlamlı işini, tuvaletinin geldiğini fark ederek bitirdi. Bu sefer Tanrı’nın onun yanında olduğu düşüncesiyle yavaşça doğrulup önce yatağın, sonra çalışma masasının kenarından tutunarak nihayet kapıya ulaştı ve bir adım sonra tuvaletteydi. Sessizce şöyle dedi:
“Huhu, zafer Elizabeth için.”
Tuvaletini yapıp yüzünü yıkadıktan sonra, her insanın yaptığı gibi yemek yemeliydi. İşte günün son iki aydır en zor kısmı buydu. Açlıktan midesi gurulduyor olsa da ne zaman masanın başına geçse, ağzını açıp lokmayı çiğnemek ve sonra yutmak ona çok zor geliyordu. Evet, sevgilisinden ayrılmış ortalama bir kız bu tarz belirtiler gösterebilir ve toplum bu iştahsızlık ile yorgunluğu her zaman bu tarz gülünç sebeplere bağlardı.
Dışarıdan böyle anlaşıldığını zihin okuma gücüyle değil, bizzat arkasından konuşup dalga geçtiğini zanneden, benliğini yitirmiş fikir yoksunu sınıf arkadaşlarından duymuştu. Elizabeth’in bu hâli bazı insanların yüzünü güldürebiliyordu. Onun günden güne zayıflaması, her gün uyanmasıyla başına bonus gelen ağrı, üstüne bol gelen elbisesi ve boş gözleri bile onları bu denli mutlu ediyorsa, ölümü onlar için festival mi olacaktı? İnsanlar, Elizabeth’i dünya nimetlerinden gün geçtikçe soğutmuştu. Dolan gözleriyle üçüncü lokmayı da yutmayı başardı.
Şimdi ailesinden uzakta, bulutların güneşi kıskanması yüzünden yılın çoğu zaman parçalı bulutlu ya da bunaltıcı bir havaya sahip olan Burhston kasabasında, birbirinden “duyarlı” sınıf arkadaşlarıyla aynı dersi dinlemek için aynı atmosferi solumak zorunda olması ne acı değil mi?
Üst kata çıkıp bir an önce hazırlanmalıydı. Dolabı açıp eline ilk gelen kıyafetleri giyse bu, onun konumunda biri için olağan karşılanırdı. Ama insanlardan onun yalnız, depresif ve sıkıntılı sözcüklerini hem kulakları hem de beyniyle yeterince duymuştu ve bu inanışı beslemeye niyeti yoktu.
En sevdiği siyah mini eteğini, beyaz gömleğini ve siyah botlarını giyecek; üstüne de beyaz kabanını alacaktı. Eteğini ve gömleğini giyince aynanın karşısına geçip göz makyajına başladı. Günün son zamanlarda en sevdiği zamanı, göz makyajına ayırdığı on beş dakikaydı.
Göz makyajını yaparken gözündeki ışığı özlediğini fark etti. Tanrı’ya onun geri gelmesi için dua etti. Daha sonra kırmızı rujunu sürdü. En sevdiği parfümünü sıktı, çantasını hazırladı, botlarını ve kabanını giyip çantasını yanına aldı. Çıkmadan önce, her gün yaptığı ve kendini güvende hissetmesini sağlayan ilk şeyi yaptı.
Annesini aradı ve son bir haftadır evden çıkmadan önce sorduğu soruların aynısını yineledi:
- Anne, sence ben yine de başarılı olur muyum?
- Kimse beni sevmese bile sen beni sever misin?
- Yalnız olmam, kötü biri olduğum anlamına mı geliyor?
- Ölmeyi bile beceremediğim için özür dilerim. Kendimden vazgeçsem de sen benden hiç vazgeçme.
- Başarısız olsam da, yeterince güzel olmasam da beni sev.
Bu sorular karşısında annesi ona her gün sabırla cevap veriyordu. Uzakta okuyan temiz kalpli yavrusu Elizabeth’in, sorduğu bu sorular telefonu kapatınca annesinin endişelenmesine ve üzülmesine sebep oluyordu.
O, her ne kadar onun iyiliği için bir şeyler yapmak istese de Elizabeth’e yardım edecek tek kişinin yine Elizabeth olduğunu da çok iyi biliyordu. Bu durum, onun da elini kolunu bağlıyordu.