
1.Bölüm "Bir Prensesin Varlığı"
🔥
Ateş Krallığın'dan...
Leroy Gosling
"Ateş mi daha güçlüydü? Yoksa su mu? Su, ateşi söndürebiliyorsa, ateş de suyu buharlaştırırdı. Suyun değdiği her yer çiçeklenir ya da temizlenmez miydi? Peki ya ateş? Ateş ise değdiği her yeri tutuşturur ve küle çevirirdi." diyordu satırlar.
Leroy okuduğu kitabın kapağını kapatıp arkasına yaslandı. Kuruyan dudaklarını ıslatıp son günlerde onu yalnız bırakmayan baş ağrısının artık son bulmasını diledi. Ama bilmiyordu ki bugünlerini çok arayacaktı.
Gecenin bir yarısı uyuyamamış, kendini sarayın kütüphanesinde bulmuştu. Yaklaşan adım sesleri olduğunu anladığında başını kapıya çevirdi.
"Bağışlayın efendim, burada olduğunuzu bilmiyordum." diyen sarayın hizmetlilerinden biri, başını utançla önüne eğmişti.
"Babam geldi mi?" Neredeyse bir hafta olmuştu ama babası ortada yoktu. Babasının bir işler çevirdiğiyle ilgili düşünceler dolup taşıyordu Leroy'un kafasında.
"Hayır efendim." diyen hizmetli, Leroy'un daha da gerilmesine neden oldu. Leroy, hizmetlinin çıkmasını işaret ederek ayağa kalktı.
Az önce okuduğu kitabı alıp rafa geri koydu. Gözleri aklındaki fikirle etrafı taradı. Kütüphanenin en kalın kitabında durdu gözleri. Dünyada sadece bir tane olan, Ateş Krallığı'nın asırlardır günümüze kadar getirmiş olduğu büyü kitabıydı bu. Ateş'in Gücü. Sağ elinin orta ve işaret parmağını hareket ettirerek parmaklarından çıkan kıvılcımlarının kitaba çizgiler halinde ulaşmasını sağladı. Kitap alevler içerisinde hareket ederek raftan havalandı ve Leroy'un eline doğru bir mıknatıs gibi kenetlendi. Kitabı masanın üstüne koyup elleriyle aradığını bulmak için sayfaları karıştırdı. Aradığını bulduğu an iki elini masaya koyup masaya doğru eğildi. Babasının ne işler çevirdiğini öğrenmesi gerekiyordu. Bu yüzden izleme büyüsünü babası üzerinde kullanacaktı.
Kitaptaki sözcükleri dikkatle tekrarladı, "Ateş karanlığı alevim ile aydınlatacak, kıvılcımları bana görmek istediğim kişiyi gösterecek."
Parmak uçlarında hissettiği karıncalanma büyüsünün işe yaradığını gösteriyordu. Gözlerini kapattığı an alevlerin hırçın dalgalanışlarının bir görüntüsü düştü zihnine. Bu gördüğü şeyin tek bir açıklaması olabilirdi. Yutkundu ardından başına saplanan sızı ile yaptığı büyüye son verdi. Gözlerini kütüphanede açtığında masanın üstündeki kalın kitaba doğru yaklaştı ve en alt satırı okudu.
"Ölmüş herhangi birine izleme büyüsü yaparsanız sadece harlanmış alevleri görmekle kalırsınız."
🌱
Toprak Krallığın'dan...
Vanessa Garcia
Günler mi çok hızlı akıp gidiyordu yoksa ben mi çok hızlı büyüyordum? Bu akşam sarayda yeni yaşım için bir kutlama düzenleniyordu. Hazırlık kargaşasının içinde kaybolup gitmek istemediğim için Glenn ormanına doğru yola çıkmıştım. Hava son zamanlarda bulutluydu. Hava krallığında bir şeyler iyi gitmiyor olmalıydı. Ormanın yaşlı ağaçları, gün geçtikçe daha da soluyorlardı sanki.
Sarmaşıklarla kaplanmış küçük kulübeye doğru ilerledim. Tam o sırada elinde meyve tabağıyla beraber kapıdan Sasha çıktı. Uzun kahverengi saçlarını her zaman yaptığı gibi örmüş, ucuna mor bir kurdele bağlamıştı. Elindeki tabağı bahçedeki masaya bıraktığında hala varlığımı farketmemişti.
"Sasha!" diye seslendiğimde nihayet beni gördü. Her ne düşünüyorsa dalgın görünüyordu.
Hızlı adımlarla yanıma gelip sıkıca sardı bedenimi. "Ne yapıyorsun burada? Akşam biz gelecektik zaten."
"Olsun. Koca sarayda tek başıma oturmaktansa burada olmayı tercih ederim." Elimden tutup masaya doğru çekiştirdiğinde sandalyelerden birine oturdum. "Profesör yok mu?"
"İçeride. Sen bekle, ben şimdi çağırıyorum." Eve doğru yürürken konuştu. "Bende az önce limonata sıkmıştım. Getireyim de taze taze içeriz."
Saraydan çıkarken kimseye nereye gittiğime dair bir şey söylememiştim, tabii kapıdaki korumalara dakikasında babama yetiştirmedilerse. Büyük ihtimalle söylemişlerdi.
Babam, yanıma koruma almadan sarayın dışına çıkıyor olmamın tehlikeli olduğunu söylerdi hep. Bugün on sekiz yaşıma girecektim ve hala babamdan azar işitiyordum.
Babam dediğim dedik bir kraldı, bende fazlasıyla başıma buyruktum. İşte tam da bu konuda zıt düşüyorduk. Bu akşamın benim için önemini bildiğinden öfkesini yarına erteleyeceğine emindim.
"Yalnız gelmedin herhalde?" Başımı kaldırdığımda Profesör Magnus'u gördüm. Yanımdaki sandalyeye oturup masadaki meyve tabağını bana doğru itti.
"Aslında yalnız geliyordum ama eminim ki peşime birileri takılmıştır." diyerek tabaktaki yeşil üzümlerden koparıp ağzıma attım. Gözleri etrafı kolaçan ettiğinde bir noktada takılı kaldı. Bende başımı çevirip baktığı noktaya baktım. Çalılıkların arasındaki çelik zırhlı muhafız iriliğinden dolayı kendini kolay ele veriyordu. "Neyse biz hiç görmemişiz gibi davranalım." diyerek önüme döndüm ve meyve tabağındaki üzümlerden yemeye devam ettim.
Sasha elindeki limonatalarla yanımıza geldi. "Akşam için heyecanlı mısın?"
"Heyecanlı olmam gerekiyor ama sabahtan beri içimde heyecandan çok huzursuzluk var. Havaya bakıyorum kasvetli," Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ardından ormandaki ağaçlara. "ormandaki ağaçlara bakıyorum sanki onlarda huzursuzluğu hissediyorlar, bugün çok solgunlar."
"Bu akşam senin için bir kutlama yapılıyor. Bunlara takılı kalma. Tadını çıkart gecenin." dedi Profesör.
"Evet Vanessa, babam doğru söylüyor." diyerek araya girdi Sasha. "Koskoca prensesin dert edindiği şeylere bak! Derdin akşam ne giyeceğin olsun, havadaki bulutların bugün neden daha fazla olduğu değil!"
"Ne giyeceğimi düşünmek mi? Saatlerce hiçbir şey yapmadan otursam daha çok eğlenirim!"
"Hemen de abart!" diye söylendiğinde limonatamı kafaya diktim. "Limonatam da bittiğine göre ben kalkayım, daha kitapçıya uğrayacağım. Limonata için teşekkürler, müthiş olmuş." Ayağa kalktığımda Sasha da kalktı.
"Beğenmene sevindim. Dikkatli git." Sasha ile vedalaştıktan sonra Profesör'e döndüm.
"Akşam görüşürüz Profesör."
"Görüşürüz prenses."
Bahçeden çıkıp ormana adımımı attığımda çalılıkların arkasında gizlenmeye çalışan Ethan'a baktım. "Ethan saklanmaya çalışma lütfen! Bu konuda berbatsın!" Mahcup olmuş bir ifadeyle yavaşça çıktı çalılıkların arasından. Ethan, çoğu zaman benim başımda olan kişiydi. Babam beni koruması için Ethan'ı görevlendirmişti.
"Üzgünüm, prenses."
"Boşversene. Hadi gel kitapçıya gidelim."
Kısa süre sonra kitapçının önüne gelmiştik. Kitapçıdan içeri gireceğim sırada arkamdan gelen Ethan'a durmasını işaret ettim. "Burada bekle Ethan." Başını sallayıp kitapçının önünde dikilmeye başladığında kitapçıya girdim. Aşina olduğum rafların arasında dolanırken sık gördüğüm satıcıyla karşı karşıya geldik.
"Hoş geldiniz, efendim." Önümde eğilip geçmem için yol verdi.
"Hoş buldum."
Koridorun en sonundaki alt kata inen merdivenlerden aşağı indim. Burada daha eski kitaplar vardı. Çoğu kişi güncel kitaplarla ilgilendikleri için buradaki kitaplara bakmaya gelmezlerdi bile. Gözlerim raflarda dolanırken istediğim türdeki kitaplara doğru ilerledim. Büyülerin Tarihçesi. İşte tam olarak doğru raflara bakıyordum. İlgimi çeken her kitabı ellerimin arasına alıp kurcaladım. Kitaplığın diğer tarafındaki başka birinin daha bu raftaki kitaplarla ilgilendiğini gördüm. Elimiz aynı kitabın üstünde durunca rafın arasındaki boşluktan gözlerimiz buluştu. Parlak ela gözleri, kitapçının güçsüz ışığına rağmen renklerini belli ediyordu. Gözlerinin bu denli ürkütücü oluşu bana güven vermemişti.
"Prenses!" Elimi ateşe değmişçesine çektim kitaptan. Ethan hareketimden kuşkulanarak yanıma doğru yaklaşıp etrafı kolaçan etti. Gözlerim o yabancının olduğu yere kaydı ama gitmişti. Bu kadar dar bir alanda nasıl kimseye fark ettirmeden ortadan kaybolabilirdi? Büyü ile ışınlanmış olmalıydı.
"Bir sorun mu var Ethan?" diyerek dikkatini üstüme çektim.
"Prenses, saraydan haber geldi artık saraya dönmeliyiz. Hazırlanmanız gerek." Başımı salladım.
Çok geçmeden saraya vardığımızda odamın önünde dikilen üç hizmetliyle karşı karşıya geldik. Beni gördüklerinde hafifçe eğildiler.
"Sizi hazırlamak için geldik efendim." dedi içlerinden uzun boylu olan kadın, elinde hoş bir elbise tutuyordu.
Üstümdekileri çıkardığımda hizmetlilerin yardımıyla yeni elbiseyi giydim. Elbisenin rengi beyazdan kreme çalıyordu. Tamamen tülden yapılmıştı. Etekleri uzundu ama bir o kadar da rahat yürüyebileceğim kadar kısa. Korsesi tülden şekillendirilmişti ve üzerine küçük çiçekler işlenmişti. Elbise gerçekten çok güzeldi. Aynaya doğru yaklaştığımda elbise ile bütünlüğümü inceledim. Kızıl saçlarım her iki yandan bir tutam alınıp başımın arkasından çiçekli zarif bir tokayla tutturulmuştu. Boş kulaklarım ise küçük küpelerle süslenmişti.
"Hazırsınız, efendim." Her birinin eli üzerimden uzaklaşınca odanın açık olan camlarına yaklaşıp rahat bir nefes aldım.
"Çıkabilirsiniz, teşekkürler. Bende birazdan ineceğim." diyerek onları gönderdim.
Kitaplarıma doğru yürüyüp ardından en sevdiğim kitabı aldım. Parmaklarım kağıt parçasına temas ettiği an bir çift ela göz canlandı zihnimde. Ardından kitabı yerine bırakıp hızla çıktım odadan. O yabancı her kimse garip bir huzursuzluk uyandırıyordu içimde. Ama kesinlikle iyi hislerden bahsetmiyordum.
Saray akşam için hazır hale gelmişti. Tek eksik salonu dolduracak olan insanlardı. Mor elbisesiyle etrafta koşuşturan Grace yine enerjisinden taviz vermiyordu. Angelina ise Grace'in peşinden koşturuyor onu zapt etmeye çalışıyordu. Grace beni görünce bana doğru koşmaya başladı.
"Koşup durma artık Grace!" diyerek Grace'in arkasından Angelina geldi, düzensiz nefeslerini yoluna koymaya çalışıyordu. Beni görünce toparlanıp kollarını göğsünde birleştirdi.
"Yeni yaşın kutlu olsun!" Grace ile aynı boya gelebilmek için eğilip yanağına bir öpücük kondurdum.
"Teşekkür ederim." Ayağa kalkıp elini tuttum. "Babamıza bakalım mı ne yapıyor?"
"Bakalım."
Bakışlarımı arkada dikilen Angelina'ya kaldırdım. "Hadi Angelina, kutlamadan önce babam bizi görmek isteyecektir." Somurtkan ifadesinden ödün vermeden yanımızdan yürümeye başladı. Angelina ile hiç iyi bir kardeş ilişkimiz olmamıştı. Grace'in yaşlarında olduğu zamanlar çok iyi anlaşırdık ama büyüdükçe aramıza soğuk duvarlar girmişti. Bunun nedeni yoktu ya da sadece benim açımdan yoktu. Belki onun açısından bir nedeni vardı. Hiç sormamıştım,çünkü hiç o kadar yaklaşmama izin vermemişti kendisine. Saraydan yükselen müzik sesleri kutlamanın başladığının habercisiydi. Davetliler artık gelmeye başlamışlardı. Çalışma odasının önünde dikilen muhafız bizi görünce geldiğimizi bildirmek için odaya girdi.
Aralık olan kapıdan muhafız çıkıp, "Majesteleri sizi bekliyor." diyerek başını önüne eğdi.
Odaya girdiğimizde Grace koşup camın önünde dikilen babasına sarıldı. Babam, Grace'i kucağına alıp bize doğru döndü. "Güzel kızlarım benim." Her birimize teker teker baktı. "Ne güzel olmuşsunuz. Bir annenizden gözlerimi alamazdım, bir de şimdi sizden."
Yanımdaki Angelina'nın gerildiğini göğsünde birleştirdiği kollarını sıkılaştırmasından anladım. Grace ise yüzünü düşürmüştü. Ne zaman annemizden bahsedilse böyle garip bir ortam olurdu.
"Beni indirir misin?" Grace huysuzlanınca babam, onu kucağından indirdi.
"Beni Vanessa ile yalnız bırakır mısınız?" Sabah tek başıma saraydan çıkıp gitmemle ilgili bir şey mi söyleyecekti?
Angelina, Grace'le birlikte odadan çıktığında babamla yalnız kaldık. Masada varlığını yeni fark ettiğim bir kolyeyi alıp bana doğru yaklaştı. Etrafı işlemelerle çerçevelenmiş saydam bir taş vardı ucunda. İçinde birbirine girmiş mavi ve mor renkler vardı. Büyüleyici bir güzelliği vardı. Daha önce böyle bir taş görmemiştim.
"O da ne?"
"Taşı çok güzel, değil mi?" dediğinde başımı sallayarak, ilgiyle kolyenin ucundaki taşa dokundum. "Bu sana hediyem. Bunu boynundan ne olursa olsun asla çıkartmayacağına söz vermeni istiyorum."
"Çıkartmam." Gözleri sözümü alamadığı için gözlerime değdiğinde düzelttim, "Çıkartmam. Söz veriyorum." Kolyeyi arkama geçip boynuma taktığında karşıma geçip kollarını iki yana açtı.
"Gel bir sarılayım sana." Yaklaşıp sarıldım. "Güzel yaşların olsun güzel kızım. Sen şimdi benim nasıl hissettiğimi anlamıyorsun ama ileride sende anne olduğunda evladının gözlerinin önünde daha şu kadarken..." Elini açıp diz kapağının biraz üstünden aşağı doğru tuttu. "bir anda boyuna geldiğini görmek çok...çok garip bir his." Geri çekildiğinde yüzüne çöken duygusallığı toparlayıp kaşlarını çattı.
Koskoca krallığın otoriter hükümdarı, konu evlatları olduğunda şefkatli, duygusal bir babaya dönüşüyordu. "Hadi artık davetlilerimizi yalnız bırakmayalım."
Bir buçuk saat olmuştu. İnsanlar kendi halinde bir şeyler içiyorlar, sohbet ediyorlar, her fırsatta tiz bir kahkaha atıyorlardı. Babam, Profesör Magnus'la sohbet ede ede terasa doğru gitmişti. Angelina ve Grace tam karşımda bir şeyler atıştırıyorlardı. Sasha ve ben ise bir sütuna yaslanmış etrafı izliyorduk.
"Ben bir lavaboya gideyim." diyerek yanımdan uzaklaştı,Sasha.
Aniden başımda bir sızının yükselmesiyle elim refleks ile alnıma gitti. İnsanları etkisi altına alan müziğin sesi gitgide boğuklaşmaya başladı. Kaşlarım çatılmış, gözümü acıtan görkemli ışıklara tahammül edemezmiş gibi başımı önüme eğmiştim. Bacaklarım varlığını unutmuş gibi bedenimi taşıyamadı ve kendimi avuçlarımla yere tutunurken buldum. Gözlerimi araladığımda sarayda olmadığım gerçeğiyle içimi korku kapladı. Gri soğuk bir zeminin üzerindeydim. Başımı kaldırdığımda koridorun sonundaki büyük demir kapıyı gördüm. Her iki yanımdaki davarlara eşit aralıklarla dizilen meşaleler, karşımdaki kapıya kadar uzanıyordu. Ayağa kalkmaya çalışırken bir yandan bacaklarıma dolanan elbisemin eteklerini toparladım.
Kutlamanın ortasında öylece dururken aniden başıma bir ağrı saplanmıştı, ardından kendimi ıssız bir koridorda bulmuştum. Neresiydi burası böyle? Karşımdaki büyük kapıya doğru ilerledim. Kapı, sanki benim geleceğimi biliyormuş gibi geriye doğru yavaşça açıldı. Kapkaranlık bir koridora açılıyordu. Ta ki ben koridora adımımı atana dek. İlk adımımda koridorun iki ucundan başladı alevler, diğer ucuna kadar hızla uzandı ve yolum aydınlandı. Koridorun sonundaki büyük taht çekti dikkatimi. Tahtın üzerinde oturan biri vardı. Ürkek adımlarla yürümeye devam ettim.
"Sen de kimsin?" diye mırıldandım ama sesim beklediğimden yüksek çıkarak bu büyük salonda yankılandı. Cevap vermedi.
Beni buraya o mu getirmişti? Kendimi bir anda burada bulmamın başka bir açıklaması olamazdı. Üstelik her şeyi geçtim, burası bir saraydı ve ben kimin sarayında, kimin karşısında dikildiğimi bile bilmiyordum. Elini havaya kaldırıp hareket ettirdiğinde alevleri daha da harladı ve salonun daha da aydınlanmasını sağladı. Artık onu daha net bir şekilde görebiliyordum. Simsiyah dağınık saçları vardı. Üstünde bir krala ait olamayacak kadar basit, salaş bir gömlek vardı. Gözleri...gözleri gün boyu aklımdan çıkmayan o ela gözlerdi. Ben şaşkınlığımı henüz sindiremezken o, ayağa kalkıp bana doğru gelmeye başladı. Tam karşımda durdu ve beni sessizce izledi.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Ani çıkışım karşısında tepkisiz kalmaya devam ettiğinde sinirlerimin hat safhaya çıktığını hissediyordum. Bana iyice yaklaşıp saçımın bir tutamını parmağına dolayıp bıraktı. Bu cesareti karşısında kalakalmıştım.
Eline sertçe vurup elini çekmesini sağladım ve sertçe konuştum, "Eline hakim ol yoksa seni gebertirim." Ellerimi her iki yanımda havaya kaldırdığımda oldukça sivri buzdan kristaller gözler önüne serildi. Bunları ona saplamam tek bir hareketine bağlıydı. Aptal değilse uyarıyı almıştı.
Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrıldığında geriye doğru adım atarak aramızda mesafe bıraktı. "Bu kadar asi olabileceğini tahmin etmemiştim ama hoşuma gitmediğini söyleyemem." Bu adamı şuracıkta boğmalıydım!
Sinirle kristallerden birini ona doğru savurdum. Çevik bir hareketle kurtulduğunda avucunun arasındaki alevler dikkatimi çekti. Ne yapacağını kestirmeye çalışıyordum. Sıcak alevleri buzdan kristallerimi sıvılaştırıp suya çevirdiğinde daha çok hırslandım. Bu sefer daha çok kristal yaptım ve ona doğru savurdum.
"Kimsin ve ne istiyorsun?" diye bağırdım.
Ateşten bir duvar oluşturdu ve kristallerim henüz daha duvarı delemeden sıvılaşıp buharlaştı. Ateş soyundan olduğunu anlamıştım. Tamam. Peki ya kimdi bu adam? Yeniden saldıracağım sırada etrafım ateşle çevrelendi kıpırdayamadım.
"Leroy Gosling, ateş krallığının varisi. Tanıştığıma memnun oldum prenses."
Etrafımdaki ateşi söndürüp şaşkınlıkla ona doğru bir adım attım. "Ateş krallığının saltanatının yıllar öncesinde bittiğini sanıyordum."
"Henüz değil. Daha ben ölmedim."
Babam, ateş krallığının soyunun kurumadığını öğrenirse kurutmak için yıllar öncesinde yaptığı gibi yeniden savaş ilan ederdi. Eğer ateş varisi gerçekten ölmediyse, eğer şu an gerçekten kanlı canlı karşımdaysa bu büyük bir savaşın habercisiydi.
"Neden peşimdesin?"
"Yakında baban benim varlığımdan haberdar olup, krallığıma savaş açacaktır. Uzun zamandır saray bomboş ve terkedilmiş gibi..." derken etrafı süzdü. Ne yani ben şu an ateş krallığının ininde miydim? "Krallığı tekrardan bir araya toplayıp güçlenmem zaman alcaktır. Bu süre zarfında senden, babanı benden uzak tutmanı istiyorum."
"Bunu neden yapayım? Neden düşmanıma yardım edeyim?"
"Çünkü tüm krallıklar arasında barış ilan etmek istiyorum." Gözlerini gözlerimle birleştirdi. "Çünkü bunu sende istiyorsun."
"Ne istediğimi söylemedim!" diyerek çıkıştım. Herkes barış isterdi ama o kadar da basit değildi. Bazı şeylerin sonucu ne kadar güzel olursa olsun, sizi sonuca götüren yükler, başa çıkabileceğinizden çok daha ağır olabilirdi ve ben her yükü sırtıma alabileceğimden şüpheliydim.
"Bana güvenmediğini biliyorum..." dediğinde, cümlesine devam etmesine izin vermeden sözünü kestim.
"Evet güvenmiyorum! Üstelik o kişinin bir ateş soyu olduğunu öğrendiysem, asla!" Beni aptal mı sanıyordu? Neye dayanarak babamın arkasından iş çevirmemi isteyebilirdi?
"Belki de sandığın kadar kötü biri değilimdir." dediğinde yüzündeki alaycı tavrın silindiğini farkettim. Gözleri bir şeyleri anlatmak ister gibi gözlerime tutundu. "Babamın yaptıklarından, beni ve soyumu sorumlu tutacak kadar adi misiniz prenses?"