Sabahın dokuzunda beni güzel uykumdan eden şeyin güneşin tatlı ışınları olmasını dilerdim ancak uyanma sebebim on iki yaşındaki, ailenin sekizinci çocuğu olan erkek kardeşim Cirrus’un acı dolu çığlıkları oldu. Hızlıca aşağı kata indiğimde çığlıkların ilerideki odadan, işkence odasından geldiğini fark ettim. Gözlerimi yumdum ve cesaretimi topladığımda kapıyı yavaşça araladım. Karşılaştığım manzara hiç iç açıcı değildi. Küçük kardeşim Cirrus, muhtemelen test sırasında illüzyon olan ikizini iyi kalpliliğinden öldürememiş ve testi geçemediği için cezalandırılıyordu. Gümüş rengi saçları kendi kanı yüzünden kızıl ile kirlenmiş, güzel mavi gözü yuvasından oyulmuş, diğeri de oyulmak üzere olan küçük kardeş acı dolu çığlıklarını bu konağa lanet olarak bırakıyordu. Ve keskin kılıç çok sevdiği ikizinin ayakları altında ezilen kafasına saplanmadan önce çaresizlikle kapıya döndü ve sadece benim duyabileceğim kısık sesle yardım istedi.
“Venessa… Kurtar beni, böyle ölmek istemiyorum. Korkuyorum, yaşamak istiyorum. Yardım et, çok acıyor…”
Bu sözleri yüreğime işledi, kalbimi sızlatan bu cümleler karşısında benim tek yapabildiğim ise sadece izlemekti. Güçsüz olmaktan nefret ediyorum. Asker kardeşimin kafasını kesmeden önce dayanamayıp kapıyı tüm gücümle ittirip içeri daldım. Sertçe çarpan kapı sesi tüm ailenin odağını bana çevirirken, şansımı sikeyim ki asker sağır olduğu için hiç tepki vermeden kardeşimin boğazını tek hamlede kesmişti… Ve bu olay gerçekleşirken orada bulunmasına rağmen öz oğlunun ölümüne hiç tepki vermeyen ve kardeşime eziyet eden ikinci oğlunu heyecanla alkışlayan üçüncü hanım tüm nefretimin odağı olmuştu. Odada bulanan aile fertleri iğrenç gözlerindeki tiksinti ile bana bakarken onlara aynı şekilde bakmadığımdan şüpheli bir şekilde konuşmaya başladım.
“Size diyorum, direk halledin şunu. Sonra çok kan oluyor ve temizlemesi de bana kalıyor.”
Ve bunu duyunca iğrenç şekilde sırıtan aile lideri kulaklara zarar olan iğrenç sesi ile adımı sesleniyor…
“Oh, Venessa… Sen burayı boş ver, başkasına temizlettiririm. Kuzey bölgesinde birkaç düşman belirmiş, git ve orayı temizle.”
“Biricik babamın benden istediği bu görevi içtenlikle kabul ediyor, sorunsuz bir şekilde sona erdireceğime inanıyorum. Fakat burayı temizleme işinin de bana bırakılmasını talep ediyorum. Cesede ve odaya dokunulmasın, bu işe yaramaz bedeni en azından hayvanlarımıza yem ederek işe yarar hale getirmek isterim.”
Liderin dudakları yana doğru kıvrıldı ve istediğimi onayladı.
Kuzey bölgesindeki kısa ve zevksiz savaştan sonra puan kazanmak için cesetlerin kalplerini söküp bir torbaya doldurdum. Igh, bu işten gerçekten nefret ediyorum. Bu bölgedeki işim bitince eve dönüş yolunu tuttum. Büyük ama boş eve varınca torbayı girişe bıraktım. Banyoya girip duşa kabinin içine yerleştiğimde banyo telefonundan akan sıcak suyun bedenimin üzerinde minik damlacıklar bırakıp üzerimdeki kanı ve kiri almasına izin verdim. Temiz olduğum düşüncesine varana kadar lif ile derimi yüzercesine ovmuştum bedenimi. Duştan çıkınca kurulanıp uzun, siyah kıyafetlerimi giydim ve yüzüme uyguladığım siyah renklerden oluşan basit bir makyajdan sonra kardeşimin odasına girdim ve cesedini alıp köşkten çıktım. Köşkün çok uzaklarındaki kırsal bir alana gömmeyi planlıyordum fakat aklıma üzerime yerleştirdikleri cihazdan konumumu görebildikleri geldi. Önce güney bölgesindeki vahşi köpeklerin yanına geldiğimde orada biraz oturdum. Ve kalkıp kardeşimin cesedi ile beraber köşkün uzağındaki kırsal alana gittim. Önce cesedi yıkayıp, mezarı kazdıktan sonra kardeşimi dikkatli bir şekilde derin çukura koydum. Ve üzerini demin kazdığım toprak ile kapattıktan sonra baş ucuna oturup izledim. İnsanları böyle gömüyorlar değil mi? Normal bir insan gibi yaşayamadı, bari ölümü onlarınkine benzesin istedim. Ve mezardaki küçük ruhtan gelen ağlama seslerine dayanamayıp mezara doğru yaklaştığımda sevecen ve şefkatli bir tonda olan sesim ile şarkımı söyledim.
“Mezar başında, gecenin koynunda,
Bir kardeşin sesi yankılanır soğuk toprakta.
Kayıp ruhu arar, karanlıkta gezgin,
Yol gösterir, sessizce fısıldar, onundur izin.
Acılarla dolu, sessiz bir gece,
Kalbimde bir ateş, yanar ince ince.
Gittiğin yer bana uzak,
Senden geriye kalan acı, anılar sanki tuzak.
Bir yıldız kayar, gökte iz bırakır,
Ruhunu arayan, acıyla yanar, yıkılır.
Gözlerde yaş, kalbinde yara,
Kardeşinin ruhu, nerede, kim bilir, nerede ara?
Gözlerimden damla damla düşer yaş,
Bu şarkı armağandır, hatıralar saklar.
Sonsuzluğa açılan kapıda sessiz bekleyiş
Kalbimde saklı, sana dair anılar
Görüyor musun yıldızları, parlak ve serin.
Orada mısın sen, gökyüzünde midir yerin?
Yıldızlar şahit, sessiz fısıltılara,
Ruhun nerede, kardeşim, hangi diyarda?
Sesimi duy, bul yönünü bu karanlıkta,
Sana yol göstereyim, aydınlık bir yarına.
Bu dünya zalim, acımasız ve soğuk
Seni alıp götürdü, bir sisin içinde kaybolduk.”
Ve kendi ellerimle kazdığım minik mezardaki küçük ve soğuk bedenden yayılan beyaz ışıklar, yavaşça havaya doğru süzüldü. Her bir ışık tanesi, gökyüzünde dans eden yıldızlar gibi parıldıyordu. Etrafta yayılan bir meltemle ışıklar bir yerde toplanıp şekil almaya başladı, kalbim hızla atıyordu gözlerimi yayılan ışıktan alamıyor, nefesimi düzene koyamıyordum -şu an o kadar güzeldi ki, zaten düzene girmesini isteyemeyecek kadar mutlu, üzgün ve karışık hissediyordum- büyülü gözlerle ona bakıyordum, uzun zaman sonra kaybolmuş parçamı tekrar bulmuş gibiydim. Ruhu daha tam şekil almamıştı fakat ne bir gözü eksikti ne de bir yerinde bir kesik vardı. Yaraların fiziksel bedene verilmiş olmasından mı bilmiyordum ama karşımdaki kardeşimin bir parçası eksik gibiydi. Ruhu eksik hissetiğinden mi? Ruh henüz bir bilince kavuşamamış bir şekilde gözlerindeki yaşları salmaya başladı.
“Abla… Abla…”
Gözlerimden süzülen yaşlar durdurulamaz bir hızla yanaklarıma doğru akarken, içimdeki boşluk daha da derinleşiyordu. O an, kardeşimin sesini duymak... . Bir an için zamanın akışı durmuştu sanki, tüm bedenim dondu, "Abla... Abla..." o kırılgan sesi bir fısıltıyla yankılandı kulaklarımda. Ses, o kadar yorgun ve kırılgandı ki, içimde bir yerler de fırtınalar kopuyordu. Neden böyle olmuştu? Neden bu küçük yaşında ölmek zorundaydı? Neden dokunamıyordum ona, niye bu kadar uzaktı bana?
“Buradayım ablacım”
Buradayım. Seni kurtarmak için buradayım. Yanından ayrılmayacağım artık. Yalnız bırakmayacağım seni. Söz veriyorum bir daha gitmene, seni almalarına izin vermeyeceğim.
Kardeşimin sesi sanki bir çekim merkezi gibiydi; etrafında dönen, açlığı ve boşluğuyla tanımlanan kirli ruhları kendine çekiyordu. Dağın ardından büyük hızla gelen ruhları görmemle nabzımın hızlı bir şekilde korku ile arttığını hissettim. Gözlerimi hemen kardeşime çevirdim. Hala kesilmemiş olan göz yaşları canımı yakıyordu. Onunla beraber mutluluğu ararken hiçliğin içinde kayboluyorduk. Ona bir şey olamazdı, bir daha izin veremezdim. Henüz bir bilince sahip değildi. Konuşsa söyleyecek çok şeyimiz vardı ama yapamıyordu. Göz yaşları yere değmeden buhar oluyordu. Ona dokunmak istiyordum. Sarılmak ve her şeyin iyi olacağını söylemem gerekiyordu. Ama bundan ben de emin değildim. Emin olduğum bir şey vardı o da ona zarar gelmemesi gerektiği idi. Ona son kez bakıp ormana doğru kaçmaya başladım. Bilincine kavuşamamış olan kardeşim onu dünyaya geri çağıran kişi ben olduğum için peşimden sürükleniyordu. Fiziksel bir bedene sahip değilken bir ruh ile kafa kafa çarpışamazdım. Sürekli gittiğim boş kulübeye varınca kapıyı kilitledim ve mutfakta eğilerek saklandım. Fakat ruhların duvarlardan geçebildiğini unutmuşum. Ruh bizi bulduğunda kalın sesi ile konuşmaya başladı.
“Yemeekkk. Onu ver banaa… Yemeek”
Onu size yem etmeye niyetim yoktu. Korkudan titreyerek konuşmaya başladım.
“O yemek değil” diye haykırdım. “Siktir git.“
Sözlerim ruhu daha da sinirlendiriyordu sadece. Odadaki hava aniden soğudu, tüylerim diken diken oldu. Ruhun karanlık enerjisi dalgalanarak yoğunlaştı, karanlık bir girdap gibi dönerken etrafına öfkesini yayıyordu. Lambanın ışığı titreyerek yanıp sönüyordu. Önce hafif bir çıtırtıyla karanlık odayı aydınlattı, sonra aniden söndü ve yeniden yandı. Bir kaç kere yanıp söndükten sonra büyük bir ses çıkararak patladı.
Kardeşimi zorla almak için saldırıya geçti. Bir kasırga gibi üzerimize doğru hızla ilerledi. Odanın içindeki hava ağırlaştı ve boğucu bir basınç hissettim. Sadece duman halindeki uzuvları ile bana dokunmaya çalışıyordu. Ne kadar çevik olursanız olun, bir ruhun saldırılarından kaçmak kolay değildir. Evet, ben de yakalandım. Ruh omuzuma dokunduğu anda kemiklerimin eridiğini hissedebiliyordum. Ruhun kirliliğinden gelen siyah duman derimi yiyerek yayılmaya devam ediyordu. Kendimi tutamayıp acı dolu bir çığlık attım. Öyle ki çığlığım tüm ormanda yankılandı. Benim acı çektiğimi gören kardeşimin ağlaması daha da şiddetlendi ardından hızla arkamda güvenli bir yer aradı. Hayatta ona bu güveni sağlayamadığım için pişmandım. Kardeşimin üzüldüğünü görünce sinir katsayım arttı ve omuzumun çürümesini umursamadan etrafıma bakmaya başladım yanımda bulduğum doğrama tahtasını gördüğümde tereddütsüzce uzandım ve sıkıca kavradım. Tahtanın sertliği ve pürüzsüz yüzeyi avuçlarımda hissediyordum. Kardeşimin varlığını ve korkusunu arkamda hissederken, doğrama tahtasını kaldırıp tüm gücümle ruhun karanlık siluetine doğru fırlattım. Tahtanın havayı yırtan sesi kulaklarımda yankılandı, hedef yolunda ilerlemişti tahtayı ruhun ortasından geçirmiştim. Bir fiziksel bedeni olmadığı için dumanları dağılır ve yok olur diye düşünmüştüm fakat duman olduğu için bedeni dağılıp tekrar birleşmişti. Bu başarısız denemenin sonucunda ise doğrama tahtası küle dönmüş, onu tutan sol elim ise çürümeye başlamıştı. Verdiği acıya dayanamayıp aynı büyüklükte bir çığlık attım. Ve tanıdık gelen bir erkek sesi telaş ile kulübe kapasına dayandı.
“Neler oluyor orada!”
Umursamadan dövüşmeyee devam ettim ve sağ kolumda çürümeye yakalanınca sessiz bir şekilde işi bitirme planlarım çökmüş oldu. Acının etkisi ile tüm kulübeyi çökertmeye yetecek büyüklükte bir çığlık çıktı ağzımdan. Benden daha çok telaş yapan adam kapıya tekme atmaya başladı.
“S-sakın gelme buraya!”
Eğer ben yenilirsem ve bu adamda gelirse şu çirkef ruh 3 kişiyi yiyerek ziyafet çekmiş olacak. Ama 2 kişi olursa zoruna gider. Fakat kapıdaki kişi ne kadar geri zekalıysa artık o kadar bağırmama rağmen kapıyı kırıp içeri geçti.
“Neler oluyo- Ah sen dünkü kadınsın!”
“Aa evet, sen de dünki akıl hastası! Kogh!”
Ağzımdan çıkan kanlara baktım. Çürüme yayılıyordu. Siktir! Hayatımın 23 yılını seri katillerden kaçarak yaşadım ve şimdi bir ruh tarafından öldürülecek miyim? Benim durumuma bakan adam gözlerini kafamın üzerinde boğuşan ruhlara çevirip şuan ki hali ile kötü ruhla dövüşmenin iyi olmayacağı düşüncesi ile sap elini kaldırıp avucundaki garip işaretler ile kardeşime saldırdı. Bir şekilde kardeşim ona çekiliyordu.
“Abla… Abla… Kurtar beni!”
Kalan son gücüm ile adamın bacaklarına tekme attım fakat ne kadar hasar verdiğini bilmem.
“Bırak… kardeşimi!”
Bana şaşkınlıkla baktı.
“Hmm, demek kafanın üzerinde neler olup bittiğinden haberin vardı?”


Sabahın dokuzunda beni güzel uykumdan eden şeyin güneşin tatlı ışınları olmasını dilerdim ancak uyanma sebebim on iki yaşındaki, ailenin sekizinci çocuğu olan erkek kardeşimin acı çığlıkları oldu. Hızlıca aşağı kata indiğimde çığlıkların ilerideki odadan, işkence odasından geldiğini fark ettim. Gözlerimi yumdum ve cesaretimi topladığımda kapıyı yavaşça araladım. Karşılaştığım manzara hiç iç açıcı değildi. Küçük kardeşim Cirrus, muhtemelen test sırasında illüzyon olan ikizini iyi kalpliliğinden öldürememiş ve testi geçemediği için cezalandırılıyordu. Bir gözü oyulmuş, diğeri de oyulmak üzere olan küçük kardeş acı dolu çığlıklarını bu konağa lanet olarak bırakıyordu. Ve keskin kılıç çok sevdiği ikizinin ayakları altında ezilen kafasına saplanmadan önce çaresizlikle kapıya döndü ve sadece benim duyabileceğim kısık sesle yardım istedi.
“Venessa… Kurtar beni, böyle ölmek istemiyorum. Korkuyorum, yaşamak istiyorum. Yardım et, çok acıyor…”
Bu sözleri yüreğime işledi, kalbimi sızlatan bu cümleler karşısında benim tek yapabildiğim ise sadece izlemekti. Güçsüz olmaktan nefret ediyorum. Asker kardeşimin kafasını kesmeden önce dayanamayıp kapıyı tüm gücümle ittirip içeri daldım. Sertçe çarpan kapı sesi tüm ailenin odağını bana çevirirken, şansımı sikeyim ki asker sağır olduğu için hiç tepki vermeden kardeşimin boğazını tek hamlede kesmişti… Ve bu olay gerçekleşirken orada bulunmasına rağmen öz oğlunun ölümüne hiç tepki vermeyen ve kardeşime eziyet eden ikinci oğlunu heyecanla alkışlayan üçüncü hanım tüm nefretimin odağı olmuştu. Odada bulanan aile fertleri iğrenç gözlerindeki tiksinti ile bana bakarken onlara aynı şekilde bakmadığımdan şüpheli bir şekilde konuşmaya başladım.
“Size diyorum, direk halledin şunu. Sonra çok kan oluyor ve temizlemesi de bana kalıyor.”
Ve bunu duyunca iğrenç şekilde sırıtan aile lideri kulaklara zarar olan iğrenç sesi ile adımı sesleniyor…
“Oh, Venessa… Sen burayı boş ver, başkasına temizlettiririm. Kuzey bölgesinde birkaç düşman belirmiş, git ve orayı temizle.”
“Biricik babamın benden istediği bu görevi içtenlikle kabul ediyor, sorunsuz bir şekilde sona erdireceğime inanıyorum. Fakat burayı temizleme işinin de bana bırakılmasını talep ediyorum. Cesede ve odaya dokunulmasın, bu işe yaramaz bedeni en azından hayvanlarımıza yem ederek işe yarar hale getirmek isterim.”
Liderin dudakları yana doğru kıvrıldı ve istediğimi onayladı.
Kuzey bölgesindeki kısa ve zevksiz savaştan sonra puan kazanmak için cesetlerin kalplerini söküp bir torbaya doldurdum. Igh, bu işten gerçekten nefret ediyorum. Bu bölgedeki işim bitince eve dönüş yolunu tuttum. Büyük ama boş eve varınca torbayı girişe bıraktım. Banyoya girip duşa kabinin içine yerleştiğimde banyo telefonundan akan sıcak suyun bedenimin üzerinde minik damlacıklar bırakıp üzerimdeki kanı ve kiri almasına izin verdim. Temiz olduğum düşüncesine varana kadar lif ile derimi yüzercesine ovmuştum bedenimi. Duştan çıkınca kurulanıp uzun, siyah kıyafetlerimi giydim ve yüzüme uyguladığım siyah renklerden oluşan basit bir makyajdan sonra kardeşimin odasına girdim ve cesedini alıp köşkten çıktım. Köşkün çok uzaklarındaki kırsal bir alana gömmeyi planlıyordum fakat aklıma üzerime yerleştirdikleri cihazdan konumumu görebildikleri geldi. Önce güney bölgesindeki vahşi köpeklerin yanına geldiğimde orada biraz oturdum. Ve kalkıp kardeşimin cesedi ile beraber köşkün uzağındaki kırsal alana gittim. Önce cesedi yıkayıp, mezarı kazdıktan sonra kardeşimi dikkatli bir şekilde derin çukura koydum. Ve üzerini demin kazdığım toprak ile kapattıktan sonra baş ucuna oturup izledim. İnsanları böyle gömüyorlar değil mi? Normal bir insan gibi yaşayamadı, bari ölümü onlarınkine benzesin istedim. Ve mezardaki küçük ruhtan gelen ağlama seslerine dayanamayıp mezara doğru yaklaştığımda sevecen ve şefkatli bir tonda olan sesim ile şarkımı söyledim.
“Mezar başında, gecenin koynunda,
Bir kardeşin sesi yankılanır soğuk toprakta.
Kayıp ruhu arar, karanlıkta gezgin,
Yol gösterir, sessizce fısıldar, onundur izin.
Acılarla dolu, sessiz bir gece,
Kalbimde bir ateş, yanar ince ince.
Gittiğin yer bana uzak,
Senden geriye kalan acı, anılar sanki tuzak.
Bir yıldız kayar, gökte iz bırakır,
Ruhunu arayan, acıyla yanar, yıkılır.
Gözlerde yaş, kalbinde yara,
Kardeşinin ruhu, nerede, kim bilir, nerede ara?
Gözlerimden damla damla düşer yaş,
Bu şarkı armağandır, hatıralar saklar.
Sonsuzluğa açılan kapıda sessiz bekleyiş
Kalbimde saklı, sana dair anılar.
Görüyor musun yıldızları, parlak ve serin.
Orada mısın sen, gökyüzünde midir yerin?
Yıldızlar şahit, sessiz fısıltılara,
Ruhun nerede, kardeşim, hangi diyarda?
Sesimi duy, bul yönünü bu karanlıkta,
Sana yol göstereyim, aydınlık bir yarına.
Bu dünya zalim, acımasız ve soğuk
Seni alıp götürdü, bir sisin içinde kaybolduk.”
Ve kendi ellerimle kazdığım minik mezardaki küçük ve soğuk bedenden yayılan beyaz ışıklar, yavaşça havaya doğru süzüldü. Her bir ışık tanesi, gökyüzünde dans eden yıldızlar gibi parıldıyordu. Etrafta yayılan bir meltemle ışıklar bir yerde toplanıp şekil almaya başladı, kalbim hızla atıyordu gözlerimi yayılan ışıktan alamıyor, nefesimi düzene koyamıyordum -şu an o kadar güzeldi ki, zaten düzene girmesini isteyemeyecek kadar mutlu, üzgün ve karışık hissediyordum- büyülü gözlerle ona bakıyordum uzun zaman sonra kaybolmuş parçamı tekrar bulmuş gibiydim. Daha tam şekil alamamış olan ruh bir bilince kavuşamamış bir şekilde gözlerindeki yaşları salmaya başladı.
“Abla… Abla…”
Gözlerimden süzülen yaşlar durdurulamaz bir hızla yanaklarıma doğru akarken, içimdeki boşluk daha da derinleşiyordu. O an, kardeşimin sesini duymak... . Bir an için zamanın akışı durmuştu sanki, tüm bedenim dondu, "Abla... Abla..." o kırılgan sesi bir fısıltıyla yankılandı kulaklarımda. Ses, o kadar yorgun ve kırılgandı ki, içimde bir yerler de fırtınalar kopuyordu. Neden böyle olmuştu? Neden bu küçük yaşında ölmek zorundaydı? Neden dokunamıyordum ona, niye bu kadar uzaktı bana?
“Buradayım ablacım”
Buradayım. Seni kurtarmak için buradayım. Yanından ayrılmayacağım artık. Yalnız bırakmayacağım seni. Söz veriyorum bir daha gitmene, seni almalarına izin vermeyeceğim.
Kardeşimin sesi sanki bir çekim merkezi gibiydi; etrafında dönen, açlığı ve boşluğuyla tanımlanan kirli ruhları kendine çekiyordu. Dağın ardından büyük hızla gelen ruhları görmemle nabzımın hızlı bir şekilde korku ile arttığını hissettim. Gözlerimi hemen kardeşime çevirdim. Hala kesilmemiş olan göz yaşları canımı yakıyordu. Onunla beraber mutluluğu ararken hiçliğin içinde kayboluyorduk. Ona bir şey olamazdı, bir daha izin veremezdim. Henüz bir bilince sahip değildi. Konuşsa söyleyecek çok şeyimiz vardı ama yapamıyordu. Göz yaşları yere değmeden buhar oluyordu. Ona dokunmak istiyordum. Sarılmak ve her şeyin iyi olacağını söylemem gerekiyordu. Ama bundan ben de emin değildim. Emin olduğum bir şey vardı o da ona zarar gelmemesi gerektiği idi. Ona son kez bakıp ormana doğru kaçmaya başladım. Bilincine kavuşamamış olan kardeşim onu dünyaya geri çağıran kişi ben olduğum için peşimden sürükleniyordu. Fiziksel bir bedene sahip değilken bir ruh ile kafa kafa çarpışamazdım. Sürekli gittiğim boş kulübeye varınca kapıyı kilitledim ve mutfakta eğilerek saklandım. Fakat ruhların duvarlardan geçebildiğini unutmuşum. Ruh bizi bulduğunda kalın sesi ile konuşmaya başladı.
“Yemeekkk. Onu ver banaa… Yemeek”
Onu size yem etmeye niyetim yoktu. Korkudan titreyerek konuşmaya başladım.
“O yemek değil” diye haykırdım. “Siktir git.“
Sözlerim ruhu daha da sinirlendiriyordu sadece. Odadaki hava aniden soğudu, tüylerim diken diken oldu. Ruhun karanlık enerjisi dalgalanarak yoğunlaştı, karanlık bir girdap gibi dönerken etrafına öfkesini yayıyordu. Lambanın ışığı titreyerek yanıp sönüyordu. Önce hafif bir çıtırtıyla karanlık odayı aydınlattı, sonra aniden söndü ve yeniden yandı. Bir kaç kere yanıp söndükten sonra büyük bir ses çıkararak patladı.
Kardeşimi zorla almak için saldırıya geçti. Bir kasırga gibi üzerimize doğru hızla ilerledi. Odanın içindeki hava ağırlaştı ve boğucu bir basınç hissettim. Sadece duman halindeki uzuvları ile bana dokunmaya çalışıyordu. Ne kadar çevik olursanız olun, bir ruhun saldırılarından kaçmak kolay değildir. Evet, ben de yakalandım. Ruh omuzuma dokunduğu anda kemiklerimin eridiğini hissedebiliyordum. Ruhun kirliliğinden gelen siyah duman derimi yiyerek yayılmaya devam ediyordu. Kendimi tutamayıp acı dolu bir çığlık attım. Öyle ki çığlığım tüm ormanda yankılandı. Benim acı çektiğimi gören kardeşimin ağlaması daha da şiddetlendi ardından hızla arkamda güvenli bir yer aradı. Hayatta ona bu güveni sağlayamadığım için pişmandım. Kardeşimin üzüldüğünü görünce sinir katsayım arttı ve omuzumun çürümesini umursamadan etrafıma bakmaya başladım yanımda bulduğum doğrama tahtasını gördüğümde tereddütsüzce uzandım ve sıkıca kavradım. Tahtanın sertliği ve pürüzsüz yüzeyi avuçlarımda hissediyordum. Kardeşimin varlığını ve korkusunu arkamda hissederken, doğrama tahtasını kaldırıp tüm gücümle ruhun karanlık siluetine doğru fırlattım. Tahtanın havayı yırtan sesi kulaklarımda yankılandı, hedef yolunda ilerlemişti tahtayı ruhun ortasından geçirmiştim. Bir fiziksel bedeni olmadığı için dumanları dağılır ve yok olur diye düşünmüştüm fakat duman olduğu için bedeni dağılıp tekrar birleşmişti. Bu başarısız denemenin sonucunda ise doğrama tahtası küle dönmüş, onu tutan sol elim ise çürümeye başlamıştı. Verdiği acıya dayanamayıp aynı büyüklükte bir çığlık attım. Ve tanıdık gelen bir erkek sesi telaş ile kulübe kapasına dayandı.
“Neler oluyor orada!”
Umursamadan dövüşüme devam ettim ve sağ kolumda çürümeye yakalanınca sessiz bir şekilde işi bitirme planlarım çökmüş oldu. Acının etkisi ile tüm kulübeyi çökertmeye yetecek büyüklükte bir çığlık çıktı ağzımdan. Benden daha çok telaş yapan adam kapıya tekme atmaya başladı.
“S-sakın gelme buraya!”
Eğer ben yenilirsem ve bu adamda gelirse şu çirkef ruh 3 kişiyi yiyerek ziyafet çekmiş olacak. Ama 2 kişi olursa zoruna gider. Fakat kapıdaki kişi ne kadar geri zekalıysa artık o kadar bağırmama rağmen kapıyı kırıp içeri geçti.
“Neler oluyo- Ah sen dünkü kadınsın!”
“Aa evet, sen de dünki akıl hastası! Kogh!”
Ağzımdan çıkan kanlara baktım. Çürüme yayılıyordu. Siktir! Hayatımın 23 yılını seri katillerden kaçarak yaşadım ve şimdi bir ruh tarafından öldürülecek miyim? Benim durumuma bakan adam gözlerini kafamın üzerinde boğuşan ruhlara çevirip şuan ki hali ile kötü ruhla dövüşmenin iyi olmayacağı düşüncesi ile sap elini kaldırıp avucundaki garip işaretler ile kardeşime saldırdı. Bir şekilde kardeşim ona çekiliyordu.
“Abla… Abla… Kurtar beni!”
Kalan son gücüm ile adamın bacaklarına tekme attım fakat ne kadar hasar verdiğini bilmem.
“Bırak… kardeşimi!”
Bana şaşkınlıkla baktı.
“Hmm, demek kafanın üzerinde neler olup bittiğinden haberin vardı?”
Sabahın dokuzunda beni güzel uykumdan eden şeyin güneşin tatlı ışınları olmasını dilerdim ancak uyanma sebebim on iki yaşındaki, ailenin sekizinci çocuğu olan erkek kardeşimin acı çığlıkları oldu. Hızlıca aşağı kata indiğimde çığlıkların ilerideki odadan, işkence odasından geldiğini fark ettim. Gözlerimi yumdum ve cesaretimi topladığımda kapıyı yavaşça araladım. Karşılaştığım manzara hiç iç açıcı değildi. Küçük kardeşim Cirrus, muhtemelen test sırasında illüzyon olan ikizini iyi kalpliliğinden öldürememiş ve testi geçemediği için cezalandırılıyordu. Bir gözü oyulmuş, diğeri de oyulmak üzere olan küçük kardeş acı dolu çığlıklarını bu konağa lanet olarak bırakıyordu. Ve keskin kılıç çok sevdiği ikizinin ayakları altında ezilen kafasına saplanmadan önce çaresizlikle kapıya döndü ve sadece benim duyabileceğim kısık sesle yardım istedi.
“Venessa… Kurtar beni, böyle ölmek istemiyorum. Korkuyorum, yaşamak istiyorum. Yardım et, çok acıyor…”
Bu sözleri yüreğime işledi, kalbimi sızlatan bu cümleler karşısında benim tek yapabildiğim ise sadece izlemekti. Güçsüz olmaktan nefret ediyorum. Asker kardeşimin kafasını kesmeden önce dayanamayıp kapıyı tüm gücümle ittirip içeri daldım. Sertçe çarpan kapı sesi tüm ailenin odağını bana çevirirken, şansımı sikeyim ki asker sağır olduğu için hiç tepki vermeden kardeşimin boğazını tek hamlede kesmişti… Ve bu olay gerçekleşirken orada bulunmasına rağmen öz oğlunun ölümüne hiç tepki vermeyen ve kardeşime eziyet eden ikinci oğlunu heyecanla alkışlayan üçüncü hanım tüm nefretimin odağı olmuştu. Odada bulanan aile fertleri iğrenç gözlerindeki tiksinti ile bana bakarken onlara aynı şekilde bakmadığımdan şüpheli bir şekilde konuşmaya başladım.
“Size diyorum, direk halledin şunu. Sonra çok kan oluyor ve temizlemesi de bana kalıyor.”
Ve bunu duyunca iğrenç şekilde sırıtan aile lideri kulaklara zarar olan iğrenç sesi ile adımı sesleniyor…
“Oh, Venessa… Sen burayı boş ver, başkasına temizlettiririm. Kuzey bölgesinde birkaç düşman belirmiş, git ve orayı temizle.”
“Biricik babamın benden istediği bu görevi içtenlikle kabul ediyor, sorunsuz bir şekilde sona erdireceğime inanıyorum. Fakat burayı temizleme işinin de bana bırakılmasını talep ediyorum. Cesede ve odaya dokunulmasın, bu işe yaramaz bedeni en azından hayvanlarımıza yem ederek işe yarar hale getirmek isterim.”
Liderin dudakları yana doğru kıvrıldı ve istediğimi onayladı.
Kuzey bölgesindeki kısa ve zevksiz savaştan sonra puan kazanmak için cesetlerin kalplerini söküp bir torbaya doldurdum. Igh, bu işten gerçekten nefret ediyorum. Bu bölgedeki işim bitince eve dönüş yolunu tuttum. Büyük ama boş eve varınca torbayı girişe bıraktım. Banyoya girip duşa kabinin içine yerleştiğimde banyo telefonundan akan sıcak suyun bedenimin üzerinde minik damlacıklar bırakıp üzerimdeki kanı ve kiri almasına izin verdim. Temiz olduğum düşüncesine varana kadar lif ile derimi yüzercesine ovmuştum bedenimi. Duştan çıkınca kurulanıp uzun, siyah kıyafetlerimi giydim ve yüzüme uyguladığım siyah renklerden oluşan basit bir makyajdan sonra kardeşimin odasına girdim ve cesedini alıp köşkten çıktım. Köşkün çok uzaklarındaki kırsal bir alana gömmeyi planlıyordum fakat aklıma üzerime yerleştirdikleri cihazdan konumumu görebildikleri geldi. Önce güney bölgesindeki vahşi köpeklerin yanına geldiğimde orada biraz oturdum. Ve kalkıp kardeşimin cesedi ile beraber köşkün uzağındaki kırsal alana gittim. Önce cesedi yıkayıp, mezarı kazdıktan sonra kardeşimi dikkatli bir şekilde derin çukura koydum. Ve üzerini demin kazdığım toprak ile kapattıktan sonra baş ucuna oturup izledim. İnsanları böyle gömüyorlar değil mi? Normal bir insan gibi yaşayamadı, bari ölümü onlarınkine benzesin istedim. Ve mezardaki küçük ruhtan gelen ağlama seslerine dayanamayıp mezara doğru yaklaştığımda sevecen ve şefkatli bir tonda olan sesim ile şarkımı söyledim.
“Mezar başında, gecenin koynunda,
Bir kardeşin sesi yankılanır soğuk toprakta.
Kayıp ruhu arar, karanlıkta gezgin,
Yol gösterir, sessizce fısıldar, onundur izin.
Acılarla dolu, sessiz bir gece,
Kalbimde bir ateş, yanar ince ince.
Gittiğin yer bana uzak,
Senden geriye kalan acı, anılar sanki tuzak.
Bir yıldız kayar, gökte iz bırakır,
Ruhunu arayan, acıyla yanar, yıkılır.
Gözlerde yaş, kalbinde yara,
Kardeşinin ruhu, nerede, kim bilir, nerede ara?
Gözlerimden damla damla düşer yaş,
Bu şarkı armağandır, hatıralar saklar.
Sonsuzluğa açılan kapıda sessiz bekleyiş
Kalbimde saklı, sana dair anılar.
Görüyor musun yıldızları, parlak ve serin.
Orada mısın sen, gökyüzünde midir yerin?
Yıldızlar şahit, sessiz fısıltılara,
Ruhun nerede, kardeşim, hangi diyarda?
Sesimi duy, bul yönünü bu karanlıkta,
Sana yol göstereyim, aydınlık bir yarına.
Bu dünya zalim, acımasız ve soğuk
Seni alıp götürdü, bir sisin içinde kaybolduk.”
Ve kendi ellerimle kazdığım minik mezardaki küçük ve soğuk bedenden yayılan beyaz ışıklar, yavaşça havaya doğru süzüldü. Her bir ışık tanesi, gökyüzünde dans eden yıldızlar gibi parıldıyordu. Etrafta yayılan bir meltemle ışıklar bir yerde toplanıp şekil almaya başladı, kalbim hızla atıyordu gözlerimi yayılan ışıktan alamıyor, nefesimi düzene koyamıyordum -şu an o kadar güzeldi ki, zaten düzene girmesini isteyemeyecek kadar mutlu, üzgün ve karışık hissediyordum- büyülü gözlerle ona bakıyordum uzun zaman sonra kaybolmuş parçamı tekrar bulmuş gibiydim. Daha tam şekil alamamış olan ruh bir bilince kavuşamamış bir şekilde gözlerindeki yaşları salmaya başladı.
“Abla… Abla…”
Gözlerimden süzülen yaşlar durdurulamaz bir hızla yanaklarıma doğru akarken, içimdeki boşluk daha da derinleşiyordu. O an, kardeşimin sesini duymak... . Bir an için zamanın akışı durmuştu sanki, tüm bedenim dondu, "Abla... Abla..." o kırılgan sesi bir fısıltıyla yankılandı kulaklarımda. Ses, o kadar yorgun ve kırılgandı ki, içimde bir yerler de fırtınalar kopuyordu. Neden böyle olmuştu? Neden bu küçük yaşında ölmek zorundaydı? Neden dokunamıyordum ona, niye bu kadar uzaktı bana?
“Buradayım ablacım”
Buradayım. Seni kurtarmak için buradayım. Yanından ayrılmayacağım artık. Yalnız bırakmayacağım seni. Söz veriyorum bir daha gitmene, seni almalarına izin vermeyeceğim.
Kardeşimin sesi sanki bir çekim merkezi gibiydi; etrafında dönen, açlığı ve boşluğuyla tanımlanan kirli ruhları kendine çekiyordu. Dağın ardından büyük hızla gelen ruhları görmemle nabzımın hızlı bir şekilde korku ile arttığını hissettim. Gözlerimi hemen kardeşime çevirdim. Hala kesilmemiş olan göz yaşları canımı yakıyordu. Onunla beraber mutluluğu ararken hiçliğin içinde kayboluyorduk. Ona bir şey olamazdı, bir daha izin veremezdim. Henüz bir bilince sahip değildi. Konuşsa söyleyecek çok şeyimiz vardı ama yapamıyordu. Göz yaşları yere değmeden buhar oluyordu. Ona dokunmak istiyordum. Sarılmak ve her şeyin iyi olacağını söylemem gerekiyordu. Ama bundan ben de emin değildim. Emin olduğum bir şey vardı o da ona zarar gelmemesi gerektiği idi. Ona son kez bakıp ormana doğru kaçmaya başladım. Bilincine kavuşamamış olan kardeşim onu dünyaya geri çağıran kişi ben olduğum için peşimden sürükleniyordu. Fiziksel bir bedene sahip değilken bir ruh ile kafa kafa çarpışamazdım. Sürekli gittiğim boş kulübeye varınca kapıyı kilitledim ve mutfakta eğilerek saklandım. Fakat ruhların duvarlardan geçebildiğini unutmuşum. Ruh bizi bulduğunda kalın sesi ile konuşmaya başladı.
“Yemeekkk. Onu ver banaa… Yemeek”
Onu size yem etmeye niyetim yoktu. Korkudan titreyerek konuşmaya başladım.
“O yemek değil” diye haykırdım. “Siktir git.“
Sözlerim ruhu daha da sinirlendiriyordu sadece. Odadaki hava aniden soğudu, tüylerim diken diken oldu. Ruhun karanlık enerjisi dalgalanarak yoğunlaştı, karanlık bir girdap gibi dönerken etrafına öfkesini yayıyordu. Lambanın ışığı titreyerek yanıp sönüyordu. Önce hafif bir çıtırtıyla karanlık odayı aydınlattı, sonra aniden söndü ve yeniden yandı. Bir kaç kere yanıp söndükten sonra büyük bir ses çıkararak patladı.
Kardeşimi zorla almak için saldırıya geçti. Bir kasırga gibi üzerimize doğru hızla ilerledi. Odanın içindeki hava ağırlaştı ve boğucu bir basınç hissettim. Sadece duman halindeki uzuvları ile bana dokunmaya çalışıyordu. Ne kadar çevik olursanız olun, bir ruhun saldırılarından kaçmak kolay değildir. Evet, ben de yakalandım. Ruh omuzuma dokunduğu anda kemiklerimin eridiğini hissedebiliyordum. Ruhun kirliliğinden gelen siyah duman derimi yiyerek yayılmaya devam ediyordu. Kendimi tutamayıp acı dolu bir çığlık attım. Öyle ki çığlığım tüm ormanda yankılandı. Benim acı çektiğimi gören kardeşimin ağlaması daha da şiddetlendi ardından hızla arkamda güvenli bir yer aradı. Hayatta ona bu güveni sağlayamadığım için pişmandım. Kardeşimin üzüldüğünü görünce sinir katsayım arttı ve omuzumun çürümesini umursamadan etrafıma bakmaya başladım yanımda bulduğum doğrama tahtasını gördüğümde tereddütsüzce uzandım ve sıkıca kavradım. Tahtanın sertliği ve pürüzsüz yüzeyi avuçlarımda hissediyordum. Kardeşimin varlığını ve korkusunu arkamda hissederken, doğrama tahtasını kaldırıp tüm gücümle ruhun karanlık siluetine doğru fırlattım. Tahtanın havayı yırtan sesi kulaklarımda yankılandı, hedef yolunda ilerlemişti tahtayı ruhun ortasından geçirmiştim. Bir fiziksel bedeni olmadığı için dumanları dağılır ve yok olur diye düşünmüştüm fakat duman olduğu için bedeni dağılıp tekrar birleşmişti. Bu başarısız denemenin sonucunda ise doğrama tahtası küle dönmüş, onu tutan sol elim ise çürümeye başlamıştı. Verdiği acıya dayanamayıp aynı büyüklükte bir çığlık attım. Ve tanıdık gelen bir erkek sesi telaş ile kulübe kapasına dayandı.
“Neler oluyor orada!”
Umursamadan dövüşüme devam ettim ve sağ kolumda çürümeye yakalanınca sessiz bir şekilde işi bitirme planlarım çökmüş oldu. Acının etkisi ile tüm kulübeyi çökertmeye yetecek büyüklükte bir çığlık çıktı ağzımdan. Benden daha çok telaş yapan adam kapıya tekme atmaya başladı.
“S-sakın gelme buraya!”
Eğer ben yenilirsem ve bu adamda gelirse şu çirkef ruh 3 kişiyi yiyerek ziyafet çekmiş olacak. Ama 2 kişi olursa zoruna gider. Fakat kapıdaki kişi ne kadar geri zekalıysa artık o kadar bağırmama rağmen kapıyı kırıp içeri geçti.
“Neler oluyo- Ah sen dünkü kadınsın!”
“Aa evet, sen de dünki akıl hastası! Kogh!”
Ağzımdan çıkan kanlara baktım. Çürüme yayılıyordu. Siktir! Hayatımın 23 yılını seri katillerden kaçarak yaşadım ve şimdi bir ruh tarafından öldürülecek miyim? Benim durumuma bakan adam gözlerini kafamın üzerinde boğuşan ruhlara çevirip şuan ki hali ile kötü ruhla dövüşmenin iyi olmayacağı düşüncesi ile sağ elini kaldırıp avucundaki garip işaretler ile kardeşime saldırdı. Bir şekilde kardeşim ona çekiliyordu.
“Abla… Abla… Kurtar beni!”
Kalan son gücüm ile adamın bacaklarına tekme attım fakat ne kadar hasar verdiğini bilmem.
“Bırak… kardeşimi!”
Bana şaşkınlıkla baktı.
“Hmm, demek kafanın üzerinde neler olup bittiğinden haberin vardı?”