İçeriğe geç

Eldoria’nın Mirası: Kayıp Anahtar

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Eldoria’nın Mirası: Kayıp Anahtar

Bölüm 1

Silahların Gölgesinde

Yüzümdeki sızlayan yara, ormanın kıvrımlı patikasında adımlarımı atmama engel olamamıştı. İlerlerken kuşların şarkıları beni sarmalıyor, doğanın müziğiyle iç içe oluyordum. Peki, bu yaranın nasıl oluştuğunu düşünüyorsunuz? Elbette babamın eseri! Sabah anneme sinirlenmesi sonucu odama dalıp bana bağırması ile başlayan kavga, benim karşılık vermem ile ilerlemiş, sert bir tokat, bir-iki tekme ile son bulmuştu. Sonrasında kafa dinlemek için evden çıkıp ormana geldim ve tüm hatıralar tekrardan silindi hafızamdan. Sabah yaşadığımız olay dışında hiçbir şey hatırlamıyordum. Ne iki saat önce gördüğüm babamın yüzünü, ne de annemi... Yüzler ve sesler de dahil, yaşadığım her olay zihnimin derinliklerinde boğuk, dalgalı bir anı olarak kalmıştı. Sanki hafızama yazılan her olayın üzerini kaplayan yapışkan, hareketli bir tabaka vardı. Neyse işte kafa dinlemek için bu ormana geldim fakat, burada da huzur yok. Sabahki kavga kendisine yetmemiş olmalı ki, adamlarını buraya göndermiş biricik babam. Üçü silahlı, ikisi bıçaklı beş adam etrafımı sarmıştı. Hepsinin üzerinde takım elbise vardı. Neyi bekliyorlardı bilmiyorum ama herhangi bir hamlede bulunmuyorlardı. Tetikteydim, yargılayıcı bakışlarımla hepsini tek, tek inceliyordum. Gözlerim sıra ile dizilmiş adamlar arasında üçüncü sırada yer alan gencin ellerine kaydı. Elindeki bıçağı sürekli olarak çeviriyordu. Başımı biraz yukarıya kaldırdım, siyah saçlıydı, dikkat çeken ela gözlere sahipti. Yüzünde şeytani bir gülümseme ile karşımda cesurca dikiliyordu. Boyu ise diğerlerinin yanında kısa kalıyordu. Hemen hemen aynı boydaydılar, birini diğerinden ayırt etmek pek mümkün değildi. Birinin gözü kahverengi iken diğer dördünün mavi idi.

Sağdaki adam uzun süren bakışmadan sıkılmış olacak ki üzerimde işe yarayacağını düşündüğü silahını bana doğrultmuş, hamle için bekliyordu. İşte, alın size sabah sporu. Hızla üzerime gelen kurşundan kaçınıp silahı tutan kişiye doğru atıldım. Bileğinden ve omzundan yakaladıktan sonra yapacağım hamleyi düşünmeye başladım. Kolunu kırsam çok mu olur? Yok ya tam olur. Diz kapağımı dirseğinde sabitlediğimde bacağımı yukarı doğru kaldırırken kollarını aşağı doğru büktüm. Ses efekti alalım -Çat!- alın size kırık bir kol. Arkadan gelen saldırıyı fark ettiğimde öndeki adamın elini bırakıp kenara kaçındım. Ve başarı, bıçak sadece yanağıma ufaktan bi üflemiş, sıyırıp geçmişti. Umarım bıçağın ucunda zehir yoktur- Adamın kolunu yakaladığımda yönlendirerek sağ tarafımdaki silahlıya vurarak ikisini de devirdim. Onu da indirdikten sonra elimdeki adamın dizlerine önden tekme ile baskı uygulayıp kırdım. Ve iki bacağı kırık, acılar içerisinde bağıran adamı hala bırakmamıştım, arkadan gelen bıçak saldırısına karşı kollarını tuttuğum adamı kaldırarak kendime kalkan olarak kullandım. Ee karşımda bir silahlı birde bıçaklı adamlar var çıplak elle dövüşmek adaletli olmazdı değil mi? Yere düşen bıçağı aldım ve öndeki adamın boğazını tek hamlede kesip temiz bir şekilde işini bitirdim.. Silahlıya döndüğümde ise beni hedef almış olduğunu gördüm. Saldırıdan kaçabilmek için geriye doğru kaçtığımda şu ana kadar arkamdaki ağaçların arkasında duran, yirmili yaşlarındaki sivili fark ettim. Ben geri çekilsem, silah ateşlendiğinde “bam 💥” tam alnının ortasından. Babam ile olan meselemizde bu gencecik yaşında geberip gitmesine gerek yoktu. En son hızımla adamın yanına geldiğimde siyah, uzun saçlı, gri gözlü, bembeyaz bir tene sahip iri yarı birisi olduğunu fark ettim. Kulaklarındaki uzun ipleri omuzlarına uzanan küpeleri dikkat çekiyordu. Yere eğilip adamın kolundan tuttum ve eğilmesi için kendime doğru çekmeye çalıştım. Ama bu sıska bedendeki güç bu adamı indirmeye yetmez.

“Eğilsene ahmak!”

Adam delici bakışları ile uzunca bir süre beni izledikten sonra dudaklarından çıkan tek ses “hım?” Oldu. Önündeki silahı görmüyor mu? Ben onu kurtarmaya çalışıyorum o ayakta ölümü bekliyor. Hepiniz mi malsınız amk?

-Tamam lan umurumda değil geber- dese de iç sesim, gönlüm el vermedi. Bu ultra yakışıklı yüze yazık olur. Ve iç ses tekrar olaya müdahale ediyor, -Sadece yakışıklı olduğu için mi yaşamayı hak ediyor? Bende gönlünü temiz sanırdım-

Sen bir sus be, iç ses! İç sesim ile olan kavgamdan sıyrılmayı başarıp gerçekliğe döndüm.

“Lan eğil ahmak, adamın elinde silah var vurulacaksın!”

Olayı anladığında hemen yanıma eğildi. Bizi kurşunlardan koruyan ağacın arkasında adama bir güzel sövdükten sonra burada bulunma sebebini sordum.

“Ne demeye geldin buraya? Silah seslerini duymadın mı?!”

“Eee… Zaten duyduğum için geldim- Yardıma-“

“Ne?- Çok yardımın dokundu sağ ol. Sen olmasan bitirmiştim adamın işini!”

“Ben napim?-“

Kendi kendime sessiz bir şekilde küfrettim. Hemen yanımızda duran çantamı alıp içerisinden sis bombasını çıkardım. Ve fitili yakıp silahlı saldırganın olduğu bölgeye fırlattım. Artık düzgün nişan alamazdı. Yanımdaki ahmak şaşkın bakışlarını gizlemeden sordu.

“Onun çantanda ne işi var lan?”

Ee, her dakika babası tarafından öldürülmeye çalışılan birisi olarak bunları yanımdan ayırmam. Ama ona bunu söyleyemeyeceğim için göz devirip geçtim. Ve çantamı sisin içine sağ tarafa atarak ters yönden koşmaya başladım. Tam istediğim gibi, adam sadece çantayı görmüş ve kurşunlarını içi boş çantaya yöneltmişti. Tabii arkadan demir çubuk ile gelen beni fark etmemişti -Nereden bulduğumu sormayın- Ve kafasına bir tane geçirince bitti. Gözlerimle yerdeki beş cesedi süzdüm. Sanırım bu sefer hiç uğraşmadan babama temizletsem iyi olur. Bana yardım etmeye gelen seyircinin yanına geldim ve azarlamaya başladım.

“Geri zekalı, insan silah sesi duyup polisi aramak yerine olay yerine ölümüne gider mi?! Senin yüzünden az daha ölüyordum! Bide iki saat ayakta dikilmiş bildiğin ”öldürün beni” diyorsun!”

“Beni kurtarmana gerek yoktu ki”

“Nasıl yoktu lan orospu çocuğu, tam alnının ortasından vurulacaktın”

“Yok, kendimi korurdum”

“Af buyur gardaş, nasıl yapacaktın?”

“Büyü ile-“

“Büyü? What dedin gülüm?”

"Büyü ile kalkan kullansaydım kurşun değmezdi," dedi umursamaz bir gülümsemeyle, ellerini kapüşonunun cebine sokarak.

“Büyü? Kalkan? Yoksa sen…”

Adamın gözleri heyecanla büyümüş, cümlemi tamamlamamı bekliyordu. Ve bende aklımdan geçenleri söyledim-

“Akıl hastası mısın?”

Heyecanı sönmüş, yerini hayal kırıklığı almıştı. Fakat birkaç saniye sonra yüzündeki ifadenin yerini koca bir sırıtış almıştı.

“Hayır, senin hastanım.”

Cümlesini bitirdikten sonra göz kırptı. Bir saniye. Bunun romantik bir cümle olması gerekmiyor muydu? Neden korkunç geliyor?

“Sen iyi misin? Buraya gelmeden önce kafanı bir yere falan mı vurdun?”

Sadece gülümseyip bir elini göğüs hizasında havaya kaldırdı. Yerde bir daire belirdi, dairenin içerisinde yer alan mor renkli garip işaretler ve mavi renkli okuyamadığım garip sembollerle yazılmış yazılar vardı ve ben daha bunun ne olduğunu anlamaya çalışırken çalılardan gelen ses ile korkuyla arkamı döndüm. Adamlardan biri saklanmış mıydı? Olamaz!! İşimin bittiğini düşünüyordum, korku ile ağzımdan kaçan sesli hıçkırık çalının ardında saklanan küçük yaratığı korkutmuş olacak ki büyük bir hızla ağızındaki palamutu bırakmadan ağaca tırmanıyordu.

“Ne? Sadece sincap mıymış?-“

Ölümümün küçücük ve sevimli bir hayvanın elinden olacağını düşünmüştüm, normalde böyle bir hayvanın karşısında ‘uwu’ krizlerine girmem gerekirdi ama ölümüne korkmuştum, bu komikti. Kendime gülmeyi kestiğimde arkama döndüm. Adam gitmişti. Daha azarlayacaktım onu da neyse. Babamın işe yaramaz adamları yüzünden kulübeye gitme planı bugünlük batmıştı. Kulaklığımı takıp ormanda dolaşmaya devam ediyordum sabah ki olayları zihnimin koridorlarında duvardan duvara çarparak devam eden yolculuğum güneşin batması ile son buldu ve yol istikametim değişti yönümü eve doğru döndüm bu sabahki yürüyüşün aksine isteksiz bir şekilde ağır ağır adımlarla ilerliyordum zihnimdeki düşünceler ara ara ziyaretime gelse de yola odaklanmaya çalışıyordum. Eve yaklaştığımda durdum ve yıllarca içerisinde yaşadığım konağı incelemeye başladım. Konağın önünde geniş bir bahçe uzanıyordu ve bu bahçeyi çevreleyen uzun olmayan fakat kısa da sayılamayacak duvarların önünde nöbet tutan adamlar vardı. Bu geniş bahçe yeşilliklerle doluydu, arka tarafta bir gül bahçesi bile vardı. Güneşin dağların arkasına saklanmasının sonucu bahçedeki ağaçların gölgeleri yere düşüyor, ayak seslerim toprak yolda yankılanıyordu. Duvarların en önünde uzun siyah demirler bulunan bahçe kapısının içine işlenmiş camdan kendi yansımama baktım. Kapı tamamen siyahtı. Bu siyah kapıdaki tek renk üstünde bulunan ve demirlere takılı olan altın, yuvarlak süslemelerdi. Kapının önünde duran bekçiler beni fark ettiğinde saygıyla eğilerek kapının altın kollarını kavradılar. Yavaş yavaş çektikleri kapı sonuna kadar açılınca bahçeye girdim. Şimdi konak tam önümde duruyordu, bir kaç adım sonra evde olacaktım fakat bu çok zor geliyordu. Ormana kadar o kadar yolu yürürken hiç sıkılmamıştım ama bu bir kaç adımlık yol o kadar uzun ve yorucu gözüküyordu ki. Düz ve taş yoldan bir müddet ilerledikten sonra beyaz ve gri boylarla boyanmış, her odada pek çok pencereye sahip olan bu evin süslü kapısına ulaşmıştım. Bu ailede herkesin bir anahtarı var iken benimki yoktu, bu bir nevi benim bu evden olmadığımı gösteriyordu. Ben bu ailenin bir ferdi, bu evin bir üyesi olarak görülmüyordum. Parmaklarım hafifçe zile dokunduğunda içeriden gelen korkunç melodiyi duyabiliyordum. Ve kapı sonunda yavaşça aralandı, gözlerim kapı girişinden bakan solgun kahve gözlerle buluştu. Evet, bu gözler ikinci hanıma, ‘anneme’ -üvey- aitti. Beni gördüğünde bıkkınlıkla kapıyı açtı. İçeriye adımımı attıktan sonra beni incelemeye başladı. Üzerimdeki kan lekelerini gördükten sonra sinirle bağırdı.

“Lan seni kaltak orospu. Yine mi babanı sinirlendirdin? Gene peşine adam takmış.”

Yüzümü ona döndüm. Uzun, süt kahvesi saçlarını kafasının üzerinde topuz olarak toplamış, yüzündeki abartılı makyajı ile uyumlu bir elbise arıyordu. Sırıtarak cevapladım.

“Kaltak orospu? A, ayıp oluyor ama. Ben hiçbir zaman kafamın taşıyamayacağı kadar büyük topuzlarla yüzümü boyayıp pahalı, parlak elbiselerle erkekleri etkilemeye çalışmadım ki annecim?”

Yüzü sinirle buruştu.

“S-seni küçük!”

Onun iğrenç sesini daha fazla duymamak için hemen üst kata koşup odamdaki rahat yatağa atladım. Tüm duygularımı ve düşüncelerimi benden alıp götürmesine izin verdiğim uyku, bedenimi sardığında kendimi daha fazla zorlamadan gözlerime kapanması için izin verdiğimde gün sona erdi.

Merhaba! Ben yeni yazarınız Rei!

Şu an içimi bir heyecan sardı. Bu benim paylaştığım ilk hikayem diyemem, bunun dışında insanlarla paylaştığım bir iki hikayem daha vardı. Ama onlara hikaye denmez, daha küçükken yazmıştım. Konusu güzel olsa da bir çocuğun elinden çıkan anlatım en fazla ne kadar etkileyebilir ki insanı? Aslında etkileyici ve sürükleyici olabilir ama o zamanlarda yazar çok şey yaşamadığı için veya yaşasa bile bunlara bir anlam yükleyip tecrübelerini düşünmediği için duyguları bir yazıya ne kadar işleyebilir? Bu kadar heyecanlanmamın sebebi buydu, bu benim dikkatli bir şekilde özenle, ciddiyetle yazdığım ilk hikayem. Üstüne yaklaşık 1 yıldır yazdığın ve kendine sakladığın hikayeni insanlara paylaşma düşüncesi! Bu biraz ürkütücü ama güzel bir duygu. Aslında bu hikayeyi ilk yazmaya başladığımda kendimden emin değildim. Ortada parça parça fikirler vardı ve benim bunları birleştirip doğru yerlerden bağlayarak bir konu haline getirmem gerekiyordu. Ve benim hayal gücüm geniş olmasına rağmen anlatım becerisinden yoksundum, hikayenin ağırlığına göre anlatım çok hafif kalıyordu. Eğer bu hikayeyi yazmam için beni cesaretlendiren -Pek bir şey yapmadı ama fikirlerimi dinleyip gülümseyerek “Böyle şeyler nasıl aklına geliyor? Çok güzel!” demesi bana yetiyordu- ve yazdıklarımı okuyup düzenleyen, benimle fikir alışverişi yaparak düzeltilmesi gereken kısımları baştan yazan -Beleş editör işte ehehe- ablam olmasaydı bu hikayeyi bu kadar güzel bir şekilde yazabileceğimi düşünmüyorum. İlk önce kendi hayat hikayemi bir karakterin gözlerinde gizleyerek satırlar arasında saklayıp okuyuculara sunma isteğim başlattı bu kitabı, ve tabii ki de kurbanım ana karakter oldu hehe. Biraz daha tecrübelerimi ekleyerek karakterleri kendi isteklerim ve duygularımdan yaratarak eşsiz, ve sadece bana özel bir kitap yazma fikri aklıma estiğinde beynime teşekkür ederek bilgisayarın başına oturdum. Bu hikayede her karakter, her duygu, hayat hakkında verilen her tavsiye yazarın kendi tecrübelerinden oluşturulmuş ve kurgusal olduğu kadar da gerçeklikten bir pay taşımaktadır. Bunu bilerek okumanızı isterim.

Ve bu hikayeyi yazarken sadece 14 yaşımda olduğumu unutmadan yorum yapmanızı rica ediyorum.

Biraz hikayeyi nasıl bir düzende paylaşacağımdan bahsedeyim: Şu an elimde 10 bölümlük bir taslak var ve her hafta 1 bölüm yayınlamayı düşünüyorum. Her bölüm yayınladığımda taslağımdan 1 tane eksilecek. Elimde 9 bölümlük bir taslak kalmış olacak ve ben yayınlanma günü gelmeden tekrardan bir hafta içerisinde yeni bölüm yazıp taslakta tutmak istiyorum. Bu sayede elimde sürekli 10 bölüm olmuş olacak ve okuyucular haftalık bölüm alacaklar. Eğer bir sorun çıkarsa ve bölüm yazamazsam elimdeki taslakları paylaşacağım. Ve her kısımdan sonra (Örn: Karakterlerin tanışma kısmı, savaş sahneleri vb.) bir soru-cevap bölümü paylaşacağım. Bu bölümde sosyal medyadan, okurum olan arkadaşlarımdan ve yorumlardan topladığım soruların cevabını tek tek vereceğim ve böylece herkes o sorunun cevabını almış olacak. Şu an hikaye sıkıcı gelebilir fakat ilerki bölümlerde sıkılmaya fırsat veremeyeceğim size hehe.

Soru-Cevap yapacağımı söylemiştim fakat önce ben sormak istiyorum. Hikaye nasıldı, sürükleyici miydi? Ve Sizce neler değişmeli veya neler eklenmeli, hangi değişiklikler hikayeyi daha güzel yapar?

Kendi sorularınızı ise bu satıra yazabilirsiniz.

Fikirlerinizi bekliyorum. Eleştirilere açığım!

Kitabın resmi instagram hesabı: eldorianinmirasi.official

Yazarın şahsi hesabı: Rei_suzuki07

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.