📌Altıncı bölümün sonunu bazı teknik hatalardan dolayı uygulama kabul etmiyor. İlk başta altinci
Bölüm 7: Geleceği Belirleyen Sınavlar...
"Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı'ya asla 'Neden ben?' diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur..."
-Arthur Ashe
✨
O kutlu gün gelmiş çatmıştı.
Bir çok gencin kaderini belirleyecek o sınavlardan biri. Kimi atanacak, kimi tekrar kalıp sınava hazırlanacağı gün.
Bu serüven de sinir hastası olan gençler.
Ailelerin, evladının sınavının iyi geçmesi için okul bahçelerin de okunan duaları.
Sınavdan sonra 'nasıl geçti?' sorularının hava da uçuştuğu saatler.
İşte o gün gelmişti.
Hayallerime adım adım yaklaştığımı hissettiğim kısımdaydık.
Okuldan çıkıp etrafta gözlerimi gezdirdiğim an bir ağacın gölgesinde ayakta dikilen my family buldum.
Annem, ağzını kımıltarak dua okurken; abim, elinde ki su şişesiyle çıkan öğrencilerin yüz ifadesini inceliyor; babam ise bir atmaca edasıyla bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Onlara yaklaştığım an da geldiğimi fark etmişlerdi.
Annem yanıma gelip sarıldı. "Nasıl geçti kuzum?" Tebessüm ettim. "Senin kızından bir uçan bir de kaçan kurtulabilir anne," abime ve babama yandan bakış attım. "E o uçan ve kaçanı da abim ile babam yakaladığına göre," sırıttım. "Bizim elimizden kimse kurtulamaz" Babam gülerek, "Benim kızım işte " diye övündü. Abim de salık bıraktığım saçlarımı karıştırdı. "Güzel geçtiği belli çeneye vurmuş yine" gözlerimi devirdim. "Abi değil misin? Çek çenemi de"
"Yirmi altı yıldır çekiyorum. Koca bulsan da bir gitsen az da o çeksin" anneme göz kırptım.
Kızının bir göz kırpmasından olayı anlayan annem konuştu. "E oğlum sen madem olur diyorsun, bir talip gelmişti Gökçen'e, Gökçen de onay vermişti ama senden çekindiği için diyemedi. Sen de böyle diyorsan, bir görüşsün çocukla" der demez, abimin gulen suratı ciddiyete büründü. "Kimmiş o hıyar? Ne işi yapıyormuş? Nerede görmüşte talip olası tutmuş benim kardeşime?" Bana döndü bakışları, "Senin de onayın var yani. Ben neyim burada Bostan korkuluğu mu? Ne demek çekinmek?" Babam da olayı anladığı için gülmeye başladı. Abimin gözleri babama döndü. "Baba, niye gülüyorsun şimdi? Bizim Elma yanaklımızı almaya talipmiş. Bir şey desene"
"Hay saf oğlum benim. Bu iki kadın seni tongaya getirdi, sen de yedin mi?" Babamın cümlelerini algılayan abim annem ve bana ters bakışlar attı. Annem ile babam gülerek önden ilerlemeye başladıklarında abimin kolunun altına girdim. "Tabi bu an bir gün gelmeyecek anlamına gelmiyor ya abiciğim. Bu an yaşanacak sonuçta bir gün" abim ses etmedi. Yüzünde sirke satan bir ifadeyle ilerledi sadece.
Ah, benim canım abim. Bende evlenmeyi düşünmüyorum zaten. Bu kadar kıskançlığa gerek yok.
Tabi benim kaderimin örüldüğünden bir habersiz.
✨
Günlerim ev ve müzeler arası geçip gidiyordu. Arada annem ile vakıflara gidiyordum. Tabi benim tercih genelde müzeler oluyordu. Kaç defa gezdiğim ama sanki hiç gezmemişim gibi tekrar tekrar gezdiğim müzeleri dolaşıp duruyordum.
Alçiçek işe başlamıştı ve yüzünü zor görür olmuştum. Aramızda ki arkadaşlık bağı da gün geçtikçe artmaya başlamıştı. Hatta orada kendine çok yakın bir arkadaş yaparsa atacağım triplerden de uzun uzun bahsetmiştim. O da aynısının benim için geçerli olduğunu dile getirmişti. Ama evden çıkmayan ben, çıksam bile sürekli tarihi yerler gezen ben, nerede, nasıl arkadaş bulup yakın olabilirdim ki? Aslında o bu konu da bahsettiği kişi Banu'ydu. O gün ona destek olmam Banu'nun hoşuna gitmiş ve bir kaç kez eve gelerek benimle sohbet etmiş, o gün içinde teşekkür edip durmuştu. Bunu duyan Alçiçekte beni tehtid etmişti.
Alparslan ise ortalıkta gözükmüyordu. O günden sonra bir daha görmemiştim. Bir gün annemle Hacer teyzeye gittiğimiz de, Hacer teyze çok fazla durgundu. Annem, neden böyle olduğunu sormuştu. 'Gitti yine paşam. Birkaç gün oldu aramadı da. Arasam telefonu da kapalı' demişti. Üzülmüştüm. Babamdan bilirdim o hüznü. Bir de bu kişi Mit'e mensuptu.
Alçiçek' e de soramamıştım. Haber alıp alamadıklarını.
Abim ise bu son günler de fazlasıyla yoğun çalışıyordu. Sabah erkenden çıkıyor, akşam normalde geldiği saati geçkin geliyordu eve.
Babam da yoğundu ama önceki günlerine bakış eve daha sık gelir olmuştu. Bu da beni mutlu ediyordu. Kaç yaşında olursan olayım evde akşam vakitleri çökünce özellikle ev halkını tam tekmil bulmak, görmek istiyordum. Böyle olduğu akşamlarda benden mutlusu olmuyordu.
Mahalleye adımımı attım. Normal de babamın arabasını ben kullanırdım. Kendisine ait Devlet arabası olduğu için bize ait olan araba garajda yatardı. Bende ehliyeti aldığım günden beridir o arabayı kullanıyordum. Abim zaten valilik aracıyla ve şoförüyle gidip geldiği için onun için de sorun yoktu.
Bugün ise arabayı almak istememiştim. Toplu taşıma kullanarak gidip gelmiştim. Banu'nun terzisinin önünden geçerken kapıya Banu çıktı. "Nasılsın Gökçen?"
"Teşekkürler Banu, iyiyim. Sen nasılsın?"
"İyi diyelim iyi olalım" demişti. Murat'ın gittiği günden beri bu tür cevaplar veriyordu. Geçenler de Mürvet abla, Banu'ya uğramıştı. Ne konuşmuşlardı bilmiyorum fakat Mürvet abla o günden sonra Banu'ya daha yakın davranmaya başlamıştı.
Sevdiği adamın annesiyle arasının iyi olması açıkçası beni mutlu etmişti. Çünkü şu an en çok birbirlerine ihtiyaçları vardı. Biri oğlunu uğurlamış diğeri sevdiceğini.
"Gelmez misin içeri? Kahve yapayım" kolumda ki saate baktım.
17.48
"Olur, bir kahveni içerim" dedim. Onunla birlikte içeri geçerken de anneme mesaj atmayı ihmal etmemiştim. Kendisi de bugün dernekler de olacaktı. Eve geldiyse de haberi olmuş olsun istedim. Dükkandan içeri geçince ortada duran sandalyeler ve büyük sayılacak bir sehpa vardı. Sandalyelerden birine oturdum. Banu da arka tarafa geçerek kahve yapmaya koyulmuştu.
"İşler nasıl?" Dedim, karşımda asılı duran elbiseyi inceledim. Çok hoş duruyordu.
Elbise straplezdi. Ayak bileklerine kadar gelecek bir uzunluktaydı boyu, krem renkliydi, omuz kısımları açık olduğu gibi kollarının üst kısımları açık olup tam dirsek kısımlarının oraları tüllüydü ama kabarık duruyordu. Elbisenin üzerinde simler vardı. Parlak, şık ve güzel duruyordu.
Banu elinde ki kahve tepsisiyle geldi. Kahvemi alıp sehpaya koydum. "Çok şükür, iyi gidiyor işler. Kendi yağımda kavruluyorum en azından."
"Çok şükür, Rabbim işini, gücünü rast getirsin "
"Amin" dedi içtenlikle. Gözlerim tekrardan elbiseye döndü. "Bu elbise kimin?" Omuzlarını silkti. "Ben de bilmiyorum ki, Alparslan getirdi." Şaşırmıştım. Şu son günlerde ne adını ne de kendisini görmediğim kişiyi burada böyle duymak şaşırtmıştı.
"Alçiçek'in miymiş?"
"Yok değilmiş"
"Alçiçek değilse," güldüm. "Hacer teyze de tarzını değiştirmediyse kiminmiş ya?" Kendi kendime mırıldandım. "Sevgilisinin mi acaba?" Banu dediğimi duymuş olacak ki, "Bende aynısını sordum. Yok değil, dedi"
"E, ne yapıyormuş ya; kendi mi giyiyor acaba?" Banu kahkaha attı dediğime. "Allah iyiliğini versin Gökçen"
Omuzlarımı silktim. "Ama öyle canım. Onun değil, bunun değil. Kimin ya?"
Neden bu kadar ilgilendim, Gökçen?
"Ben de bilemedim. Pek de ilgilenmedim zaten. Murattan başkasının ne yaptığı pek ilgilendirmeyince"
"Aman" dedim sitemle. "Sen de bir tek Murat'ı gör"
"Aşk diyoruz canım biz buna"
Ağzımın içinde söylendim. "Aşkmış!"
Kahvemizi içerken, konuyu değiştirmek amacıyla "Anlat bakalım, Mürvet teyzeyle ne konuştunuz?" Güldü. Gözleri parladı. "Murat, gitmeden hemen önce annesine beni anlatmış. Bizi çok bilen kişi yok zaten. Sadece benim Murat'ı sevdiğimi, dilim de bir tek onun adı olduğunu söylerler ama Murat'ı gören olmazdı. Münevver teyze de sürekli sizi yakıştırınca benim aşkımı tek taraflı olduğunu düşünmüşler"
"Münevver teyze ve ortalığı karıştırması. Hayır kaç defa dedim, torunun da gözüm yok. Onun da ben de yok ama anlamıyor ki"
"Belki de sen okumuş etmiş, bilgili, hanım hanımcık olduğun için seni daha çok yakıştırmıştır" dediği an içimin büzüldüğünü hissettim. Ona bunu hissettiren bizim milletti. Yaptıkları şeylerin farkında olmadan devam ediyordu insanlar. Ama o kişiler de nasıl yaralar açtığını fark etmiyorlardı bile.
Kahveyi sehpaya koydum. Ellerini tuttum. "Saçmalama lütfen Banu. O nasıl söz? Bu işler okumaya falan bakmaz, bakmıyor da. Münevver teyze de böyle düşünmüyordur bence. Sen kendi kendine neden böyle hissediyorsun ki?"
"Bilmem. Beni pek gören yoktu. Tüm oklar seni görüyordu," hızla devam etti. "Yanlış anlama sakın Gökçen. Seni kıskandığım için falan demiyorum. Tam tersi böyle güçlü bir karaktere sahip olduğun için, okuyan, bilgileriyle kendi ayakları üzerinde duran, emin adımlar ile ilerleyen bir kadın gördüğüm için çok mutluyum. Böyle kadınlara ihtiyacımız var bizim. Sadece babam vefat ettiği zaman da küçük bir erkek kardeşiyle ve annesiyle kalan biri olarak okumaktan daha çok paraya ihtiyacı olan birisiydim. Ben bundan okuyamadım yoksa okuyup senin gibi ve senin gibi olan bir çok güçlü kadınlardan olmayı isterdim."
"Sen zaten çok güçlüsün Banu. Annene destek çıkmış, kardeşiyle ilgilenmiş, onlar için hayallerinden vazgeçmiş biri olarak sen hepimizden güçlüsün. Bir daha böyle deme! Ayrıca istersen kaldığın yerden devam edebilirsin ve bunun için elimden gelen her şeyi de yaparım"
"Gerçekten devam edebilir miyim?"
"Edersin tabi ki. Yaparsınn sen" dediğim de "Düşüneceğim " dedi.
"Ne demiş ya Murat, Mürvet teyzeye?"
Gülümsedi. "Beni ne kadar çok sevdiğinden bahsetmiş. Beni annesine emanet etmiş, Gökçen"
Gülümsedim. "Ne güzel. Madem öyle karşılıklı duygularınız, o gün neden geri de durdun, vedalaşmadın"
"Geri de durdum çünkü mahallenin hepsi oradaydı. Diyecekleri ufacık bir laf anneme gidecekti. Bunu yapamazdım. Hem biz vedalaştık. O otobüse giderken hiç bir aile ferdini istemedi zaten, hepsiyle mahalle de vedalaştı. Bir kaç yakın arkadaşıyla gitti otogara. İşte senin abin ve Alparslan da vardı biliyorsun" kafamı olumlu anlamda salladım. O gün abim ile Alparslan da gitmişti. Devam etti. "Beni de aldılar, birlikte gittik otogara. Orada vedalaştık"
"Bak sen abime, hiç de bir şey demez"
"Murat tembihlemişti. Ondandır belki"
"Olabilir"
Dükkanın kapısından içeri boylu biri girdi. Göz göze geldik. Alparslan Alptekin. Buradaydı.
Beni görünce afallayan ifadesini toparlayıp selam verdi. "Selamün aleyküm"
"Aleyküm selam" dedik. Banu'ya döndü. "Elbisenin işi bitti mi?" Banu, elbisenin yanına gidip askılıktan aldı. "Bitti Alparslan" kafasını salladı. "Teşekkürler, borcumuz ne kadar?" Banu tebessüm etti. "Borç yok"
Alparslan'ın kaşları çatıldı. "Ne demek borç yok?" Banu kafasını hafif yana eğdi. "Sizin yaptıklarınızdan sonra borç falan kalmadı aramızda" dediğinde o kaşlar daha çok çatıldı. "Öyle şey mi olur Banu, sen de bu işi hevesine yapmıyorsun. O farklı bu farklı." Duraksadı. "Hem belli mi olur belki benim de işim düşer size. Muratla yardımcı olursunuz, o zaman ödeşiriz" dedi.
Banu, "peki" diyerek onayladı. "Borcun Yirmi beş"
"Emin misin?" Dedi tek kaşını yukarı kaldırarak. "Eminim Alparslan. Elbisenin çok bir işi yoktu ki zaten." Dediğin de Alparslan da kabullenmişlikle parayı uzattı. Elli vermişti. Banu parayı alarak bizden biraz uzaklaştı. Kasaya geçmişti.
Bakışları bana döndü. "Nasılsın Gökçen?"
"İyiyim Alptekin, sen?" Soyadıyla seslenmeme şaşırmıştı. "Alptekin?" Dedi. "Soyadın Alptekin değil miydi?" Sırıttı. "Şanım yayılmış galiba"
Zekiydi. Yapmak istediğimi hemen anlamış, ona göre de cevabını vermişti. Ben de sırıttım. "Geldi geldi. Hatta şanın çok önce geldi de, seni tanımak anca oldu diyelim" gülümsedi. "Sevindim" dedi. Kaşlarımı çattım. "Neye?"
"Şanım önceden gelmesine" gözlerimi devirdim. Banu'ya baktım. Oyalanıyordu, bu hali de fazlasıyla belliydi. "Banu, bozamadıysan ben bozayım istersen" dediğim de yanakları kızardı. Fark ettiğimi anlamıştı. "Yok, yok. Bozdum." Elinde ki parayı getirip verdi.
Alparslan da parasını aldı, "İyi akşamlar size"
"İyi akşamlar " diye karşılık verdi Banu.
Oralı olmadım. O da sadece bir bakış atıp çıktı dükkandan. Banu sırıtarak yanıma oturdu, "Ne oldu daha yeni sizin aranızda?" Dedi. Gözlerimi devirdim. "İnan hiç bir şey olmadı Banu, imalı sözlerini ve o imalı bakışlarını çek üzerimden" ayaklandım. "Bana da müsaade artık"
"Ay, tamam Gökçen. Sormadım farz et. Otursaydın biraz daha."
"Ondan değil ya, artık gitsem iyi olacak. Annem de gelmek üzeredir eve"
"Peki madem. Tekrar beklerim. Buyur gel, her zaman."
"İnşaallah, sen de müsait oldukça gel bize. Evdeyim şu sıralar zaten" dedim. Beni onayladı, vedalaşarak çıktım dükkandan.
Evin yolunu tuttum.
Eve gelir gelmez, mutfağa geçtim. Akşam yemeği var mı diye kontrol ederken annemin çoktan hazır ettiğini de görmüş oldum. Odama çıkmaya üşenerek, içeri geçtim. Elime kumandayı aldım. Öylesine televizyon kanallarını gezerken telefonum çaldı.
Arayan Alçiçekti.
"Efendim?"
"Nasılsın Almila?"
"İyiyim Alçiçek, sen nasılsın?"
"İyiyim bende, yeni eve geldim de. Gelmişken seni bir arayım dedim. Bir arkadaşın olduğunu hatırlatayım, belki unutmuştur dedim"
"Allah Allah, bak sen. İyi yapmışsın yapmasına da. Bana da sözlerin pek bir manidar gibi geldi. Hayırdır?"
Sakinlikle konuşan Alçiçek, hızlı hızlı konuşmaya başladı. Sinirlenmişti yine belliydi. Şu kısacık süre de tanımıştım onu. Ne zaman sinirlense bu tepkileri veriyordu.
"Ne demek manidar sözler falan. Banu ile diyorum, sohbet koyu muydu diyorum, baya yakınlaştınız mı diyorum, ne oluyor da sana bu kadar yakın davranıyor diyorum. Diyorum da diyiyorum işte. Asıl sen cevapla" dediğin de güldüm. Alçiçek, iyi hoştu fakat acayip bir kıskançlığı vardı. Bu kıskançlığı da anlayabilmiş değildim.
"Ya, dükkanın önünden geçiyordum da davet etti. Davete de icabet edilir malum. Öyle oldu yani. Sen nereden aldın duyumları?"
"Abim dedi. Dükkana gelmiş, orada görmüş"
"Hah, abin de hemen sana mı yetiştirdi"
Ofladı. "O kısım öyle olmadı canım."
"Nasıl oldu canım?"
"Almila, onu bunu boşver. Madem sen davetlere icabet ediyorsun, ben de davet ediyorum."
"Nereye?" Dediğim sırada "Bize!" Cevabını verdi. "Gelemem şu an" diye söylendim. "Nedenmiş balım?"
"Alçiçekciğim daha eve annem gelmedi. Nereye geliyorum şimdi ben?"
O sırada telefonumdan ses geldi. Başka biri daha arıyordu beni. Kulağımdan indirip baktığım da 'Mon Héros🤍' yazısını gördüm. Abim arıyordu.
"Alçiçek abim arıyor. Bir bakayım ona" dediğim de "Tamam sen bir bak, ayrıca bugün olmasa da davete icabet et" gülerek, "Tamam icabet edeceğim" dedim. Onunla telefonu kapattığım an abimin aramasına yanıt verdim.
"Efendim abim?"
"Kiminle konuşuyorsun sen iki saattir?"
"Yuh be abi, ne iki saati!"
"Annemle değil, onunla ben konuştum yeni. Babamın zaten telefonu kapalı, konuşamazsın"
Alçiçek ve abim tam süper ikili olur. Birbirlerini iyi idare ederlerdi.
"Alçiçekle abi"
"Ha, iyi bakalım. Ben geliyorum, ekmek veya bir şey lazım mı?"
"Yok lazım değil, annem neredeymiş?"
"O da gelecekmiş, ben alayım seni dedim"
"Tamam bekliyorum, sofrayı hazır ederim" dedim abimle de vedalaşıp kapattık. Televizyonu kapatarak ayaklandım. Gidip sofrayı hazır etsem iyi olacaktı.