《ALAZ》
Firuze şaşkın bakışlarla kalakaldığında gülümsemem genişledi. Öfkelenmişti. Sinirlendiğinde daha mı tatlı oluyordu ne?
Yine parmağını sallayarak yatağa doğru hırçın adımlar attı. "Sen... sen adi pisliğin tekisin! Beni kandırdın!" Dilinin kemiği gerçekten yoktu... İster istemez öfkeme yenileceğimi hissederek konuştum. Gülümsemem silinmiş, yerini ciddi bir ses tonu almıştı. "Ben mi seni kandırdım? Az önce seni öptüğümde halinden memnundun oysa! Adi bir pisliksem neden izin verdin seni öpmeme!" Bir yandan ayaklanıp giysi dolabına yönelmiştim. Burada kalırsam Safirim'in kalbini kıracaktım... balıkçı yaka siyah bir kazak aldım çıplak üst bedenime sargıların üzerinden giydim. Beni adi biri olarak görmesi bir kaç saat önce aldığım yaradan daha can yakıcıydı. Ben onunla ilgili öyle güzel şeyler düşünüp düşlerken, onun benim için düşündüğü şeyler üzücüydü.
Kollarını göğsünün altında bağlamış, ayaklarından biriyle zeminde gergin bir ritim tutturmuştu. Cevap vermiyor, benden bir cevap bekliyor gibiydi. "Hiç bakma bana öyle!" Derken kazağı yukarı sıyırıp yaramı hoyratça gözlerine sergiledim. "Beni tehdit ettiğin büyük düşmanlarımın marifeti bu!" Benim de ayarımı bozuyordu bu kadın. "Şimdi gerçekten mutlusundur! Çaba harcamadan düşmanlarımdan yediğim kurşun kalbini memnun edip serinletmiştir, ha Firuze?" Söylediklerimle afallamıştı, belki de çıkışmamı beklemiyordu.
Bu ev büyük bir evdi, bu saldırıyı yapanların bu evde pekala ajanı da olabilirdi. Saygın kişiliğimi 'sahte evlilikle mahkemeyi kandırmak' ithamlarından korumak zorundaydım. Ve itiraf etmem gerekirse Firuze'yle aynı evde yaşamaktan öte, aynı odayı paylaşmayı da çok istiyordum. Kırılmış bakışları dolu dolu olunca içimdeki çocuk bana isyan edip tepinmeye başladı; 'Onu böyle üzemezsin! Bunu ona yapamazsın, sen hayvan herifin tekisin!' Sakinleşmek için gözlerimi kapadım bir süre... belki bir kaç saniye.. öyle bekleyip daha kontrollü bir sesle açıklamaya çalıştım. Bunu yaparken ona yaklaşmak için attığım adımlar karşılığını, onun geriye doğru adımlar atıp uzaklaşmasıyla aldı. "Bak Firuze, bu saldırıyı düzenleyenlerin kim olduğunu sen bilmiyorsun fakat ben biliyorum. Güçlerini, yapabileceklerini biliyorum. Her gördüğünü sadece aydınlıktan ibaret sanma! O herkesin özendiği, gıpta ettiği hayatım var ya onun her dakika beni karanlığa çeken bir yanı var... direnmek boşuna." Bezgin bir nefes bırakıp kazağı düzelttim üzerime siyah deri bir ceket geçirirken ona bakmadan devam ettim. Hiç konuşmuyordu ama dikkati bendeydi; "Bu evde düşmanımın bir adamı olması çok muhtemel... belki akşam sana çay veren Nilüfer... belki en yakın korumam Burak.. belki de bahçemin gülleriyle ilgilenen bahçıvanım bunların adamı. Ben bunu bilmiyorum, bu yüzden de sahte evliliğimizin gerçekliğinin sorgulanmasına müsade edemem. Bu yüzden bu odada kalman gerekiyor. Anlıyor musun beni?"
Gözlerinden ince bir sızı gibi akan yaşlar ışıl ışıl bir yol çizdi yanaklarına, onu üzmek istememiştim oysa; gözyaşlarının sebebi ben olmak istememiştim.
"Anladım Alaz..." dedi varla yok arası kırılgan bir sesle. Kaşlarım bu kez kendime kızdığım için çatıldı. "Firuze, ben sana zarar vermem, aynı odada olmak zorundayız diye seni bir şeye zorlayacak da değilim. Yani işin özünde ben seni gerçekten kandırmadım. İnci'yi alıncaya kadar bana katlanmak zorunda olduğun için özür dilerim..." ağlamaklı gözleri inanamaz bakışlarla bana çevrildi zeminden. "Sana katlanmak mı? Alaz neden kendinden bu kadar nefret ediyorsun?"
Sorusu bir bedene bürünüp ellerini gırtlağıma doladı. Bunun bir cevabı var mıydı? Belki evet, belki hayır... ama bunu Firuze'yle konuşmayı her zerremle reddettim. Ceketin fermuarını biraz yukarı çekip ona baktım. Biliyordum bakışlarım sertti şuan. Ama bunun sebebi Firuze değildi. Bunun sebebi sorduğu sorunun haklılık payıydı...
Odadan çıktığımda nefes alamaz haldeydim. Koşar adım merdivenlerden inip, saldırıya uğradığımız rıhtıma gittim. Yerde hala kan lekeleri vardı. Firuze iyiydi, kan bana aitti. Yalnızca; hem misafirimi hem de karımı korkutmuşlardı. Ama bu rekabette dökülen ilk kan bana aitti. Neyse ki bana aitti, Firuze'nin kan kızıllığı olsaydı şu zemindeki, o zaman yeryüzünden yedi ceddini silerdim onların!
Telefonu çıkardım cebimden, ilk çaldığında cevapladı karşıdaki ses; "Buyrun, efendim?" , "Buldunuz mu o piçleri?" Derin ve sert bir sesle cevap geldi. "Evet efendim, ne yapmamızı emredersiniz?" Biraz düşündüm, normalde pis işlere elimi sürmezdim. Ama bu kez öfkeden kuduran yüreğimi sakinleştirmek için gidip bir güzel benzetecektim düşmanımın maşalarını. "Konum at, geliyorum!" Karşıdan aldığım onayın ardından telefonu kapattım. Bir kaç dakika sonra bildirim sesi çınladı. Konum gelmişti.
<>¤<>¤<>¤<>
"Efendim bu kadar yeter, yaranız kanıyor..." "Bırak lan! Sana mı soracağım?" Derken kolumun dış kısmıyla alnıma düşen terli saç tutamlarını geriye çektim. Karşımdaki şerefsizin pis kanı ellerime bulaşmıştı. Attığım her yumruk el eklemlerimde morarmalara sebep olmuştu. Parmaklarımı açıp kapatarak esnettim. Daha işim bitmemişti ama gel gör ki karşımdaki pislik, bir et yığını gibi yığılıp kalmıştı.
Kolumu kaldırıp yaramın olduğu yan kısma baktım. Kan sızan yaranın dikişlerinin patladığı su götürmez bir gerçekti. Karşımda baygın argın yatan saldırgan bir tek darbe daha alsa geberip gidecekti. Saate baktım 03.56, huzursuzdum. Yaşayıp, saldırı emrini kimden aldığını söylemesi gerekirdi. "Ölmesine izin vermeyin. Saldırıyı kim düzenlemiş öğrenmeden ölmesine izin vermeyin!"
Ellerimi nemli bir bezle silip ceketimi giydim eve dönmem gerekirdi. Firuze uyurken kendini güvende hissediyor muydu acaba? Daha evime geldiği ilk akşam bir saldırıya maruz kalmıştı. Bu hiç iyi olmadı...
Aracıma atlayıp evin yolunu tuttum. Gecenin sakinliğinde trafik çilesi olmadan altımda kayan yollar kıvrıla kıvrıla beni yuvama ulaştırdı. Eskiden sadece evdi, Firuze geldiğinde yuvam oldu.
Çok yorgun ve ağrılıydım. Hâlâ kanayan yaram sızım sızım sızlıyordu. Bahçeye yanaştığımı gören korumalar büyük iki kanatlı demir kapıyı açan mekanizmayı çalıştırdı. Hantal kapılar aralanırken çıkan gür ses gecenin sessizliğini yardı.
Arabadan inerken başım dönüp sendelediğimde bizi korumakla görevli adamlardan biri yanıma seğirtti. Koluma girdi ve iyi miyim diye sordu. Başımı sallamakla yetindim. Evi işaret ettim, içeriye kadar eşlik etti. Büyük ama gösterişten uzak minimal dekorasyona sahip salondaki rahat, lacivert koltuğa beni bırakmasını söyledim. O gittiğinde güçlükle ayaklarımı da koltuğa taşıyıp uzandım. Belim rahatlamıştı. Ama ağrım devam ediyordu. Gözlerimi kapadım.
Çok sürmeden minik adım sesleri merdivenden buraya taştı. Bu ürkek adımların Firuze'ye ait olduğunu tahmin etmek zor değildi. Tek gözümü aralayıp başımı kapıya doğru çevirdim. Pervaza yaslanmış endişeli gözlerle etrafı tarayan bakışları beni fark etti. Anında sırtı dikleşti, telaşlı adımlarla gelip başucuma, yere çöktü. Eminim berbat görünüyordum... "Alaz, ne bu halin?" Endişeliydi onu rahatlatmak istedim. "Bir şeyim yok sakin ol, saldırganlardan birini yakaladık. Hepsi bu." Mavişleri kocaman açıldı "Ne yaptınız, ne yaptınız? Bunun yolu bu mu?" Derken gözleri loş ışıkta hala kızıl mor karışımı renklere sahip olan ellerime kaydı. "Polise neden haber vermiyoruz? Neden kendini bu kadar tehlikeli işlere bulaştırıyorsun? Az daha ölüyordun zaten... hem hani sen mafya değildin? Şu haline bir bak!" Son sözleri yeni bir öfke dalgasının içimde palazlanmasına sebep oldu, ama hayır; o öfkeye kapılamazdım. "Sözlerin de öldürücü etkisi vardır Firuze... sen ise bunu gayet iyi kullanıyorsun. Polisler bir şey yapamazdı, benim kadar onların da nüfuzlu tanıdıkları var. Boşuna medyaya malzeme vermeye gerek yok" dedim. Burnumun kemerini sıkıp başımdaki ağrıyı hafifletmeye çalışarak gözlerimi kıstım ama pek işe yaradığı söylenemezdi. "Ayrıca mafya değilim, çıkar şu aptal fikri aklından. Bazen, bazı oyunlar kirli oynamayı gerektiriyor. Bu beni kötü biri yapmaz. İçine düştüğüm oyunda kurallar neyse onu uygularım. Merak etme her gün böyle şeyler yaşamıyorum. Sadece senin geldiğin ilk gün yaşanması çok talihsiz bir olaydı. Üzgünüm..."
Gözlerinde pişmanlığın parıltıları oynaştı; "Ben üzgünüm... öyle demek istemezdim. Sinirlerim çok bozuldu kusura bakma." Ona bakmadan kapalı gözlerle gülümsedim. "Bence teşekkür etmelisin..." Kararsızca başını büktü "Nedenmiş o?" Gecenin sessizliğinde fısıltıyla karışık bir kahkaha attım. "Monoton hayatına bir renk kattığımı düşünüyorum..." Kıkırdadı, "Ya evet, nasıl renklendi yaşamım anlatamam" dedi, bir süre sessiz kaldı yüzünde bir tebessümle. "Hadi gel odaya geçip yarana bir bakalım, sen bu haldeysen eminim yaran da açılmış, kanamıştır." Usulca uzattığı elini tuttum, koltuktan kalkmama yardım ederken oldukça nazik davranıyordu. Yumuşacık elleri beni en güzel düşlerin koynuna taşıyordu. Kokusu bu haldeyken bile aklımı başımdan alacak kadar tesirliydi.
Ağır aksak merdivenleri tırmanırken tekrar sendelediğimde kolumun altına girip dayanak oldu. Yarama dokunmamaya çalışarak elini belime sardı. Ah, ona bu kadar yakınken ondan uzak durmak çok, çok zordu. Her an onu kendime çekip tenini ölesiye koklamak istiyordum.
Loş ışıklı koridorları geçip aydınlık odanın kapısını araladık. Hiç konuşmamıştık bu sürede, zaten onun alanına bu kadar girmişken buğulu kadifemsi sesini duymak beni faha kötü etkilerdi. Odaya girince Sare'yi sordum. "Uyudu mu Sare, umarım biraz daha rahatlamıştır. Çok korktu..." yatağa uzanmama yardım ederken saçları omuzlarından göğsüme aktı. "Sen geldiğinde geçti odasına, ben de aşağı indim. Onu düşünme, çabuk toparladı kendini. Gitmek istedi ama izin vermedim." Başımı onaylarcasına salladım "İyi yapmışsın, gitmesi güvenli olmazdı. Onu bir kaç gün misafir etmekten memnuniyet duyarız. Hem kendi güvenliği için, hem de benim vicdanımın güvenliği için..." dişlerini sergileyen bir gülücükten sonra banyodaki dolaptan ilk yardım çantasını getirdi. "Buna gerçekten gerek yok Firuze..." Bana bakmadan kazağımı sıyırmaya devam ederek konuştu. "İtiraz etme, bir parça pansumandan bişey olmaz. Of! Bu çok feci! Bir de gerek yok diyorsun, sargı tamamen kana bulanmış. Yaran ne durumda Allah bilir, doktoru çağırmamız gerekecek gibi." Buz mavisi rengindeki yastıktan başımı kaldırıp yaramı görmeye çalıştım. Yatak örtüsü çoktan kan olmuştu bile. Bir şey demedim, sakince sargıyı açtı. "Çok da kötü değilmiş ama anlaşılan kanın çok sıvı, açılmayan dikişlerinden bu kadar kan sızması normal mi acaba?" Neyse ki açılmamıştı dikişler, içim rahatlayarak cevap verdim. "Ben Hemofili hastasıyım. Çok kan kaybediyorum bu gibi durumlarda. Endişelenme normal..."
Yüzümün her bir hattını usulca inceledi. "İnci de Hemofili hastası..." dedi. Bu yeni bilgiyi vermesine gerek yoktu aslında, onun da bütün bilgilerine ulaşmıştım. Kıvırcık tatlılığı kadar başka yönleriyle de bana benziyordu. Bir an için benim kızım olduğunu hayal ettim. Bu hayal içimi ısıttı. Onu bu evde annesiyle birlikte yaşarken, beni kapıda karşılamak için evin içinde koştururken hayal ettim. İnanılmaz güzel bir şeydi İnci. Adı gibi özel ve değerli bir çocuktu. Şuan güvenden uzakta, belki de huzursuz bir ortamdaydı. Bu düşünce iliklerime kadar sinirlendirdi beni. Rana'yı öldürüp, Meriç'in üzerine suçu yıkıp o kızı bu eve alabilirdim belki...
Yine içindeki canavar uyanmasın! Sakın... kendimi dizginlemek şuan oldukça zordu. Detin nefesler alırken talan olmuş duygularımın yüzümdeki izleri Firuze'yi tedirgin etmişti. "Çok mu canın yanıyor, neye sinirlendin bir anda anlamadım." Hemen sezmişti öfkemi. İyi bir gözlemci ve zeki bir kadındı o, elbette far ederdi.. "Yok iyiyim, yorgunum sadece." Dudaklarını büzüp yarama baktı bir daha "O zaman şu kanamanı durduralım da uyu..." "Peki karıcığım..." dedim gülerek. Tek kaşı havalandı yüzünü buruşturdu.
"Bana böyle şeyler söyleme..."
"Neden?"
"Bir nedeni yok, karıcığım demeni istemiyorum."
"Olur hayatım, sen nasıl istersen..."
"Alaz! Gerçekten komik değil..."
"Yanakların kızarıyor, komik değil ama çok güzelleştiriyor seni..."
Tentürdiyot döktüğü pamuğu az önce sargısından kurtardığı yarama bastırdı. Yerimden zıpladım. Keskin bir acı geldi geçti. Muzip bir gülüşle cevap verdi.
"Afedersin, yanlışlık işte..."
"Yanlışlıkla oldu öyle mi?"
"Evet, şüphen mi var?"
"Evet, bilerek yaptığını düşünüyorum."
"Aşk olsun! O kadar mı caniyim ben?"
"Olsun Firuze, aşk olsun..."
İkinci sette yine yanaklarını kızartıp utandırmıştım onu. Firuze, benim onunla oyun oynadığımı düşünüyordu, oysa ben sadece en derinimde yatan temennilerimi alaycı bir dille yüzüne söylüyordum. İkinci kez pamuğu bastırdığı da daha kibardı, fakat yine canını yakmayı yeğledi.
"Daha bu akşam saldırıya uğradığın için kalbimin serinlediğini düşünüyordun, şimdi aşk olsun diyorsun... dengesizliğin yoruyor beni. Bazen ne yaptığını anlamakta zorlansam da; bazen ne istediğini anlayabiliyorum. Yanılıyorsam düzelt lakin, aramızda bir aşkın filizleneceğini düşünüyorsan, bunun olmayacağını bil. Ben sadece kızım için yaşayan biriyim. Aşk bana uzak, senin de dediğin gibi başka aşklarda ziyan oldum, o işler artık bana yabancı."
Her sözünü kalbime çivi gibi çaka çaka pansumanı bitirdi. Giysi dolabımızdan rahat salaş bir tişörtümü alıp yüzüme fırlattığında an be an her hareketini izliyordum. Attığı tişörtü yüzüne gelmeden havada yakaladım ve başımdan geçirdim. Banyoya gidip kapıyı kilitledi. Pantolonumu değiştirmem için çıktığına emindim. Usulca kalkıp ağrıdan kıvranarak gri alt eşofmanımı giydim.
Nihayet banyodan çıktığında hala ayaktaydım. Şeker pembesi saten pijama takımını giymişti. Allah'ım bu kadının her hali beni çıldırtıyordu. Sevimli, çekingen bir edayla yanıma yaklaştı. "Şimdi sen uyu, sabah sen kalktığında da ben uyurum."
Çocukluğumuzda televizyonda yayınlanan bir çizgi film vardı. Bulutların üzerinde yaşayan sevgi dolu ayıcıklardan oluşan bir gruptu, her birinin göğsünde bir şekil barınırdı. Firuze bunlardan göğsünde gökkuşağı olan pembe ayıcık gibi görünüyordu gözüme. Allah'ım çok tatlıydı... bu pijamalarla konuşurken onu nasıl ciddiye alabilirdim ki?
"Sen uyu, beni uyku tutmaz zaten... salona geçerdim ama bu sıkıntılı olur, balkonda olacağım o yüzden."
Gözleri fal taşı gibi büyürken "Olmaz! İmkanı yok! Hafif de olsa esinti var, yaran üşürse acısından duramazsın! Çabuk yatağa geç!" diye ciyaklayıverdi. Ona şaşkınlıkla baktım tam bir otoriter anne modundaydı. "'Çabuk yatağa geç' mi?" Bir anda yaşadığı farkındalıkla yüzüne bir karmaşa hakim oldu. Kahkahalarla gülmemek için dudaklarımı içe kıvırıp birbirine bastırdım fakat gözlerimden taşanlara engel olamıyordum. "Şey.. iyiliğin için yatmalısın. Sırıtma!" Bakışlarında kararlı bir duruş belirdi, "Hiç de pişman değilim az önce 'peki karıcığım' esprileri yapıyordun! Şimdi ben de buna dayanarak seni yatağa geçmeye zorluyorum, saat sabahın dördünü geçti. Artık yatmalısın..."
"PEKİ KARICIĞIM!"
Elinde kendine ait tişörtünü tutuyordu onu da bana fırlattı. Havada yakalayıp elimde salladım zaferle. Güldüm ve yatağa döndüm.
<>¤<>¤<>¤<>
Uyandığımda pencerenin önündeki koltukta, saçları dağılmış vaziyette uyuyordu. Bacaklarını kendine çekip sağ kolçağa başını koymuştu. Saçlarının bir kısmı koltuktan aşağı dökülüyordu. Yatakta oturur vaziyete geçip saçlarımı karıştırdım. Umarım çok yorgun olduğu için derin bir uykudadır... usulca kalkarken yaram kendini hatırlatırcasına sızladı. Elimi üstüne koyarak ayağa kalktım. Kendi durumumu şöyle bir tarttım. Onu yatağa taşımam gerekiyordu. Mutlaka üşümüş olmalıydı. Hala kanla lekeli yatağa baktım. Bundan hoşlanmayabilirdi. Pikeyi alıp üzerine örttüm.
Aşağı inip Nilüfer'i buldum. Çarşafları değiştirmesini söyledim. Sessiz olmasını da özellikle ekledim. Mutfakta çalışan diğer çalışanımız orta yaşlarda bir kadındı. Sevecen, cana yakın ve hep gülümseyen biriydi. "Nedime Hatun! Günaydın... hemen bir filtre kahve yapabilir misin bana?" Kısa boylu atik bir bedeni vardı. Hızlı hızlı adımlarla kahve makinesinin başına geçerken güldü, nasıl olduğumu sordu. Daha bir çok şey söyledi ancak ben çoğunu duymamıştım. Aklım Firuze'deydi. Daha kahvemden iki yudum almadan Nilüfer geldi. "Efendim çarşafları değiştirdim. Firuze Hanım hâlâ uyuyor."
Fincanı mutfakta yer alan yuvarlak beyaz masaya bırakıp yavaşça kalktım. Merdivenleri kullanmak için iyi sayılmazdım. Asansörle üçüncü kattaki odamıza çıktım. Kapı aralıktı ve evet Firuze hâlâ uyuyordu. Dikkatle yaklaşıp onu kucakladım. Bir iki kıpırdandı ama uyanmadı. Kollarımın arasında bir serçe gibi ufacıktı. Sandığımdan daha kolay olmuştu onu taşımak. Hatta bağımlılık yapabilirdi. Sakin ve düzenli solukları, kalp atışı... yüzünden bir an olsun eksilmeyen masumiyeti, her şeyiyle bir düşün en değerli mücevherini taşımıştım kucağımda. Kristal kadar kırılgan ve narindi.
Yatağa bıraktığım anda, gözlerini aniden açıp üzerine eğilmiş vaziyette beni görünce tekmeledi. Boş bulunup sendeledim. Ciddi anlamda canım yanmıştı, iki büklüm kaldığımda, olayın ayırdına varıp paldır küldür kalktı yataktan. Gelip yere çöktü yüzümü görmek istercesine yanaklarıma avuçlarını koydu. "Alaz! Çok özür dilerim! Ben seni tekmelemek istemedim. Uyku sersemiyken böyle aptallıklar yapabiliyorum, afedersin..." Nefes alabildiğim ilk an konuştum; "Helal olsun, o küçücük narin halinle esaslı tekmeydi doğrusu." Derken ağır ağır doğrulmaya çalıştım. Önümde dizleri üzerine çökmüş olan Firuze de benimle senkronize olarak kalktı yeniden. "Deli gücü derler buna biliyor musun?" Mahcup bakışlarını yere indirdi. "Pembe pijamalı bir ninja gibi tekmeledin beni! Asıl anlamadığım o açıdan tekme atacak pozisyonu nasıl ayarladın?" Dedim gülerek. Daha da sindi, küçüldü. "Dedim ya afedersin diye... daha ne yapayım?"
Bir kaç saniye öyle bakıştık. Galibi yoktu o bakışmanın, ama yenileni bendim. "Hadi kahvaltıya inelim, sonra tekrar uyursun biraz. Her yerin tutulmuştur eminim. Sana bir masaj ayarlayacağım, Sare'yle birlikte gidin ve rahatlayın biraz." Hemen itirazla aralandı ağzı. "Hayır, hiç gerek yok." Onu duymazdan gelip tişörtümü çıkardım. Başka türlü susmayacaktı. Tahmin ettiğim gibi anında konuşma sonlandı. Gardroptan bir elbise alıp banyoya kaçtı.
Taş rengi, düz kesimli bir elbise vardı üzerinde. Midi boy elbisenin altına siyah bir ayakkabı giymişti. Elbisenin beline de ince siyah bir kemer takıp bütünleştirmişti. Saçlarını bir güzel tarayıp başında toplarken onu seyrettim. Hafif bir renkli nemlendirici krem sürdü, sonra biraz pembe allık... dudak nemlendiricisi de kullanmıştı. Hafif bir de rimel ile günlük ama bakımlı bir görüntüye sahip olmuştu. "Neden beni seyrediyorsun? Rahat edemem ben böyle." Gülümseyip cevap verirken ellerimi cebime soktum. "Daha evliliğimizin ilk günlerinde kahvaltıya yalnız inmem dikkat çekerdi de ondan." Firuze omuz silkti. "Bahane bu! Balkondan denizi de seyredebilirdin, yalnız inmek istemiyor olsan bile."
Evet bahaneydi ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. "Bir dahakine öyle yaparım," dedim "Bu seferlik bağışla." Bir şey demedi. Makyaj aynasının başından kalkıp elbisesini düzeltti ve aşağı indik. Ön bahçede hazırlanan kahvaltı masası muazzamdı. Sare salonda yer alan kitaplıktaki kitaplarıma bakıyordu. Bizi görünce elindeki kitabı havaya kaldırıp salladı. "Umarım bu kitabı sevmiyorsundur?" Kitaba gözlerimi kısıp baktım Dorian Gray'in Portresi, oysa güzel kitaptı... "Neden sevmeyeyim ki? Dahası sevmediğim kitabın, kitaplığımda ne işi olsun?" Dudakları memnuniyetsizce kıvrıldı.
"Hikayesi ibretlik olmasına ibretlik, güzel de bir işlenişi var, Oscar Wilde'ın üslubunu seviyorum elbette. Fakat bu kitaptaki karakterlerin kadınlar hakkındaki düşünce biçimlerini çok ilkel buluyorum." Başımı onu onaylayarak salladım. "Kahvaltıda çok güzel bir sohbet yürütebiliriz bu kitap üzerine." Kitabı yerine tabiri caizse tıkıştırdı ve bizimle birlikte bahçeye geldi.
Masaya yerleştiğimizde ilk konuşan bendim. "Benim düşünceme göre Oscar Wilde bu kitapta ters psikoloji yapmış okurlarına. Kadınları yerdiği kısımlar, aslında onları yücelttiği kısımlar olabilir de..." huysuzca çatalını zeytine sapladı Sare, "Hayır hayır, hemcinsini aklamaya çalışma boşuna! Her devrin sorunu kadınlara reva görülen uygunsuz davranış biçimleriymiş. Bana bu kitabın anlattığı şey bu!"
Kavga etmeye hazır bir savunuculuğu vardı. "Tabi bu da mümkün, ama bazen o devrin bundan ileri olmayan, günümüzdeki düşüncelere yetişmeyen bir tarafı olduğunu da düşünürüm. Yani özetle, o kitap 19. yüzyıl fikirlerini yansıtıyor. Okurken bu günü baz alacak olursak, bir dünya klasiğine haksızlık etmiş olmaz mıyız?" Dik dik bana baktı, "Bu umrumda bile değil! Kadınlara biçilen kalıplardan daima nefret ediyorum!"
Firuze sessizdi, ona baktığımda bakışlarını kaçırdı. "Kitabın bu yönü ne kadar irrite edici olursa olsun, muazzam anlatımı ve dönemine kafa tutan asi konusu bana yine de cazip geliyor." Hırsla soludu, ağzına bir parça peynir attı. "Anlaşılan sen de Lord Henry'nin bağnazlığına sahipsin!" Firuze ağzına atmak üzeri olduğu ekmekle kalakaldı. Hızla müdahale etti. "Sare!" Sare huysuz bir kadındı geri adım atmaya da niyetli değildi, hoş buna gerek de yoktu zaten, özgürce düşüncelerini söyleyebileceği bir çağın kadınıydı o.
"Ne var? Haksız mıyım? Neredeyse övecek..." "Hayır övmüyor, aksine bu yönünün itici olduğundan dem vurdu zaten, ama anlatımını sevdiğini söyledi diye bir insana bağnaz diyemeyiz. Bizimle aynı şeyi düşünmeyen herkesi kötü bilemeyiz." Sare omuz silkip cevap vermediğinde, gözlerimin çeperi Firuze'nin çekimine hapisti. Beni savunurken nasıl savaşçı bir ruha sahipti öyle... "Hem öyle düşünseydi, sana ve bana masaj randevusu ayarlamazdı, gerginliğimizden kurtulmamız için bunu düşünecek kadar ince ruhlu birini, ruhu kaba birine benzettin. Lord Henry hakkındaki düşüncelerimi gayet iyi biliyorsun. Bu benzetmeden hoşlanmadım!"
Sare mahçup bir edayla baktı bana, gülümsedim ve konuyu değiştirdik. Karşınızda tutkuyla bir fikri savunuyorsa bir kadın; ona cevap yetiştiremezdiniz. Aklından bin kere bütün yönlerini geçirip o konu hakkında her cevabı çoktan hazırlamıştır çünkü.
Kahvaltı sonrası sakin bir kahve faslı geçirdik. Sonra onları bizim otelin Spa merkezine bırakıp iyi ağırlanmalarını tembihleyerek iş yerine geçtim.
Daha şirketin kapısından adım attığım anda Pınar başımda bitti. "Günaydın efendim, bu sabah iki toplantınız var, geçen hafta ertelenenleri bugün kaydırdığım için öğleden sonra da sekiz toplantı sizi bekliyor." Kaç toplantı dedi o? Sekiz mi? "Pınar, erteleyebileceğin toplantıları daha esnek bir güne ertele, bu kadar üstüste nasıl kafamı toparlayıp katılacağım?" Pınar esmer omuzlarını, siyah saçlarını savurarak süsledi. Zeytuni gözleri enerjik ve pırıl pırıl bakardı hep. Yoğun tempoda iyi bir asistandı. "İyi de efendim, bir çoğu en az üç kez ertelediğimiz toplantılar. Son zamanlarda hep erteliyoruz, özellikle üç tanesi stratejik olarak riskli kayıplar olur. Ve bu toplantılar ertelenirse eminim müşterilerimizi kaybedeceğiz." Pınar işinin ehli bir kadındı. Bu yüzden asistan olmasına rağmen düşüncelerine önem verirdim. "Tamam ne yapalım, anlaşılan zor geçecek bu gün. İlk toplantı kiminle?" Elindeki tablette sayfayı başa çekip baktı. "Hasıroğlu Petrol A.Ş. ile... sonra da Fedai Yaşam Group ile var bir toplantınız, en önemlilerini sabaha aldım ki bıkıp usanıp gitmeye kalkışırsanız, bunlar aradan çıkmış olsun..." güldüm ve ona baktım. Kaçamak bir bakışla başını tablete eğdi ama o da güldü. Çalışanların rahatlığı iş performansında önemliydi. Bazı katı kurallarım olsa da korkunç bir patron olmamaya gayret eder, gergin gördüğüm çalışanlarıma küçük espriler yaparak daha iyi hissetmelerini sağlardım.
Pınar bu yönümü en iyi bilen çalışanımdı. Bu yüzden rahatça bunları söyleyebilirdi. Kızmazdım... bana korkudan değil de sevgi temelli saygı duymalarını seviyordum.
Günün kalanında toplantıdan toplantıya koşturmaktan, evrak imzalamaktan yemek yemeye bile fırsat bulamamıştım. Firuze beni aradığında şaşırdım. "Efendim, Firuze." Sitemkar sesi çınladı kulağımda "Nikahı kıyınca anında ilgiyi keser erkekler, ne oldu, elde ettim sarhoşluğunda mısın? Hiç aramadın da?" Kafasından bin türlü senaryo geçirdiği kesindi. Ve daha önemlisi onu aramamı beklemiş, bütün gün beni düşünmüştü demek ki. "Özlemişsin belli, kadınlar özleyince kavga ederlermiş kocalarıyla, şimdi çıkacağım şirketten tam on toplantıya katıldım, halim harap Firuze. Yoksa aramaz mıydım sence?"
Bu evlilik olayı iyiden iyiye sarmıştı beni, kendimi karıma hesap verirken bulunca gülmeden duramadım. "Neden gülüyorsun?" , "Karıma hesap vereceğim günlerin bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum. Halime gülüyorum."
Bir süre sessiz kaldı, "Neyse, evde görüşürüz o zaman." Tamam dediğimde telefonu kapattı. Eve gidip hemen uyumaktan başka bir isteğim yoktu, yaram sızım sızım sızlarken toplantılar pek de kolay geçmemişti. Arabayı eve giden yolda Burak'a sürdürdüm. Arka koltukta yol bitene kadar kestirecektim.
"Alaz Bey, uyanın, geldik eve." Gözlerimi zorlukla aralayıp toparlandım. "Sağol Burak, gidebilirsin bu akşam. "Tamam efendim Teşekkürler."
Yemek masası çoktan hazırlanmıştı. En sevdiğim yemekler sıra sıra dizilmişti masaya. Keyifle oturup hemen yiyecektim. Firuze odadan indi. Sare de yanındaydı. "İyi akşamlar hanımlar, nasılsınız?" Firuze gülümserken Sare yanıtladı "İyi geldi gerçekten teşekkürler." Firuze masaya yerleşirken "Sen nasılsın, yaran tekrar kanamadı umarım."
"Kanamadı hayır. İyiyim, sadece çok yoğundum bugün." Sözlerimin bitiminde telefonum çaldı. "Müsadenizle..."
"Evet?"
"Alaz Bey, konuştu. Kartal Ahiran vermiş emri..."
"Kartal mı?"
"Evet efendim,"
"Bir yanlışlık olmasın?"
"Ne demek istediğinizi anladım efendim, ama bir yanlışlık yok. Telefonunda Kartal Bey'in ses kayıtları var. Emri veren o..."
"..."
"Ne yapmamızı emredersiniz?"
Konulmak benim için zordu. Kartal çocukluk arkadaşımdı. Aynı ihaleye girmiştik. Rakip şirketler olarak, ama bu kadar gözünü hırs bürümüş olamazdı.
"Siz bir şey yapmayacaksınız! Yemekten sonra ben ziyaret edeceğim onu."
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Eveetttt herkese seeelaaaam:)
Şenlik başlıyor hazırsak;)
Kartal ve Pınar karakterlerimiz de yerini aldı:)
Bölümü nasıl buldunuz?
Sevdiğinizi umuyorum:)
Yorumlarda buluşalım, hikayenin akıbeti baştan belli, fakat ben sizlerin teorilerini duymaya bayılıyorum bu yüzden bu hikaye sizce nasıl gelişir düşüncelerinizi yazmayı unutmayın:)
Alttaki kalbe dokunup destek olmayı lütfen unutmayın:)
Hoşçakalın😍❤
