Gökyüzü üçüncü kez yarıldığında insanlar artık bunun bir fırtına olmadığını anlamıştı.
Dağların üzerinden yükselen kızıl ışık, gecenin karanlığını yutuyor; uzaklarda kopan gürültüler, toprağı ayakların altında titretiyordu. Şehirlerde çanlar durmadan çalıyor, sokakları dolduran insanlar ellerine ne geçirdilerse yanlarına alıp sığınaklara koşuyordu.
Anneler çocuklarını kucaklıyor, yaşlılar dua ediyor, askerler kalabalığı yeraltındaki kapılara yönlendiriyordu.
Kimse ne olduğunu bilmiyordu.
Ama herkes aynı kelimeyi fısıldıyordu:
"Kıyamet."
Krallığın dört bir yanında sığınakların kapıları kapanırken gökyüzünde bir başka ışık belirdi.
Bu kez daha yakındı.
Ve ışığın ardından, dünyanın bütün büyülü yaratıklarının yüzyıllardır korktuğu ses duyuldu.
Bir ejderhanın çığlığı.
İnsanlar çığlık attı.
Kapılar kapandı.
Ve dünya, yaklaşan sonun sesini dinlemeye başladı.
---
Bütün bunlardan kilometrelerce uzakta, kimsenin sığınmaya vakit ayırmadığı kadar derin bir ormanın içinde, bir kız şelalenin yanında oturmuş kitap okuyordu.
Adı Eva'ydı.
Altındaki taş, şelaleden sıçrayan sular yüzünden ıslaktı. Birkaç adım ötede, kahverengi atı başını eğmiş otluyordu. Ormanın üzerine çöken garip sessizliğe rağmen Eva'nın yüzünde korkuya dair hiçbir şey yoktu.
Kitabın sayfasını çevirdi.
Sonra bir tane daha.
Kitap oldukça eskiydi. Derisi çatlamış kapağında herhangi bir isim yoktu. Sayfalarının kenarları sararmış, bazı bölümleri neredeyse okunamayacak kadar silinmişti.
Eva kitabı babasının sandığında bulmuştu.
Babası, krallığın en iyi kılıççılarından biriydi.
Ona çocukluğundan beri kılıcın nasıl tutulacağını, bir saldırının nasıl karşılanacağını ve en önemlisi, korktuğunda asla arkasını dönmemeyi öğretmişti.
Fakat babasının Eva'ya öğretemediği bir şey vardı:
Bu kitabın neden yıllardır saklandığı.
Eva tam sayfanın ortasındaki garip sembole yeniden bakarken atı birden başını kaldırdı.
Kulaklarını dikti.
Eva kitabın üzerinden gözlerini kaldırdı.
Orman sessizdi.
Şelalenin sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Sonra at huzursuzca geri çekildi.
Eva yavaşça ayağa kalktı.
Elini kitabın kapağına koyup etrafına baktı.
Bir şey değişmişti.
Bunu görebileceği bir şey yoktu; orman hâlâ aynı ormandı. Şelale aynı hızla akıyor, ağaçların yaprakları hafif rüzgârla birbirine sürtünüyordu.
Yine de Eva, az önce burada olmayan bir sessizliğin şimdi bütün ormanı kapladığını hissediyordu.
Atı birkaç adım gerilemişti.
Eva ona doğru yürüdü.
Tam dizginlerine uzanacakken uzaklardan boğuk bir ses yükseldi.
Önce gök gürültüsüne benziyordu.
Sonra ikinci bir ses geldi.
Daha derinden.
Sanki ormanın çok altında, taşların ardında bir şey uyanmıştı.
Eva başını gökyüzüne kaldırdı.
Ağaçların arasından görünen gökyüzü artık eskisi gibi değildi. Kızıl ışık, bulutların arkasında ağır ağır büyüyordu.
Şehirlerdeki insanlar çoktan sığınaklara ulaşmış olmalıydı.
Eva ise hâlâ ormandaydı.
Ve ilk kez, babasının yıllar önce söylediği bir cümleyi hatırladı:
"Dünya sona ererken herkes kaçacak, Eva. Ama bazı şeylerden kaçamazsın."
O zamanlar bunun yalnızca bir kılıççının öğüdü olduğunu sanmıştı.
Şimdi ise nedenini anlamaya başlıyordu.
Eva kitabı kapattı.
Sayfaların arasından küçük, siyah bir tüy yere düştü.
Eğilip almak için uzandığında ormanın içinden bir fısıltı geldi.
Öylesine hafifti ki rüzgârın sesiyle karıştırabilirdi.
Ama tek bir kelimeyi açıkça duydu.
"Geç kaldın."
Eva olduğu yerde dondu.
Atı birden şahlandı.
Ve şelalenin suyu, sanki görünmeyen bir el tarafından çekilmiş gibi, bir anlığına tersine doğru akmaya başladı.
---
Kael
Eva'nın eli hâlâ kitabın üzerindeydi.
"Geç kaldın."
Ses yeniden duyuldu.
Bu kez daha yakındı.
Eva yavaşça arkasını döndü.
Ağaçların arasında kimse yoktu.
Yalnızca sis vardı.
Şelalenin üzerinden süzülen ince beyaz sis, ağaçların arasına doğru ilerliyor; ay ışığını parçalara bölüyordu. Eva bir adım geri çekildi ve belindeki kılıcın kabzasını kavradı.
Sonra bir dal kırıldı.
Eva kılıcını çekti.
Karanlığın içinden önce iki göz belirdi.
Ardından bir adam çıktı.
Uzundu. Üzerindeki koyu renkli kıyafetler ormanın gölgelerine karışıyordu. Saçları dağınıktı ve yüzünde, buraya ait olmadığını düşündüren tuhaf bir sakinlik vardı.
Eva kılıcının ucunu ona çevirdi.
"Bir adım daha atma."
Adam durdu.
Gözleri önce Eva'nın kılıcına, sonra elindeki kitaba kaydı.
Ve Eva'nın beklemediği bir şey yaptı.
Gülümsedi.
"Demek sonunda onu buldun."
Eva'nın kaşları çatıldı.
"Neyi?"
Adam cevap vermedi.
Bakışları kitabın kapağındaki solmuş mühre takılmıştı.
"Onu sana baban mı verdi?"
Eva'nın yüzündeki ifade değişti.
"Babamı nereden biliyorsun?"
Adamın gülümsemesi kayboldu.
"Ben babanı tanımıyordum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Senin baban beni tanıyordu."
Eva kılıcını biraz daha kaldırdı.
"Sen kimsin?"
Adam başını hafifçe eğdi.
"Kael."
Sanki bu isim yeterliymiş gibi sustu.
Ama Eva onun gözlerine baktığında bir şey fark etti.
Göz bebekleri bir anlığına incelmişti.
Ve dişlerinin arasında, insan dişlerine hiç benzemeyen iki sivri diş parladı.
Kael bunu saklamaya çalışmadı.
Eva'nın yüzündeki korkuyu görünce yalnızca şunu söyledi:
"Merak etme. Seni öldürmeye gelmedim."
Eva'nın eli kılıcın kabzasında sıkılaştı.
"Öyleyse neden geldin?"
Kael'in bakışları gökyüzüne yükseldi.
Uzaklarda yeniden bir ejderha kükredi.
"Çünkü senin bilmediğin bir şey var, Eva."
Bir an durdu.
"Bu gece sığınaklara kaçan herkes kıyametten saklandığını sanıyor."
Kael tekrar ona baktı.
"Onlar yalnızca kıyametin başladığı yerden kaçıyor."
Eva'nın kalbi hızlandı.
Kael bir adım geri çekildi.
"Sen ise tam ortasındasın."
---
Eski Borç
Eva'nın gözleri Kael'den ayrılmadı.
"Ne demek istiyorsun?"
Kael cevap vermedi.
Bakışlarını ormanın karanlığına çevirdi. Sanki ağaçların arasında onları dinleyen başka bir şey varmış gibi.
"Burada kalamayız."
"Önce soruma cevap ver."
Kael tekrar ona döndü.
"Senin baban öldüğünde yanında değildim."
Eva'nın yüzü gerildi.
"Ben de zaten orada olmanı beklemiyordum."
"Hayır." Kael'in sesi alçaldı. "Olmamam gerekiyordu."
Eva bir şey söyleyecekken Kael elini kaldırdı.
"Fakat ölümünden üç gece önce onu gördüm."
Eva'nın nefesi kesildi.
Babası öldürülmeden önce kimseyle görüşmemişti. En azından ona anlatılan buydu.
"Nerede?"
"Eski Kuzey Kalesi'nde."
Eva'nın eli kılıcın üzerinde gevşedi.
"Babam oraya hiç gitmedi."
Kael'in yüzünde garip bir ifade belirdi.
"Sen öyle sanıyorsun."
Eva cevap veremedi.
Kael cebinden küçük bir şey çıkardı.
Bir yüzük.
Eva onu görür görmez tanıdı.
Babası bu yüzüğü yıllarca boynunda taşımıştı.
"Bu..."
"Ölmeden önce bana bunu verdi."
Eva yüzüğe bakarken gözleri doldu.
"Babam sana neden yüzüğünü versin?"
Kael bir süre sustu.
Sonra yüzüğü Eva'ya uzattı.
"Çünkü benden bir söz istedi."
"Neydi?"
Kael'in gözleri karardı.
"Senin on yedinci yaş gününe kadar sana yaklaşmamam."
Eva dondu.
"Benim... on yedinci yaş günüm mü?"
Kael başını salladı.
"Ve o gün geldiğinde sana yalnızca bir şey söylememi istedi."
Eva'nın sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
"Ne?"
Kael ona baktı.
"Baban seni terk etmedi."
Ormanın içindeki rüzgâr bir anda kesildi.
Eva'nın gözleri büyüdü.
"Babam öldü."
"Biliyorum."
"Onu kendi gözlerimle gördüm."
"Hayır." Kael'in sesi bu kez sertti. "Sen onun öldüğünü gördün. İkisi aynı şey değil."
Eva'nın kalbi hızla çarpmaya başladı.
Kael bir adım yaklaştı.
"Çünkü baban ölmeden önce bana bir isim verdi."
"Kim?"
Kael cevap vermeden önce gökyüzüne baktı.
Kızıl ışık bulutların arasından yeniden sızıyordu.
"Ejderha Kralı."
Eva'nın yüzündeki şaşkınlık yerini anlam veremediği bir korkuya bıraktı.
"Arkael yüzyıllardır ölü."
Kael'in bakışları tekrar ona döndü.
"Ben de öyle olduğunu düşünüyordum."
Tam o sırada Eva'nın elindeki kitap kendi kendine açıldı.
Sayfalar hızla çevrildi.
Bir yerde durdu.
Boş olması gereken sayfanın ortasında siyah harfler belirmeye başladı.
ARKEAL ÖLMEDİ.
Eva kitabı düşürdü.
Kael'in yüzündeki bütün renk çekildi.
Çünkü yazının hemen altında ikinci bir cümle oluşmuştu:
AMA ONU ÖLDÜREN KİŞİ HÂLÂ YAŞIYOR.
Ve sayfanın en altında, Eva'nın hiç tanımadığı bir isim belirdi.
Kael.
---
Büyünün Ardındaki El
Kael, sayfanın üzerindeki isme uzun süre baktı.
Kael.
Sanki tek bir kelime, bütün geçmişini yüzüne vurmuştu.
Eva kitabı yerden aldı.
"Bu ne demek?"
Kael cevap vermedi.
"Kael."
"Kitabı kapat."
"Hayır."
Eva sayfayı kendine doğru çekti.
"Burada senin adın yazıyor."
Kael'in çenesi gerildi.
"Ben Arkael'i öldürmedim."
"Öyleyse kitap neden seni gösteriyor?"
"Çünkü kitap yalan söylemiyor."
Eva sustu.
Kael gözlerini kapattı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra yavaşça kolunun kumaşını sıyırdı.
Bileğinin iç kısmında siyaha dönmüş ince çizgiler vardı. Damar gibi görünen bu çizgiler birbirine bağlanarak garip bir sembol oluşturuyordu.
Eva ilk kez onu gördüğünde Kael'in neden elini sürekli sakladığını anladı.
"Bu ne?"
"Büyü."
"Kim yaptı?"
Kael cevap vermedi.
Eva'nın sesi sertleşti.
"Kim yaptı?"
"Hatırlamıyorum."
Bu cevap Eva'nın beklediğinden daha korkunçtu.
"Nasıl hatırlamıyorsun?"
Kael bileğini tekrar kapattı.
"Çünkü büyü yalnızca bedenimi değil, hafızamı da etkiledi."
Eva'nın yüzü değişti.
"Yani..."
"Evet."
Kael gözlerini kitaba çevirdi.
"Arkael'i öldürürken kendi irademle hareket etmiyordum."
Şelalenin sesi arasında ağır bir sessizlik oluştu.
"Öyleyse seni kim zorladı?"
Kael başını kaldırdı.
"Onu bulmaya çalışıyorum."
"Ve bulamadın mı?"
Kael'in yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
"Belki de buldum."
Eva'nın kalbi hızlandı.
"Kim?"
Kael cevap vermeden önce ormanın derinliklerinden bir dal kırıldı.
İkisi de aynı anda sese döndü.
Ağaçların arasında bir gölge vardı.
Kael kılıcını çekti.
"Buraya gelmemeliydik."
Eva da kılıcını kaldırdı.
"Gölgeyi tanıyor musun?"
"Hayır."
Gölge birkaç adım ilerledi.
Ay ışığı yüzüne vurdu.
Eva'nın nefesi kesildi.
Çünkü karşılarında duran kişi bir yabancı değildi.
Babasıydı.
Eva'nın eli kılıcından kaydı.
"Bu... mümkün değil."
Kael'in yüzü bembeyaz olmuştu.
Adam onlara bakıyordu.
Fakat gözleri bomboştu.
Ve boynunda, Arkael'in ölümünden sonra kaybolduğu söylenen siyah ejderha mührü vardı.
Adam dudaklarını araladı.
"Kael."
Kael dondu.
"Efendin seni hâlâ bekliyor."
Eva'nın babası bir anda arkasını döndü ve karanlığın içine karıştı.
Eva peşinden gitmek için bir adım attı.
Kael kolundan tuttu.
"Hayır."
"Babam!"
"Bu senin baban değil."
Eva ona döndü.
Kael'in sesi neredeyse fısıltıydı.
"Onu iki yıl önce gömdüm."
Eva'nın yüzündeki bütün renk çekildi.
Kael kitabı kapattı.
"Ve şimdi anlıyorum."
"Neyi?"
Kael, ormanın kaybolduğu karanlığa baktı.
"Bizi büyüleyen kişi yalnızca Arkael'in ölümünü istemiyordu."
Kısa bir sessizlik.
"Bizi yıllardır bunun için hazırlıyordu."
O anda gökyüzünden devasa bir kükreme yükseldi.
Dağların ardından yüzlerce ejderha havalandı.
Ve hepsi aynı yöne doğru ilerliyordu.
Kuzey'e.
Kael'in yüzü gerildi.
"Oraya gidiyorlar."
"Nereye?"
Kael cevap vermedi.
Çünkü Eva'nın elindeki kitap kendi kendine yeniden açılmıştı.
Haritanın üzerinde daha önce bulunmayan siyah bir nokta belirmişti.
Altında tek bir kelime yazıyordu:
Kuzey.
---
Unutulan Gece
Eva, kitabın üzerindeki isme bakmayı sürdürdü.
Kael.
"Bu senin adın."
Kael'in yüzünde belli belirsiz bir değişiklik oldu.
"Evet."
"Kitap neden seni gösteriyor?"
Kael gözlerini sayfadan çekti.
"Çünkü o gece oradaydım."
Eva'nın eli kitabın kenarında sıkılaştı.
"Hangi gece?"
"Arkael'in öldüğü gece."
Eva'nın yüzündeki ifade değişti.
"Sen onu öldürdün mü?"
Kael hemen cevap vermedi.
Bileğindeki siyah izlere baktı.
"Keşke cevabını bilseydim."
Eva sessiz kaldı.
Kael kolunun ucunu biraz sıyırdı.
"Bu izler, Arkael öldürülmeden birkaç saat önce ortaya çıktı. Bir büyü."
"Kim yaptı?"
"Onu bilmiyorum."
"Sonra ne oldu?"
Kael derin bir nefes aldı.
"Hatırladığım son şey Arkael'in beni çağırdığı."
"Ne söyledi?"
"Kaçmamı."
Eva şaşırdı.
"Neden?"
"Çünkü saraya birinin girdiğini fark etmişti."
Kael gözlerini yere indirdi.
"Sonra her şey karardı."
"Uyandığında?"
"Arkael ölmüştü."
"Ve sen hiçbir şey hatırlamıyordun."
"Hayır."
Kael'in sesi sakindi.
"Fakat Arkael ölmeden önce beni çağırmıştı."
Eva şaşırdı.
"Neden?"
"Bilmiyorum."
"Yalan söylüyorsun."
Kael'in bakışları ilk kez sertleşti.
"Keşke öyle olsaydı."
Cebinden eski bir parça kâğıt çıkardı.
Kâğıdın kenarları yanmıştı.
Eva'ya uzattı.
"Bu, o gece Arkael'in odasında bulundu."
Eva kâğıdı aldı.
Üzerinde yalnızca birkaç kelime vardı:
Güvendiğim kişi bile bana ihanet edebilir.
Eva tekrar Kael'e baktı.
"Bu seni suçlamıyor mu?"
Kael acı bir şekilde gülümsedi.
"Belki de suçluyor."
"Öyleyse neden bunu bana gösteriyorsun?"
"Çünkü gerçeği bulmanı istiyorum."
Eva sustu.
Kael'in söylediği şey mantıklıydı.
Hatta fazlasıyla mantıklı.
Eğer gerçekten büyülenmişse, Arkael'in ölümünü gerçekleştiren kişi Kael olmayabilirdi.
Belki de Kael yalnızca kullanılmıştı.
Eva kâğıdı geri verdi.
Kael onu cebine koydu.
"Bir şey daha var."
"Neymiş?"
Kael kitabı işaret etti.
"Bu kitap tehlikeli."
Eva kaşlarını çattı.
"Neden?"
"Çünkü onu okuyan herkesin zihnini etkileyebiliyor."
"Benimkini de mi?"
"Henüz değil."
Kael kitabın kapağına dokunmadan baktı.
"Fakat Arkael onu yıllarca sakladı. Onu yok etmeye çalıştı. Başaramadı."
"Öyleyse neden şimdiye kadar bana bir şey olmadı?"
"Çünkü kitap seni seçti."
Eva'nın yüzü gerildi.
"Bu iyi bir şey mi?"
Kael birkaç saniye sustu.
"Hayır."
Bu tek kelime Eva'nın içini ürpertti.
Kael devam etti.
"Kitap seni seçtiyse, seni kullanarak kendini koruyabilir. Sana gördüğün şeylerin gerçek olduğunu düşündürür. Sana geçmişi gösterir. Sonra da sana ne yapman gerektiğini söyler."
Eva kitabı biraz daha sıkı tuttu.
"Yani ona güvenmemeliyim."
"Hayır."
Kael'in sesi sakindi.
"Bana güvenmelisin."
Eva ona baktı.
Kael elini uzattı.
"Kitabı bana ver."
Eva tereddüt etti.
Kael elini geri çekti.
"İstemiyorsan alma."
Sonra arkasını döndü.
"Fakat onu burada bırakırsak, onu arayanlar seni de bulur."
Eva kitabı açtı.
Sayfalar sessizdi.
Hiçbir yazı belirmedi.
Hiçbir uyarı yoktu.
Kael birkaç adım uzaklaşmıştı.
Eva ona baktı.
Sonra kitaba.
Sonra tekrar Kael'e.
Ve kararını verdi.
"Bekle."
Kael durdu.
Eva kitabı ona uzattı.
"Nasıl yok edeceğiz?"
Kael yavaşça arkasını döndü.
Yüzündeki ifade öylesine sakin ve güven vericiydi.
"Ormanda eski bir taş ocağı var," dedi Kael. "Oraya gideceğiz."
Eva başını salladı.
"Tamam."
Kael kitabı aldı.
Eva atının yanına ilerlerken Kael bir an olduğu yerde kaldı.
Kitabın kapağına baktı.
Sonra onu pelerininin içine yerleştirdi.
"Kael?"
Adam başını kaldırdı.
"Geliyorum."
Eva gülümsedi.
İkisi ormanın karanlığına doğru yürümeye başladılar.
Arkalarında şelalenin sesi giderek uzaklaştı.
Gökyüzündeki kızıllık ağaçların arasından hâlâ görünüyordu.
Ve o gece, krallığın her yerinde insanlar kıyametten kaçarken, Eva ilk kez kendisini koruyabileceğine inandığı birine rastladığını düşünüyordu.
Eva bir anda durdu ve etrafına baktı atı yoktu
"Ahh lanet olsun atım yok onu bulmamız gerekiyor lütfen ilk olarak onu bulalım"
Kael eva'ya baktı
"Devam etmemiz gerekiyo-"
"UHG! UMRUMDA DEĞİL O ATI BULMAMIZ LAZIM!"
Eva çok endişeliydi kael ani patlamasına karşı kaşlarını kaldırdı
"Tamam hadi onu bulalım ama önce sakin ol"
Eva'nın atı kaybolduktan sonra ormanın içinde uzun süre aradılar.
Kırılmış dallar, ezilmiş otlar, çamura basılmış birkaç nal izi...
Sonunda izler onları ağaçların çok daha sık olduğu bir bölgeye götürdü.
Eva bir dalı kenara itti.
"Buradan geçmiş."
Kael yere eğildi.
"İzler burada bitiyor."
Eva etrafa baktı.
"Atım burada bir yere saklanmış olmalı."
Kael başını kaldırdı.
"Eva."
"Ne?"
"Burada bir şey var."
Yerde, yaprakların altında ince bir ip vardı.
Kael ipi fark ettiği anda—
ÇAT!
İkisinin altındaki toprak çöktü.
Eva'nın çığlığı ormanda yankılandı.
Bir anda kendilerini derin bir çukurun içinde buldular.
Kael kılıcını çekip yukarı baktı.
"İyi misin?"
"İyiyim!"
Eva ayağa kalkmaya çalıştı.
Tam o sırada karanlığın içinden bir kişneme duyuldu.
Eva başını çevirdi.
"Atım!"
Çukurun diğer tarafında, kalın dallardan yapılmış başka bir kafes vardı.
Atı oradaydı.
Hâlâ canlıydı.
Fakat boynunun etrafında ince, gümüş renkli bir ip vardı.
Eva rahatlayarak ona doğru uzandı.
"Tamam, seni çıkaracağız."
Kael ipi inceledi.
"Dokunma."
"Neden?"
"Bu sıradan bir ip değil."
Tam o anda yukarıdan bir ses geldi.
"Çünkü ona dokunursan parmakların üç gün boyunca uyuşur."
İkisi de başını kaldırdı.
Çukurun kenarında bir kadın duruyordu.
Uzun, kıvırcık saçları rüzgârla savruluyordu. Siyah elbisesinin etekleri çukurun kenarında hafifçe hareket ediyordu.
Kadın aşağı baktı.
Önce Eva'ya.
Sonra Kael'e.
Sonra atına.
Derin bir iç çekti.
"Harika."
Eva öfkeyle bağırdı:
"Sen kimsin?!"
Kadın çukurun kenarına oturdu.
"Ben mi?"
Gözlerini atına çevirdi.
"Sanırım önce şu ikisini buradan çıkarmam gerekiyor."
Kael kaşlarını çattı.
"Bu tuzak senin."
Kadın gülümsedi.
"Sonunda anlayan biri."
Eva şaşkınlıkla ona baktı.
"Atımı neden yakaladın?"
"Atını yakalamadım."
Kadın çantasından küçük bir şişe çıkardı.
"Oraya neyin gireceğini bilmiyordum."
Kael'in bakışları sertleşti.
"Öyleyse kimi bekliyordun?"
Kadın cevap vermedi.
Şişenin kapağını açtı.
İçindeki sıvıyı çukurun kenarındaki toprağa döktü.
Toprak hafifçe parladı.
Kadın ayağa kalktı.
"Şimdi asıl soruyu sorabilirsiniz."
Eva ona baktı.
"Adın ne?"
Kadın bir an düşündü.
Sonra:
"Vespera."
Kael:
"Cadı mısın?"
Vespera'nın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
"İnsanlar öyle diyor."
Eva kollarını bağladı.
"Bizimle ne işin var?"
Vespera aşağı baktı.
Bu kez gözleri Eva'nın elindeki kitaba takılmıştı.
Gülümsemesi kayboldu.
"Benim sizinle hiçbir işim yok."
Bir süre kitabı inceledi.
Sonra sessizce ekledi:
"Ama kitabın benimle işi var."
İkili Vespera'nın amacını asla anlayamadılar birsürü seçenek vardı.