Egan
Infernia krallığı, şekil değiştirebilen ejderhaların ve ateş nymphlerinin ülkesiydi. Bu ülke antik zamanların başlangıcından beri Alrose Hanesi tarafından yönetiliyordu. Şekil değiştiren ejderhalar cesur ve türü ne olursa olsun eşlerine oldukça sadıktılar. Öyle ki, eşleri tehlikedeyse onlar için her şeye ve herkese kafa tutabilirlerdi. Ben ise bu ülkenin veliahtı olarak dünyaya gelmiştim. Ablam Seraphina her ne kadar taht üzerinde hakkı bulunsa da benim için kendi hakkından vazgeçmişti. Beni doğumumdan yaklaşık 6 sene sonra küçük bir nymph dünyaya geldi, ateş nymphlerinin şehri olan ve Infernia krallığı sınırları içinde yer alan Flamoria'da, krallıktaki asilzade ailelerden biri olan Rembrandt ailesinin küçük kızı Calida. Calida doğduğu gün, çocuk aklımla anlamakta zorlandığım bir şey yaşadım, kalbimde hissettiğim ağrı, annem Kraliçe Kenna'yı korkutmuştu, ta ki işareti görene kadar. Ateş çemberinin ortasında yer alan kızıl bir kelebek... Bunun anlamını sorduğumda ise annem bunun düşündüğü kadar korkulacak bir şey olmadığını, sadece benim ilerideki eşimin çoktan belli olduğunu söyledi. Krallıkta bu eşlik bağı oldukça önemliydi, eğer koparılırsa, buna ilk karar veren tarafın asla mutlu olamayacağına, hayatının hiç bir alanında başarılı olamayacağına inanılırdı. Kaderin planını bozmaya kalkışmanın, birinin kalbini sebepsiz yere kırmanın bedeli buydu.
Bunu öğrendikten yaklaşık bir ay sonra da babam Kral Draximus, tarihte bir ilke imza atıp, kadere karşı gelerek, hiç bir geçerli sebep yokken annem ile eşlik bağını koparıp, kendi halkını terk etti. Halk ise onu hiçbir zaman affetmedi. Hatta antik zamanların başlangıcından beri tutulan kraliyet kayıtlarından ismi silinmiş, portreleri kaldırılmıştı. Ben can sıkıntısından odamda otururken, ablam gelip bir misafirimiz olduğunu söyledi. Merakla taht odasına geçtiğimde, Hilda teyzenin kucağındaki küçük kızı gördüm. Bu kız Calida'nın ta kendisiydi. Onu kucağıma almak istediğimde, kalbinin üzerinde benzer bir işaret olduğunu gördüm, sadece ateş çemberinin ortasında bir ejderha figürü yer alıyordu. Tek fark buydu, o an onun gelecekteki eşim olduğunu anladım. Günler geçtikçe Cali ile aramızdaki bağ güçlenmeye başladı. Cali çok yaramaz ve inatçıydı, sürekli peşimde gezer, uçmayı öğrendiğimde ise benimle beraber uçmak istediğini söylerdi, nymph kanatları henüz çıkmadığı için sürekli onu uçurmamı istiyordu. Ben de onu asla geri çevirmezdim. Bu yüzden ablam beni defalarca kez uyarmıştır dikkatli olmam konusunda.
Tabii Cali'nin herkesi korkuttuğu anlar da olmuştu, eğitimlerime devam ettiğim sırada uçurum kenarına kadar beni takip etmişti. Öyle çok korkmuştum ki, geri dönüp onu düşmekten son anda kurtardım. Bu kadar hızlı uçtuğum başka bir gün hatırlamıyorum. Gölgem gibi peşimde dolaşırdı hep, ben nereye gidersem gelirdi. Bir keresinde fena hastalanmıştım ve o gün benim yanımdan bir saniye bile ayrılmamıştı, bu ona dair hatırladığım son anıydı...
O gece yanımda uyumak istemişti, onu kıramamıştım. İlaç sandığım zehir beni derin bir uykuya sürüklerken Cali'nin çığlıklarını, onu benden zorla kopardıklarını fark edemedim... Kendi krallığımızdaki hainlerin tüm ailemi katlettiği yetmezmiş gibi...
Yıllar sonra kader onu bir kere daha karşıma çıkardı, içine düştğüm bu ihanet zincirinin asıl suçlusu Salazar Brando yine yapacağını yapmış, beni yaralamayı başarmıştı. Hem de nymph kanı kullanarak. Tabii Cali'nin kanını bana karşı kullanamayacağını bildiği için başka bir nymph kanı kullanmıştı. Ejderha formumda yorgunluk ve acı ile can çekişirken, o zamanlar 10 yaşında olan Cali'nin geldiğini gördüm. Başta rüya gördüm sandım ama karşımdaydı işte. Acaba beni hatırlayacak mıydı? -Merhaba? Sesinin tonundan anlamıştım beni tanımadığını. Nedenini de çok iyi biliyordum. Salazar onun hafızası ile oynamıştı. Ejderhaların sayısız yeteneklerinden biriydi bu... Kalbimin ağrısı, yaralarımın ve zehrin verdiği acıdan daha ağırdı. Beni unutmuştu... Yine de tam iki hafta boyunca beni iyileştirmek için gizlice evden kaçıp yanıma gelmeye devam etmişti. Ben ise daha 16 yaşımda onu bu cehennemden kurtarmayı kafama koymuştum. Yıllar su gibi akıp geçti, Salazar sürekli yer değiştirip onu benden uzaklaştırmaya devam ediyordu. Ancak bütün bu çabaları boşunaydı, onun hafızası silinmiş olsa da aramızdaki bağı koparamazdı. Calida'yı fizana da saklasa bulurdum. Ayrı kaldığımız yıllar boyunca onu takip ettim, saklandığı her şehirde, her krallıkta deyim yerindeyse kıyamet kopardım. Doğum günlerimi bile kutlamadım, Calida'yı o aşağılık hainden kurtarana kadar dinlenmedim, belki de çok az uyudum. Salazar denen o çok bilmiş kibir abidesi, benim ölümümü planlarken hata üstüne hata yapıyordu. Güya Calida'yı beni ortadan kaldırması için gönderecekti. Aptal! Beni unutmuş olsa bile Calida asla o hançeri kalbime saplamazdı. En nihayetinde tahta çıkma zamanım gelmişti ve mecburen Infernia Sarayı'na dönmek zorunda kalmıştım. Taç giyme törenimin ardından kusursuz bir plan yaptım, antik bir büyüyü kullanarak, ejderha ırkının başlangıcını oluşturan antik güçlerden biri olan Draegar'ın kılığına girmek istedim. Bunun için sarayın içinde yer alan ve özel ritüellerin gerçekleştiği odaya girmiş, gerekli tüm hazırlıkları yapmıştım. Önce oda bir anda karardı ve etrafta yalnızca meşaleler yandı. Derken Draegar'ın sesini duydum. "Ejder Kral Egan, beni çağırmanın sebebi nedir?" Ona bütün planımı anlattım, Draegar ise bunu kabul etti ancak öyle bir şey söyledi ki, öfkeden deliye döndüm. "Planın kusursuz, ancak üzerindeki lanete dikkat et. Eşlik bağını lanetleyen ve seni kara ejder Fenix'in kontrolü altına alan bu kara büyüden en yakın zamanda kurtulman gerek. İkinizin iyiliği için." Draegar'ın bu uyarısını aklımın bir köşesine not ettim, onun iznini alarak, kılık değiştirme büyüsünü uyguladım ve Salazar ile bağlantı kurdum. Madem benden kurtulmak istiyordu, o zaman küçük bir bedel ödemeye razı olmalıydı. Ertesi sabah, Calida'yı ondan kurtaracağımdan ve kandırıldığından habersizce onu buraya getirdi. Bir süreliğine benden kurtulduğuna inanacaktı. Ancak zamanı gelince intikamımı en acı şekilde alacaktım.Calida'yı baygın bir vaziyette getirmişti, bunu anladığımda öfkeden deliye döndüm. Onun uyanmasını beklerken, bir yandan da masamdaki evraklarla ilgileniyordum. Akşama doğru uyandığında şaşkınlıkla etrafa baktı. -Neredeyim ben?
Calida Kafamın içinde bölük pörçük görüntüler dolaşıyordu. İki küçük çocuğun kahkahalarla koşturduğu görüntülerin yerini birden bire kabus gibi çığılıklar alıyordu.Uyandığımda ise ev demeye bin şahit o cehennemde olmadığımı fark ettim. Kırmızı ve siyah tonlarında, oldukça rustik ve gizemli bir dekorasyona sahip bir odadaydım. Kafamı çevirdiğimde gördüğüm kişiyle afalladım. Hayatını kurtardığım, hep bir gün gelir diye beklediğim o ejderha, karşımda duruyordu. İnsan formundaydı, uyandığımı fark edince masadan kalkıp, yanıma geldi. -Günaydın, küçüğüm. Gerçi vakit akşam oldu ama... -Egan... S... Sen... İyileşmişsin. -Demek beni kurtardığın günü unutmamışsın. Bu da bir başlangıç. İyileştim, evet ama izleri kaldı ne yazık ki. Buruk bir şekilde gülümserken, gözüm birden siyah gömleğinin açık yakasından gözüken yara izlerine takıldı. Ne demek istediğini anlamıştım. -Buraya nasıl geldim? O duyarsa ikimizi de gebertir. -Hiç bir şey yapamaz. Artık sana zarar veremez, Cali. Çok tuhaftı, bu onu ikinci görüşümdü ama sanki doğduğumdan beri onu tanıyormuşum gibi bir his vardı içimde. Yanıma oturdu ve konuşmaya devam etti. -Salazar'ın hafızanı sildiğini biliyorum, Cali. Hatırlamıyorsun, ama bizim hikayemiz sandığından daha eskiye dayanıyor. Afallamıştım ama bir o kadar da öfkeliydim. Salazar denen o narsist psikopat bana hayatımla ilgili yalan mı söylemişti? Bana yaptığı onca kötülük yetmezmiş gibi... -Her şeyi en başından anlatır mısın, Egan? -Tabii, Salazar denen o aptal sana benimle ilgili ne yalan söyledi bilmiyorum ama ben senin kaderinim. Aramızda onun bile bozamayacağı kadar güçlü bir bağ var. Doğduğun günü dün gibi hatırlıyorum, ilk defa kucağıma aldığım o günü, beni peşinden koşturduğun o zamanları... Salazar seni benden kopardı, Calida. Gerçek ailenden, kimliğinden kopardı. Bunları anlatırken sesinde acı vardı. Kehribar renkte gözleri, o anları hatırlamış olacak ki uzaklara dalmıştı. Ben ise bunları öğrenmenin verdiği ağırlık ve öfkeyle ağzıma geleni saymaya başladım. -Vay şerefsiz ya! Hayır, eğer söylediklerin doğruysa, benim bütün hayatımın ırzına geçmiş bu herif! Yediğim onca dayak, koluma batırılan iğneler yetmemiş gibi... Bunu da mı yapacaktı? -İnan bana öfkeni çok iyi anlıyorum. Ama artık burda güvendesin, senin saçının tek bir teline bile dokunamaz. -Ee, devam et anlatmaya. Gerçekte kimim ben? Aramızdaki bağ nasıl bu kadar güçlü? Salazar bizden ne istiyor? -Bu krallığın ateş nymphlerinden birisin. Ailen ise krallığın en soylu hanelerinden ikisi olan Rembrandt ve Leroux hanelerinin üyeleriydi. Lady Hilda Leroux, ateş nymphlerinin şehri Flamoria'nın aristokratlarından biriyken, Flamoria Kontu Raiden Rembrandt ile aralarındaki eşlik bağı sayesinde bir aile kurmuştu. Yıllar sonra aynı bağı, hatta çok daha güçlüsünü biz yaşayacaktık. Kehanetler bile bizim aramızdaki bağın çok daha güçlü olduğunu doğruluyordu. -Ne yani? Ben öz ailemden mi kaçırıldım bir de? Hem de soylu bir aileden? -Maalesef... Bunu söylerken yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. Tekrar konuşmaya başladığında aynı acı sesine de yansımıştı. -O gün zehirlenmiştim... Tabii zehirlenmiş olduğumu çok sonradan anladılar, sen ise o gün yanımdan ayrılmak istemedin, anneni ikna etmek için çok dil dökmüştün. Benimle kaldın o gece. Meğer sarayda katliam çıkmış, ailelerimiz ölmüş... Uyandığımda öğrendim o alçağın seni kaçırdığını... Canımın nasıl yandığını tahmin edemezsin, Calida. Seni bulana kadar kaç sene evimden ayrı kaldığımı bilemezsin, kaç krallığı yakıp yıktığımı bilemezsin... Bunları duyunca yüreğimde tarifsiz bir ağırlık oluştu. Farkında olmadan çocukluk aşkımın hayatını kurtarmıştım, o aşağılık herif benden her şeyimi çalmıştı. Hafızamı, gücümü, evimi, ailemi... -Ama beni buldun, benim yüzümden başın derde girdi. -Buldum evet, ama kendini sakın suçlama, küçüğüm. Senin için her türlü belaya kafa tutabilirim. -Peki ben buraya nasıl geldim? O şerefsiz beni kendi elleriyle sana vermedi herhalde. -Aslında verdi, daha doğrusu mecbur kaldı. Egan bana kurduğu planı anlattığında gülmemek için kendimi zor tuttum. Resmen onu tuzağa düşürmüştü. -İtiraf etmeliyim zekice bir plan. Acaba tuzağa düştüğünü ne zaman anlayacak? Yüzündeki ifadeyi görmek için sabırsızlanıyorum. Dayanamayıp güldüm. Egan'ın yüzündeki acı dolu ifade, yerini belli belirsiz bir tebessüme bıraktı. -Kesinlikle çıldıracaktır. -Beter olsun! -Hiç merak etme, onun işini birlikte bitireceğiz. Ancak şimdi dinlenmen gerekiyor. Birazdan şifacı gelecek. Gerçekten de şifacı gelmişti, açıkçası gerilmiştim çünkü herkesten sakladığım yaralar ortaya çıkacaktı, özellikle de yüzümdekiler... Egan'ın bunu görünce vereceği tepkiyi tahmin bile edemiyordum. Ancak gerçekler elbet ortaya çıkacaktı. Adının Olesia olduğunu öğrendiğim şifacı, tek bir hareketle yaralarımi saklamak için yaptığım büyüyü kaldırmıştı. Egan'ın yüzündeki şaşkınlık ve öfkeyi görebiliyordum. Olesia muayeneyi bitirdi ve başucuma bazı ilaçlar bıraktı. -Ekselansları, müstakbel kraliçemizin yüzündeki yaralar öyle ağır ki, bir gözünü kör etmiş durumda. Verdiğim ilaçlar sadece bedenindeki kırbaç izleri ve diğer yaralanmalara iyi gelecektir. Tam anlamıyla iyileşmesi için ejder kanı gerekli. Elbette kendi gücünün de bir an önce açığa çıkması gerekiyor. -Anlaşıldı, teşekkürler. Çıkabilirsin, Olesia. Olesia reverans yapıp, odadan çıktı. Egan ise mümkün olduğunca öfkesini gizlemeye çalıştı. Yanıma oturup, yüzümdeki yaralara baktı. -Nasıl oldu bu? Sesi buz gibi soğuk çıkmıştı bu soruyu sorarken. Yüzümdeki yara izlerine dokunmak istedi ancak hemen vazgeçti. Öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu belli ki. -Hayatını kurtardığım günden sonra oldu bu. Sen gittikten sonra, nasıl olduysa sana yardım ettiğimi fark etmiş. Çok öfkelenmişti, önce yüzümün yarısına derin kesikler attı, daha sonra kesiklerin olduğu yere asit gibi bir sıvı döktü. Kezzap desem kezzap da değildi. Çok canım yanmıştı. Egan, kontrolünü kaybetmişti. Bir hışımla kalkıp, odanın içinde bir süre volta attı. Yumruğunu öyle sıkmıştı ki, pençeleri avucunu kanatıyordu. Bir süre daha dolandıktan sonra yumruğunu sert bir şekilde duvara geçirdi. Endişeyle ayağa kalkıp yanına gittim. Egan, yumruğunu defalarca kez duvara vurup duruyordu. Kan içinde kalmış elini tuttum. -Egan, lütfen sakin ol. -O alçağın canını öyle bir yakacağım ki, yüzü tanınmaz hale gelecek. -Zamanı geldiğinde intikamımızı alacağız, Egan. Şimdi sabırlı olmamız lazım. -Haklısın, önceliğimiz senin tam anlamıyla iyileşmen. Daha sonra sorarım bunun hesabını. Pençelerinden birini çıkarıp, koluna bir kesik attı. Akan kanı bir kadehe döküp, bana uzattı. -Olesia'yı duydun. İyileşmen için içmen gerekiyor. Kadehi aldım ve yavaş yavaş içtim. Tadı garipti ama nedense içerken hiç zorlanmadım. -Güzel, şimdi ilaçlarını sürelim. Kremlerden birini yüzümdeki yanık izlerine sürmeye başladı. Bir yandan da söyleniyordu. -Şerefsiz herif! Kara ejder zehri kullanmış. Normal ejderha zehrinden iki kat daha güçlü. -Bir dakika, ejderhaların zehirleri de mi vardı? -Bilinen ejderhalardan farklıyız biz. Burada her tür ejderhanın kendine has bir zehri var. Bu zehirler sadece gerçek tehditlere karşı kullanılır. -Salazar beni tehdit olarak gördü o zaman. Aklıma başka bir şey gelmiyor. -Şerefsiz işte. Ama ben ona yapacağımı çok iyi biliyorum. Doğduğuna bin pişman edeceğim onu. İlaçları sürmeyi bitirdikten sonra ellerini yıkayıp, çalışma masasına geri döndü. Bir fotoğraf albümü alıp, dikkatlice yanıma uzandı. -Bizim fotoğraflarımız mı? -Kısmen, ailenin de fotoğrafları var. Beraber bakarız diye düşündüm. -Olur.
Birlikte fotoğraflara bakmaya başladık. İlk fotoğrafta ateş gibi kızıl saçları ve bal rengi gözleri olan, güzel bir kadın vardı. Bu annem olmalıydı, Lady Hilda Rembrandt... Yanında da uzun boylu, yapılı, ela gözlü ve kumral bir adam vardı. Lord Raiden Rembrandt, anneme büyük bir aşkla bakıyordu. Aileme bakarken yüzümde buruk bir gülümseme belirdi. Bir sonraki fotoğrafta ise annemin kucağındaydım, annemin kopyası gibi duruyordum. -Şuna bak, annemin kopyasıymışım... Bunu söylerken sesim titremişti. Dokunsalar ağlayacak gibi duruyordum. Egan bunu anlamış olacak ki bana sarıldı. -Hâlâ da öylesin, bir şey değişmedi küçüğüm. -Bu işaret neyin nesi? -İkimiz arasındaki bağın sembolü, bir benzeri bende var. Gömleğinin yakasını biraz daha açıp, kalbinin üzerindeki işareti gösterdi. -Çok garip değil mi? Kaderimiz bir yazılmış, hem de daha küçük yaşta. -Başta bana da garip geliyordu ama alıştım. Hem kaderimiz çok çok daha önceden yazıldı. Daha ben bile doğmamışken hem de. -Ciddi misin? -Hem de hiç olmadığım kadar. Gözlerim resmen fal taşı gibi açılmıştı. Egan ise bu halime kahkahalarla gülüyordu. -Daha öğreneceğin çok şey var, küçüğüm. Fotoğraflara bakmaya devam ettik. Egan ile birlikte çekilmiş fotoğraflarımıza bakarken, nasıl da mutlu olduğumuzu gördüm. Egan gerçekten de beni deliler gibi seviyordu, ve ben bunca güzel anıyı unuttuğum için kendime kızıyordum. Albüme bakmayı bitirdiğimizde, başımı Egan'ın omzuna yasladım. -Bunca şeyi unuttuğuma inanamıyorum. -Senin suçun yok, Cali. Er geç hepsini hatırlayacaksın. Şimdi dinlen biraz. -Yanımda kal, lütfen. -Nasıl istersen, küçüğüm. Uykuya dalarken, ilk defa bu kadar huzurlu ve güvende hissediyordum.