İçeriğe geç

Ejderhanın Kalbi

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Ejderhanın Kalbi

Bölüm 6

Bölüm 1 - Trol Saldırısı

Kurak topraklar sararmış cılız çimenleri de yavaş yavaş öldürüyordu. Çok sıcaktı. Sıcak yüzünden yapış yapış olan tenim beni rahatsız ediyordu. Sıcağı sevmediğimi bu kadar sıcak bir yerde yaşamaya başladıktan sonra daha iyi anlamıştım. Ateşten doğan hava insanın etini çürüten lanetli lavlar gibi dolanıyordu etrafımda. Patikadan ilerlemeye devam ederken sırtımdan akan soğuk terin verdiği rahatsızlığı görmezden gelmeye çalışıyordum. İki yanımızdan akan nehir iyice kurumuş olsa da nemin en önemli kaynağıydı. Ve nemden nefret ediyordum. Belki sıcaktan da daha fazla. Ayağıma geçirdiğim deri çizmeler de bana pek yardımcı olmuyordu. Patika yollarda yürürken rahattılar ama böyle bir havada giymek için yapılmamışlardı. Kışın iyi bir kurtarıcıydı. Karda sıkıca sarıyor ve ayaklarımı soğuktan koruyordu. Ama sıcakta erimiş bir cüce çakısı kadar yararsızdı. Tenime verdiği yapışkan ve boğucu hisle beni rahatsız ediyordu.

Buraya geldiğimizde sert bir kış mevsimiydi. Dizlerimize kadar kara batmıştık. Ayak parmaklarım soğuk yüzünden mosmor olmuştu. Günlerce ciğerlerim sökülürcesine öksürmüş ve ateşle mücadele etmiş sonra da bahar mevsimine kadar hastalığın geriye bıraktığı, göğsüme batan ağrılarla beraber kuru bir öksürük yakamı bırakmamıştı. Tabi bu üç yıl önceydi. Üçüncü kışımızı da bu sene bitirmiştik. İnsan bu kadar sert ve çetin geçen kışın ardından yaz mevsiminin daha merhametli olmasını bekliyor. Ama İkiz Dere’de hiçbir mevsim kolay geçmiyordu. Bunu yaşayıp öğrenmiştik. Merhamet bu ülkenin mevsimlerine bile uğramıyordu. Yazlara ateş ejderhası kışlara da merhametsiz cehennem ejderhası hükmediyordu. İkisi de birbirini aratmayacak kadar zalimdi.

“Hey Mel sonunda gelebildin. Yine fırına mı uğradın yoksa?”

Tavernanın kapısından içeri girdiğimde yüzüme vuran ter kokulu ve biraz da idrar kokusunun karıştığı pis ve yapışkan havanın beni bir nebze olsun serinleteceğini umarak iç çektim. Ama serinletmemişti. Mideme sert bir yumruk gibi inen aromalı havanın tek etkisi daha çok boğuluyor gibi hissetmemdi. İnsan her zaman güllerle ve şarkılarla karşılanmıyordu değil mi? Benim durumda hiçbir zaman.

“Evet Ran. Çok güzel Ejder Yemişi turtası vardı. Taze meyvelerden yapılmış ve fırından yeni çıkmıştı. Kokusu beni fırına kadar gitmem için büyüledi sanırım.” Durdum ve elimdeki turtanın cazibeli kokusunu içime çektim. Tatlı ve lezzetli bir düş gibiydi… “Fırıncının turta yaparken büyü kullandığını düşünüyorum.”

Ran gözlerini devirdi ve benimle alay eder gibi sırıtarak dişlerini gösterdi. Onun bu alaycı tutumu ve çarpık dişlerini göstererek gülüşü aşina olduğum bir manzaraydı. Omuzlarımı silktim ve ona dil çıkardım.

“Evet karanlık büyü kullanıyor olabilir. Haklısın. İstersen onu kralın ajanlarına şikayet edebiliriz.”

Ran sırıtmaya devam etti, tatlıya olan düşkünlüğümü biliyordu. Çocukluğumda benim için turta çaldığı günler az değildi.

“Ve sonra bu tatlı turtalardan mahrum kalayım öyle mi?” dedim dudaklarımı bükerek.

“Ah bunu kesinlikle istemeyiz,” dedi Ran. Sonra aniden kolumdan çekiştirmeye başladı. Her zaman acelesi olan, hiçbir zaman bir yere yetişemeyen tiplerdendi.

“Üzerini değiştirmelisin Mel. Acele et. Bu gece oldukça kalabalık olacak gibi görünüyor. Hızlı olmalıyız.”

Gözlerimi devirdim. Ne zaman kalabalık değildi ki? Yorgun ve fakir çiftçiler, uzak diyarlardan getirdikleri değişik türlerde malları taşıyan zengin giyimli tüccarlar, gizemli yaratık peşinde koşturup yara bere içinde kalmış korkusuz görünmeye çalışan ama bir o kadar da korkak olan avcılar, suçlu olduğu gözlerinden okunan tehlikeli kaçaklar, karısının dırdırından kaçan azgın kocalar ve daha birçoğu her gece buraya uğrardı. Burası onların sıcak bir yemek yiyip çatısı olan bir yerde kalabilecekleri, yol üzerindeki tek mekandı. Onları anlıyordum, biz de üç sene önce Ran’la aynı düşüncelerle -sıcak ve güvenli bir ev düşüncesi ile- Büyük Ayı Hanı’na uğramıştık. Büyülü bir ormandan sağ çıkmak günlerce kutlanıp şükredilecek bir başarıydı doğrusu. Ama şimdi burada çalışan iki kişiydik. Hayat garipliklerle doluydu. Benim durumumda hayatın kendisi garip bir yolculuktu.

Üzerime yağ ve bira lekeli önlüğümü geçirip etrafa baktım. Ahşap masalar kalabalıktı. Kulağıma kahkaha sesleri geldiğine göre hafif çakır keyif olmaya başlayan müşteriler de vardı. Kalabalık iyi bir şeydi. Bu gece bahşiş konusunda cömert davranan müşteriler sayesinde yazlık bir ayakkabı alabilirdim. Ve gece sonunda temiz bir kavga çıkarsa mesaim de erkenden bitmiş olurdu.

“Hey bebeğim! Masamıza gelmek istemez misin? Güzel vakit geçirmek istiyoruz burada. Seni de mutlu ederiz merak etme.”

Burnu içkiden kızarmış gözleri baygın bakan bir tüccar, evet tüccar olduğunu mor kadife kumaştan yapılmış yaldızlı işlemeli kıyafetinden bile anlıyordum bir tek alnına rünlerle ışıldayan bir yazı yazdırmayı unutmuştu, elimi tutup beni çekiştirmeye başladı. Bunları her gece birkaç defa yaşadığımı söylemeliyim. Erkekler sarhoşken gerçek hallerinden daha cüretkâr ve saldırgan olabiliyor. Benim durumumda… Neyse!

“Kızı rahat bırak da işini yapsın. Sizinle Pat ilgilenir.”

Ran adamın elini sert bir şekilde sıkıp benim elimden ayırdı. Adam ilk başta onunla kavga etmek istiyor gibi ayaklanmıştı ama Ran sert bakışları ve güçlü kolları ile onu yerine oturttu. Yeterince sarhoş olan adam ikinci bir defa kalkmaya teşebbüs etse de bunu başaramadı. Ran kafasını çevirdi ve Pat’e baş işareti yapıp masaya gelmesini söyledi. Ran ürkütücü görünüyordu. Kaslı kollarını açıkta bırakan bir önlük giymişti. Uzun boylu ve yapılıydı. Yüzündeki yara izi onu tekinsiz biri gibi gösteriyordu. Onunla kavga etmek cesaret isterdi. Aslında o yara izini nasıl aldığını çok iyi biliyordum. Benim yüzünden olmuştu. Ama bu uzun zaman önceydi.

Adam korktu. Kavga istemediği belliydi. Bir tüccardı ne de olsa. Avcı ya da kaçak değildi ve bela istemiyordu. Sadece güzel bir gece geçirmek istiyordu. Ayrıca parası olduğu için Pat onu mutlu edecekti. Kendine belki de daha çok parasına güveniyordu.

“Tamam adamım fark etmez. Tatsızlığa gerek yok. Pat gelsin.”

Ran bana gözleri ile başka masaya gitmemi söyledi. Patty masadakilerin yanına güler yüzü ve cüretkar göğüs dekolteli deri elbisesi ile giriş yaparken yanlarından ayrılıp köşedeki masada oturan üç genç adamın yanına gittim. Her zamanki müşterilerimize göre yaşları çok daha genç, kıyafetleri daha az yıpranmış ve görünüşleri fazla gizemliydi.

“Büyük Ayının Hanı’na hoş geldiniz. Ne alırdınız?”

Masadakiler yüzlerini kapatacak kadar indirdikleri pelerinlerinin başlıkları ile gizemli görünüyorlardı. Ama bu beni etkilememişti. Buraya her aksam gizemli olmaya çalışan sıradan insanlar uğrardı. Onları önemsememeye başlamıştım artık. Bazıları kralın meşhur casusları bile olabilirdi. Kaçak ya da hırsız da olabilirlerdi. Bu onların sorunuydu. Benim değil! Benim kendime yetecek kadar sorunum vardı zaten.

“Üç büyük kupa zencefilli sıcak biranızdan istiyoruz. Ayrıca sulu ve lezzetli bir yahniye de hayır demeyiz.”

Bunlar genel olarak beklediğim siparişlerdi zaten. Başımı sallayıp arkamı dönecektim. Ama müşterilerimin sözü bitmemişti. Her biri ardı ardına isteklerini sıralıyordu.

“Ayrıca atlarımıza da bakılması lazım.”

“Bize temiz odalar ayarlayın.”

“Sıcak su ve banyo da.”

İstekleri beni gülümsetmişti. Uzun zamandır yolculuk yaptıkları ve artık ormanda uyumaktan yıldıkları gözlerinden okunuyordu. Günlerdir doğru düzgün yemek yememiş ve iyi bir uyku çekmemiş olmalılardı. Bunlar benim ve buraya gelen müşteriler için sıradan özelliklerdi. Çoğu bezgin ve yorgun olurdu. Ve birçoğu onları eğlendirmek zorundaymışız gibi davranırdı. Onları eğlendirmek için bira kupalarını daha hızlı doldururduk.

“Hepsini halledeceğim beyler. Önce karnınızı doyuralım.”

Gidip mutfaktan üç kap yahni ve sıcak bira aldım. Koca bir tepsi ile içeri geçtiğimde yaşlı ozanımız Kaz güzel bir ezgi söylüyordu. Bu herkesin bildiği şu üç ayının hikayesini anlatan ezgiydi. Üç ayı ormandan eve dönmüşler ve annelerini bir cadının yediğini görmüşler diye başlıyordu sözleri. Sarhoş ağızlı müşterilerin bir kısmı da ezgiyi gevrek bir şekilde mırıldanıyordu.

Tepsidekileri mümkün olduğunca dökmemeye çalışarak masaların aralarından ilerliyordum. İnsanlar çakırkeyif ve halinden memnun görünüyordu. Keyifli müşteri bol bahşiş demekti. Ran uzakta Büyük ayının yanındaydı. Ona başımla selam verdim. Selamıma gülümseyerek karşılık verdi ve muhtemelen atlarla ilgilenmek için dışarı çıktı.

Müşterilerim biralarından birer yudum almışken ben de son yahni kabını masaya koyuyordum. Bir anda gözüm elindeki işlemeli, sıradan bir yolcuya göre fazla süslü ve yeterince keskin görünen hançeri ile masayı kazıyan adamın tenine takıldı. Ellerinde dövmeler vardı. Bu şaşırtıcı değildi. Bu ülkede dövme yapmak oldukça yaygın bir gelenekti. Özellikle koruma büyüleri içeren dövmeleri bedenine işleyen çok insan vardı. Ama bu adamın dövmeleri parlıyordu! Donakalmış bir şekilde parlayan ellerine bakıyordum. Maalesef şaşkınlığım çok uzun sürmedi çünkü kapı tarafından gelen bir gürültü ile kafamı çevirmek zorunda kaldım.

İçeriye çirkin kıllı yüzleri, çarpık ve sivri dişleri, pis ve kötü kokan kıyafetleri ve şekilsiz ama çok iri bedenleri ile troller büyük bir gürültü ile girmeye başlamıştı. Kapıyı kullanmak yerine ahşap binanın duvarlarını kese kâğıdı gibi yırtarak içeri giriyorlardı. Çatırdayan duvarlar içeriye doluşan odunlar, kırılan masalar, dökülen biralar ve yahniler, kaçışan insanlar, yere düşen sandalyeler insanın beynini bulandıran bir kakofoni oluşturuyordu. Hareketleri sarsak ve düzensizdi. Kafalarının içinde beyin olmayan bu yaratıkların tek bildiği orantısız şiddetti.

Troller önlerine çıkan insanları ince bir fidan dalı gibi ikiye ayırıp kafalarını böcek gibi eziyorlardı. İnsanı sağır edecek çığlıklar onlardan mı yoksa parçaladıkları insanlardan mı geliyordu, ayırt edemiyordum. Zaten pis ve çirkinken üzerleri insan kanına ve et parçalarına bulanınca daha da mide bulandırıcı bir hal almışlardı. Ne aradıkları belli değildi. Zaten troller ne istediklerini bilmezler. Şiddetten ve insan eti yemekten hoşlanırlar. Ama buraya kadar gelmeleri normal değildi. Şehirlerin uzağında, krallığın kontrolündeki kırsal ve boş alanlarda ağır ve güç gerektiren işlerde kullanılırlardı. Savaş zamanı ön safları doldurur ve ilk gözden çıkarılan askerler onlar olurdu. Savaş zamanında değildik ama dünyamızda barış ve huzur da hâkim değildi. Bütün kötücül yaratıklar başına buyruk bir şekilde ülkede kol geziyordu. Bu yüzden bir yerden trol saldırısına uğramak ya da vahşi başka yaratıklarla karşılaşmak çok şaşırtıcı değildi.

Üç trol içeri girmiş masaları ezerek ve kaçışan insanları yakalamaya çalışarak etrafı darmadağın etmişti. Dışarıdan da sesler geliyordu. Yıkılan duvarların ötesinde, köyün içinde de başka troller olmalıydı. Kapının yanındaki trolün elinde üç gün önce Gercush’dan gelen bir maden arayıcısının cansız bedeni içi doldurulmuş bir oyuncak bebek gibi sallanıyordu.

Midem bulandı. Kusma isteğimi bastırmaya çalıştım ama genzime gelen asitli sıvı odaklanmamı engelliyordu.

Köyün demircisi genç Leo’yu gördüm sonra, elinde bir sandalye vardı ve çılgın gibi bağırarak sandalyeyi havaya kaldırmıştı. Onun farkında bile olmayan bir trolün üzerine doğru hızla zıplayıp kafasına sandalyeyi geçirdi. Ahşap sandalye parçalara ayrıldı. Ama genç Leo’nun tek yapabildiği trolün dikkatini kendine çekmekti. Trol ne sarsılmış ne de yara almıştı. Ama Leo bu cesur hareketinin bedelini trolün elinde gözleri fal taşı gibi olana kadar acı çekerek can verirken ödedi.

Üzeri kana bulanmış çirkin suratlı bir trol, kafasını bulunduğum tarafa çevirip bana baktı. Onunla göz göze geldiğimde göğsümün daraldığını hissettim. Tehlike çanları beynimin bir köşesinde uğuldayarak çalarken ayaklarıma kaçması için komut vermeye çalışıyordum. Kaçacak cesaretim yoktu. Ama bir trolün elinde can vermek de istemiyordum. Sağ omzum kor bir alev değmiş gibi yanıyordu. Trol üzerimize doğru gelmeye başladığında göğsümde nefes kalmadığını ve trollerin hiçbirimize nefes alacak hava bırakmadığını hissetmeye başladım. Pis bir koku mideme yayılıp ağzımda acı bir tat bırakıyordu. Büyük Ayı Hanı’nın duvarları delik deşik olmuştu. Tavan üzerimize yıkılacak gibi sarsılıyor ve sarsılırken acı çeker gibi iniltili sesler çıkarıyordu.

Trol üzerime doğru gelmek için bir adım attı. Hedefi bendim bunu anlamıştım artık. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Yanımda sadağım ve bir okum olsa onu iri gözlerinin ortasından vurabilirdim. Ama ne yazık ki yanımda hiç silah yoktu. Savunmasızdım. Tek yapabileceğim şey kaçmaktı ama donup kalmıştım.

Panik yapıyordum. Panik iyi bir şey değildi. Ama benim durumumda panik hayat kurtarıcı olabiliyordu.

Trol ağır çekimde üzerime doğru gelirken bir anda gözümün karardığını ve hiç acı hissetmediğimi hatırlıyorum. Karanlık ve hissizlik bedenimi teslim almıştı. Hiç bağırmadım. Karşı koymadım. Belki de Hemşireler haklıydı; gerçekten beyin, ölüm anında kendini kapatıyor ve insanların acı çektiği dehşetli ölüm anlarını ona göstermiyordu. Bu bize Beyaz ejderhanın merhametli bir armağanı mıydı? Hemşirelerin ölümden korkan ama ölüme bir o kadar yakın olan acınası kimsesiz çocukları kandırma yöntemi miydi?

Kim bilir?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.