“Ha ne vaadı buuda dizimin dibinde otuveeseydin? Elin Koresinde ne yapivecen? Amaniiiiiiin!” dedi babaannem. Gülümsedim. Son kez Furkan’a baktım. Kollarını açtığında ona da sarıldım. “Hindi anen burada oluvecedi de seni oralara gönderi vereceedi!”
“Abin hep burda kardeşim, ne zaman istersen bu kollar sana hep açık. Belki vizeyi alır gelirim yanına. Her hangi bir uşak sana dadanıymı bakıverurum.” Karadenizliydi Furkan abim. Kuzenimdi. Halam eniştemi nereden bulduysa artık. Okul için İstanbula gittiğinde tanıştıklarını düşünüyordum. Güldüğümde bileğimde hissetiğim metal şey ile koluma baktım. Uzun zamandır istdediğim ve bu takının mankenliğini yaptığım bileklikti bu! Ona sımsıkı tekrar sarıldım.
“Görüşürüz Asya,” dedi saçlarımdan öperken.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. Ayrıldığımızda herkese son kez bakıp siyah arabama bindim. Bir süre Korede yaşayacaktım. Bunu uzun zamandır istiyordum. Orada mankenlik için başvurduğum bir şirket vardı. Arabayı sürmeye başladığımda yengem arkamdan sülahiyle su dökmüştü. Yüzümdeki buruk gülümseme ile beraber biraz ilerledim. Sonra ise radyomdan müzik açtım. İstanbuldaki arkadaşlarım Ezgi ve Deniz’i alacaktım. Biz Ezgi ile gitmeye karar verdiğimizde o ise bizi yanlız bırakmak istememişti. Yoksa Korelilerden en nefret eden kişiydi Deniz. Radyoda Teoman belki üstümüzden bir kuş geçer çalıyordu. Gözümden akan yaşı sildim ve camımı açtım. Şarkıya acımasızca eşlik ediyordum. Bu benim daha çok ağlamama neden oluyordu. Ailemi kaybetmiştim. Bir trafik kazasında. Abim ise kalp astasıydı, onu da üstünden kaybettim. Annem trafik kazası geçirdiğinde ise beş aylık hamileydi ve doğan kardeşim de ölmüştü. Hayatın benden alabileceği birisi kalmamıştı anlayacağınız.
Başıma ağrı girince radyoyu kıstım. Sonunda havalimanına geldiğimde arabamı kilitledim ve anatarı çantama attım.
Farst Class koltuklarına yerleştiğimde derin bir nefes verdim. Koltuğumu yatırdım. Kendimi uykunun kollarına teslim ettim. Zaten bir iki saat falan sürerdi.
Anons ile uyandığımda ayakkabılarımı ayağama geçirdim ve eşyalarımı topladım. Hostesler ise kendileri için yapılan koltuklara oturmuş uçağın inmesini bekliyordu. Uçak indiğinde nihayet İstanbuldaydım. Burdan da Atatürk Havalimanına gidecektim. Saat yediye geliyordu. Sekizde havalimanında buluşacaktık. Kendimi bir takside buldum. Allahtan hafta içiydi de az trafik vardı. Bir saat sonra taksi durmuştu. Valizlerimi abi aşağı indirince kısa bir teşekkür edip valizlerim ile hızlı adımlar ile havalimanına giriyordum. Beni ise çekiyorlardı. Magazin en nefret ettiğim şeydi. Ama emindim ki yarın magazinlerde kapak kapak fotoğraflarım olacaktı.
Havalimanının içindeki cafe’ye geldim ve onların yanına gittim. “Sonunda kızım be!” diyen Deniz’e kötü bakışlarımı attım.
“Sen İstanbul havalimanı ile Atatürk havalimanı arasındaki mesafenin farkında mısın! Ayrıca trafiği de unutmamak gerekir!” dediğimde Deniz etrafa bakıp kolumdan tuttu ve yanına oturttu.
“Kızım ne bağırıyorsun?” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Çok heyecanlıyım ben Asya!” Ezgi tam bir K-POP fanıydı. Ben kendime yasaklamıştım K-POP’ı. Nedeni ise bağımlılık yapmasıydı. Şahsen Ezgi gibi idollerim sevgili yapınca aşk acısı çekmek istemezdim. Bir çok dili biliyordum. İngilizce, Türkçe, Korece, Fıransızca ve Almanca. Hepsi dedemin sayesindeydi. Dedem dillere takıntılıydı. Şirketi için ise beni tutacaktı güya. Rahmetli olunca Furkan ve Samet başa geçti. Bayram abim bir kaç bahane bulmuş ve şirkette çalışmamaya milleti ikna etmişti. Kendisi balıkçılık ile uğraşıyordu.
“Uf Ezgi, tamam sus.” Yerinde duramıyordu. Heyecenlıydı ki bu önündeki poğaçayı bitirememesinden de belliydi. Önündeki poğaçayı alıp yemeye başladım. Aynı zamanda da Deniz’in kahvesinden yudumluyordum.
“Sen onca şey yiyorsun nasıl kilo almıyorsun ya!” diye cırladı Ezgi. Omuz silktim.
“O değil de gidi gitmez kendimize yeni bir hat çıkartmamız lazım. Birbirimizi kayıp edersek birbirimizi bulamayız.” Deniz bizen iki yaş daha büyüktü ama sorun değildi. Kafam ile onu onayladım.
“Konsere de gideriz değil mi!” dedi Ezgi. Deniz ile aynı anda gözlerimizi devirdik.
“Hele bir yerleşelim de Ezgi. Gideriz.”
Bavullarımızı aldık ve girişten geçtik. Üçümüz de Farst Class almıştık yine. Hep beraber uçağa geçtik. Kendimi koltuğa attım. Telefonumdan müzik açtım. Şarkıyı dinlerken yan tarafımda –yani orta kısımda- Ezgi vardı. Ve hiç iyi gözükmüyordu. Kusacak gibiydi. Yanımda taşıdığım poşeti ona doğru attığımda poşeti açıp içine kusmaya başladı. Genellikle yan tarafımızdaki insanlarda kulaklık olduğundan duymamışlardı ama Deniz duymuştu ve iğrenerek telefonuna bakıyordu, gerizekalı.
Uçak kalktığında başımı arkaya atıp uyumaya çalıştım uyuyamayacağımı anladığımda telefonumu alıp oynamaya başladım.
Gözlerimi açtığımda sabah altı buçuktu. Uyuya kalmıştım demekki. Eşyalarımı topladığımda camımı açıp baktım. Kore aşağıdaydı. Daha doğrusu Seoul. Heyecan işte şimdi başlamıştı. İnmemize bir kaç dakka vardı. Bu yüzden tuvalete gittim. İşimi halletikten sonra geri yerime oturup kemerimi bağladım. Anons verildi ve sonrasında yuçak aşağı inmeye başladığında Ezgi’ye baktım. Hiç uyuyamamış gibi görünüyordu. Ki bence öyleydi. Ezgi buraya gelmeden bir iki ay önce Denizle beraber dil kursuna katılmışlardı. Çok olmasada biliyorlardı Koreceyi.
Sonunda uçak indiğinde kemerlerimizi açtık. Ezgi hızla önden çıkacağı sırada kolunu tuttum. Deniz ve Ezgi’nin elini tuttum. Dışarı çıktığımızda valizlerimizi aldık ve beraber yemek için restorantlardan birine oturduk. Buranın Rameni meşhur olduğu için hepimiz birer ramen yedik. Deniz çok beğenmişti. Ezgi ise Deniz’e aşağılar bakışlar atıyordu. Yemeğimizi yeyip hesabı ödeyip çıktığımızda saat dokuz olmuştu bile. Bir telefoncuyu açık görünce yeni bir hat aldık. Kendimizi kayıt ettik. Ben ailedekileri de kayıt ettikten sonra hemen Furkan abimi aradım.
“Alo? Kimsiniz?” diye sorduğunda güldüm. Gülüşümden tanımış olacak ki hemen konuştu. “Alo! Asya! Nasılsın? İndiniz mi?” Yüzümde bir tebessüm oluştuğunda konuştum.
“İyiyim Furkan abi! Yeni indik uçaktan da. Yeni hat aldım. Bu da yeni hat yani haberin olsun.” Bir kaç bağırışma geldiğinde birden telefonu babaannemin sesi kulaklarımı doldurdu.
“Kızım! Asyam, gurbete gidieedin bizi burada bıraktın! A’maniiiiin hindi sen oraalarda ne edeesin bilmiyom gari!” Güldüm.
“Merak etme babaanne, iyiyim. Geldik Koreye de aha şimdi. Bir otele yerleşeceğiz. Şimdi kapatmam gerek ellerimde valizler var.”
“Ha ha tamam kızım. Aha bizim oğlen seni isteyi!” telefondan yine hışırtılar geldi sonra ise kulağıma Furkan abimin sakin sesi doldurdu.
“Asya, paraya falan ihtiyacın varsa yollayım mı hesaptan?” Param vardı, yani gerek yoktu.
“Yok abi, teşekkür ederim.” Sonunda telefonu kapattığımda durup telefonu çantama koydum. İki taksi çağırdığımızda iki tane taksi de bizim valizlerimizi almışlardı. Ben tek kişi binmiştim. Beraber otele geldiğimizde yardım için bir adam geldi ve valizlri aldı. Resepsiyona geldiğimde kadın gülümsedi.
“Hoş geldiniz efendim, rezervasyon yapmış mıydınız?” dediğinde kafamla onayladım. “Adınız neydi?” diye sordu. Korece konuşuyorduk. “Deniz Karaca, Ezgi Şanlı ve Asya Ardahanlı.” Kadın kafasını salladı ve oda kartlarımızı verdi.
“İyi günler dileriz efendim.” Tebessüm ettiğimde herkese kendi oda kartını dağıttım. Bizimki doksandokuzuncu kattaydı. Asansöre bindiğimizde bir kaç dakikada kata ulaştık. İndiğimizde odalarımız yan yanaydı. Ben Ezgi ve Deniz’in ortasındaki odadaydım. Odama girdim. Yarım saat sonra yemeğe inmemiz gerekiyordu ama Ezgi inmeyeceğini ve yogun olduğunu söylemişti. Kısa bir duşun ardından valizimi aldım. İçindekileri yerleştirmeye gerek yoktu. Zaten bir hafta duracaktık burada. Siyah deri minik etek üstüne ise şortlu içlik giyindim. İçlik tişört gibi durduğundan ona dokunmadım.
Bir kaç bileklik taktıktan sonra saçımı kurutmadım ve at kuyruğu yaptım. Perçemlerimi kuruttum sadece. Oda kartımı ve şapkamı aldım. Siyah ayakkabılarımı da ayağıma geçirdim. Anlık maskeyi unutmam ile siyah maskemi taktım. Oda kartımı da cüzdanıma sıkıştırdım ve küçük bel çantamın içine koydum. Denizle aynı anda odadan çıktığımızı görünce kısa bir an şaşırdık. Sonra ise beraber asansöre bindik.
Üstünü süzdüm. Beyaz diz kapağına gelen bir kot şort giyinmişti. Üstündeyse siyah bir gömlek vardı. Tam anlamıyla Ferit Korhan’a benziyordu. Bu fikirle güldüğümde asansörün kapısı açılmıştı. Yemekhaneye indik ve tabaklarımızı doldurup bir masaya oturduk.
Yemeğimiz bitince biraz oteli gezmiştik. Binlerce turist vardı. Otelin açık-kapalı havuzu bile vardı. Aqua park deyince zaten Deniz ve benim için akan sular dururdu. Beraber odalarımıza gittik. Mayo ve havuz için gerekli olan eşyaları çantama koydum. Terliklerimi giyindim ve Ezginin kapısını çaldım. İçeriden bir kaç mırıltıdan sonra kapı açıldı. Uyanmıştı.
“Aqua parka gidiyoruz, geliyor musun?” Kafasını iki yana sallayıp kapıyı yüzüme kapadığında Deniz bir kahkaha attı. Arkamı döndüğümde havlusunu çıplak omzuna atmıştı. Altında ise siyah diz kapağına gelen bir şort vardı. Gözlerimi devirip asansöre bindim kapıyı kapatma düğmesine elli kere bastığımda
“Asya!” Kesin bana küfredecekti. Kapı kapandığında alt kata inmiştim. Ben indikten bir süre sonra ise yan asansörün kapısı açıldı ve sinirli bir Deniz ortaya çıktı. “Piç!” dediğinde güldüm. Kolumu cimciklediğinde küçük bir çığlık attım. Sırıtarak önden gitmeye başladı. Peşinden koşup ona yetiştim. Beraber havuzun başına geldiğimizde öğleden sonra olduğundan çok kişi vardı. Umursamadan satın alınabilen şezlonglara ilerledim. Yanımda bir adam durduğunda parasını verdim. Deniz yine bana kitlemişti. Deniz havlusunu yanımdaki şezlonga atıp hızlı ve seksi sandığı adımlarla bar kısmına yöneldi. Güneş tam tepemizdeyken güneş gözlüğümü ve beyaz şapkamı kafama taktım.
Deniz düşürebileceği bir kız arıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda ona gel işareti yaptım. Ayağa kalkıp yeşil kokteyli ile yanıma geldi. “Ne var? Kız kesiyorum işte!” dedi sitemle. Onu kolundan tutup şezlonga oturdum.
“Yanacaksın gerizekalı!” deyip elime döktüğüm güneş kremini sırtına kollarına ve yüzüne sürdüm. “Sırtıma sür, sonra gidebilirsin.” Kafasını salladı ve oflaya puflaya sırtıma güneş kremini sürdü. Ayağa kalkıp gittiğinde şezlongda geriye yaslandım. Bir kaç erkek yan taraftaki şezlonglara oturduğunda kafamı çevirdim. Büyük ihtimal amerikanlardı. Ama mükemmel yakışıklı duruyorlardı. Vay anam babam be, burası resmen bir harika! “Hindi burası erkek kaynıyor, peki ben ne yapıveecem? Bu da bir soru mu be Asya? Tabii ki coşuveecen!” kendi sözlerime güldüğümde çocuğu kesmeye başladım. O sırada Burak abimin görüntülü araması düştü. Hem de üç katılımcı ile! Onlar Furkan abim ve Samet’ti. Yerimde dikleşip telefonu açtım.
“Ooo, Asya Hanım. Hemen de turist kılığına bürünüveemişiniz bakıyomda.”
Güldüm ve kafamı salladım. Bir yandan da yandaki çocuğa bakıyordum. “Kimi kesiveriyon gız sen yine! Anneanneme deyiveecem hindi seni, görüveecen he!” dedi Samet.
“Hiç kimseyi kesmiyorum Samet! Ayrıca havuzdayım, neden aradınız?” dediğimde Furkan abim konuştu.
“Senin şu mankenlik şirketi, iş görüşmesine yarın seni çağırıyor. Konum istedim. Onu haber edecektim,” dedi. Heyecanla dikleştim.
“Cidden mi diyiveriyon gız!” dedim. Heyecanlanınca şivem geliyordu.
“Cidden diyiveriyom gız!” dedi. Güldüklerinde tekrar konuştum.
“Teşekkür ederim.” Elini göğüsüne koyup eyvallah dercesine kafasını eğdi. “Ha bu arada, siz aynı evde değil misiniz? Neden herkes kendi telefonundan arıyor?” Burak abim konuştu.
“Babaannem duruyor mu seniyon gız sen! Başka odalara çekilip öyle konuşuveriyok. Öbür türlü başımıza düşüveeriyolar.” Güldüğümde üçü de birden ciddileşti.
“O yavşak ta yanınızda mı?” Furkan abimin dediği yavşak Deniz oluyordu.
“Yok,” dedim. O sırada Deniz bana bağırdı.
“Asya! Su çok güzel gelmelisin!” dediğinde telaşla konuştum.
“Şey, benim şimdi kapatmam lazım, telefon güneşte ısınıyor da.” Telefonu yüzlerine kapatıp Deniz’e kötü kötü baktım.
“Ne oldu Asya?! Yine ne yaptım ben!” dedi Deniz sudan çıkarken.
“Aptal, abimler ile konuşuyordum!” Havlusunu üstüne attıktan sonra alt dudağını ısırdı. Üçlü abimden köydeki bütün erkekler korkardı. Kuzenler arasındaki tek kız olmam berbat bir şeydi. Küçükken de beni hep satarlardı zaten.
“Sıçtık!” dediğinde kafamı salladım. Arabamın arkasında üçünün sinirli bakışlar ile yumruklarnını birleştirdiği bir baskı vardı. Tam olarak camın üstünde.
“Neyse,” dedim ve güneşlenmeye devam etmek için gözlerimi kapattım. O sırada birden havalanmam ile çığlık attım. Sonra ise suya düşmüştüm. Yüzeye çıktığımda Deniz sırıtıyordu. O sırada yarım saattir kestiğim çocuk onu arkasından itti ve o da suya düştü. Deniz’e gülerken o da arkadaş grubu ile gülüyordu.
“Fuck me!” dedi. Keşke önce bir İngilizce kursuna gitseydi. Anlamını binsanlar da vardı bu ülkede.
“Deniz, bu şakayı burda yapmamalısın bence. Burada Gay insanlar da var.” Gözleri irileşti. İngilizce bir şekilde karşımızdaki çocuklara baktı ve konuştu.
“Ben gay değilim!” dedi. Kestiğim çocuk suya atladı ve Deniz’in omzuna iki tane vurdu.
“Sakin ol bro!” dedi. İngilizce konuşuyorlardı. “Ben Crew bu arada,” dedi elini Deniz’e uzatarak. Ah be! Uy, uşağum ben burada ne güne durayum? Deniz elini tutup sıktı.
“Deniz ben de,” dedi.
“Amerikan’a ve ya Koreli birine benzemiyorsun, nerelisiniz?” dedi. Sonunda o siz ekinin içindeydim.
“Türküz,” dedim gururla. Deniz de gururlanmıştı şimdi.
“Vay canına! Türkiye’ye gitmeyi hep çok istemiştim. Seni de manken olarak biliyordum.” Kafamı salladım.
“Asya ben, bir süre Korede mankenliğe devam edeceğim yani.”
“Kızım beni nasıl çağırmazsınız ya!” dedi Ezgi. Ben ona mal bakışı atıyordum. Çağırmadığımızı falan mı sanıyordu?
“Ezi seni çağırdık, kapıyı yüzümüze kapattın.” Deniz’in savunmasına kafamı sallayarak onayladım. Ezgi yemeğini alıp bir masaya oturduğunda biz de oturduk. Akşam yemeği için otelin restorantına gelmiştik.
“Neyse ya şey diyeceğim. Lu...” derken Crew ve arkadaşları yanımızdaydı. Üç kişilerdi.
“Oturabilir miyiz?” kafam ile onayladım. Karşıma Crew oturmuştu. Yemeğime devam ederken Ezgi bunlar kim diye bakıyordu.
“Ezgi, bunlar o anlattığımız çocuklar. Bu Crew, bu David, bu da TJ.” Heyecanla kendini onlara tanıttığında geri yemeğimize devam ettik. Crew konuştu.
“İki sokak ötemizde bir Lunapark var, eğer gelmek isterseniz hep beraber gidelim mi?” diye sordu.
...
Beğenmeyi ve yorum yazmayı unutmayın. Teşekkür ederim şimdiden.