Gülerek koşuyordum, Alp sonunda beni arkamdan belimi sıkıca tutarak yakaladığında ellerimi ellerinin üstüne koydum. Gülmeye devam ederken boynumu geriye atarak koşarken savrulduğu için karışmış olan uzun, açık kahverengi saçlarımı hafifçe omzuna sürtmüştüm. Başımı sağa çevirerek çenesine öptüğümde memnun olduğunu belli eden bir mırıltı çıkartmıştı.
"Alp, hayatım. Artık eve gitmeliyiz. Kendi nişanımıza geç kalacağız yoksa!"
Burnunu boynuma sürttü, "Daha saat erken, telaşlanma."
Yaptığı hareket beni tarifsiz bir o kadarda güzel bir duyguya itmişti. Ciddileştiğimi düşündüğüm bir ses tonuyla,
"Alp Aydemir!" dediğimde dudakları iki yana bir yay misali çekildiğinde o güzel gülümsemesini görebilmiştim.
"Efendim, Berceste Aydemir?"
Beni alt etmeyi biliyordu. Az önce başımı koyduğum omzuna küçük bir ısırık bıraktığımda hafif bir şekilde gülmüştü. Açıkta kalan boynuma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktığında ellerini belimden ayırdım, vücudumu tamamen ona döndürüp kollarını boynunu sardığımda gözlerimiz kesişmişti.
"Efsunkâr kadınım."
Her zaman büyüleyici bir güzellikte olduğumı söylediği için böyle seslenirdi, telefonunda da aynı şekilde kayıtlıydım. Beni her kelimesiyle kendine daha çok aşık ediyordu.
O yine, yeniden rüyalarımı istila ediyordu. Rüyalarımda her gördüğümde keşke daha fazla sarılsaydım, keşke daha fazla sevdiğimi söyleseydim diyordum. Ruhumu adadığım adamın gidişi ruhumda kapanmayacak yaralar açmıştı. Bakmaya, dokunmaya kıyamadığım adam bir anda gitmişti.
Kendimi ne zaman gittiğine alıştırmaya çalışsam delirecek gibi oluyordum. Bir mektup bırakarak kayıplara karıştığı gün sitenin önünde sinir krizi geçirmiştim. İnsanlara göre basit bir ayrılık acısıydı ama benim için basit değildi, içimdeki yangın sönmüyordu. Yatakta doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladığımda dizlerimi hafifçe kendime çekerek öylece boşluğa bakmaya başlamıştım. Aylardır kendime gelememiştim, sürekli o mektup gözümün önüne geliyordu. Ne ara kavradığımı anlayamadığım saçlarımı yavaşça bıraktım, sinirlendiğimde sürekli tırnaklarımla çizip yara yaptığım bacaklarımı kendime doğru daha çok çektip kollarımı bacaklarıma sardığımda kaburga kemiklerimi bacağımın ince derisinde hissetmiştim. Çok zayıflamıştım ve zayıflamaya devam ediyordum.
Ne kadar oturdum, düşündüm bilmiyorum ama hava aydınlanıyordu. Komodine uzanarak telefonumu aldığımda hiç bir bildirim olmayacağını bildiğim halde ekranı açması için yanındaki tuşa bastığımda ekranı açmış, ekran parlaklığının yüksekte olmasından dolayı anlık bir bulanıklık yaşamıştım.
Üniversiteden birkaç kız arkadaşım halimi hatırımı soran mesajlar atmıştı, ondan yine hiç bir mesaj ya da bildirim yoktu. Her gün mesajlaştığım adamdan on iki aydır tek bir mesaj alamamak canımı çok yakıyordu. Her gün mesaj atar diye bekliyordum, bir yıl olmuştu ve ben hiç umudumu kesmemiştim. Ölüp ölmediğini veya nerede olduğunu bilmiyordum.
Onu tanıyan hiç kimse bilmiyordu.
Evdekileri uyandırmamak için kapının kulpunu indirirken yavaş hareket ediyordum, odamdan çıkarak mutfağa ilerledim. Dolaplardan birinden kupa alarak tezgaha koyduğumda ocağın üzerindeki cezveye masanın üzerinden bir bardaklık su koyup ocağı yaktığımda suyun kaynamasını beklerken önümdeki çekmeceyi açmıştım. Poşet çayla dolu olan plastik kapaklı kutudan kırmızı meyve aromalı poşet çayımdan bir tane alıp kupanın içine koyuduğumda uzun tırnaklarımı mermer tezgaha yavaşça vurarak ritim tutmaya başladım. Cezvedeki su kaynadığında ocağı kapatıp yavaşça kupama döktüğümde ortama hoş bir koku yayılmıştı, L şeklindeki tezgahın sonunda gördüğüm yuvarlak kek paketi ise gülümsememe neden olmuştu. Boştaki elimi tezgahın sonuna uzattığımda istemsizce sol bacağım havaya kalkmış, rahatça uzanıp muhtemelen kardeşimin aldığı keki ambalajından hızlıca kurtatarak bir tabağa koymuştum. Saate göz ucuyla baktığımda ise saat beşe geliyordu, gün doğacaktı. Gün doğumunu büyük balkonumuzda izlemek keyif verici bir şey olduğu için balkona geçip büyük salıncağa oturdum. Salıncağı hafif hafif sallarken gözlerimi kapatmıştım, telefonum titrediği için bu güzel ana ara vermek zorunda kalmıştım. Sabahın bu saatinde umarım tahmin ettiğim kişi değildir, onu bu saatte hiç çekemezdim.
Kimden: Görkem
Pijamaların güzelmiş, şu an Tom ve Jerry'i sevdim.
Tahmin ettiğim kişiydi.
Gözlerimi Tom ve Jerry'li şort- atlet takımıma çevirip sonrasında karşı balkondaki Görkem'e baktığımda sandalyede oturuyordu. Sol elinin işaret ve orta parmağının ortasında her an düşecekmiş gibi olan sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp elini kaldırıp selam verdi. İstemeye istemeye kafamı sallayarak selamını aldığımda gözlerimi tekrardan telefona çevirdiğimde hızlıca mesajına cevap verdim.
Kime: Görkem
İyi hissetmiyorum, beni rahat bırak lütfen..
Güneş kızıl bir ışıkla etrafı çok güzel bir turuncuya boyadığın da istemsizce gözlerimi kapattığımda dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Gözlerimi açmadan tabağa koyduğum küçük kekten bir ısırık aldığımda sevdiğim keki yemek bile huzur vermişti. Aylar sonra ilk defa huzurluydum.
İlk defa.
Güneşin yükselmesini beklerken çayımı içmiş, kekimi yemiştim. Güneş yükseldiğinde ise mayışmaya başlamıştım. Mutfağa geçip tabağı ve kupayı tezgaha koyup odama geçme kararı aldığımda gözlerimi ovuşturarak koridoru ağır adımlarla aşarak odama vardım. Yatağıma girdiğimde ise rüya görmemek için bildiğim tüm duaları okuyarak tavanı izliyordum. Gözlerim yavaşça kapanmaya başladığında tekrar uykuya yenik düşmüştüm..
Bir süre sonra sıçrayarak uyandığımda rüyamda ne gördüğümden ufacık bir fikrim yoktu. Tek emin olduğum bir şey vardı o da her gün olduğu gibi yine çok az uyumuştum. Saate baktığımda sekiz buçuğa geliyordu, odamdan çıkıp ayaklarımı yere sürterek banyoya ilerledim. Musluğu açıp iyice ellerimi, yüzümü yıkadım. Ellerimi banyo tezgahına yaslayarak tezgahtan destek aldığımda yüzümü aynaya çevirim, bembeyazdım. Yüzüstü yattığım için kızarmıştım, kaşımda kaşıyarak yaptığım küçük bir yara vardı, dudaklarımı ısırarak patlatmıştım. Kendime bakmaya daha fazla tahammül edemediğim için ellerimi temiz havluya kurulayarak banyoyu hızlıca terk ettim. Odama geçip üç kapaklı gardolabımı açtığımda üstüme ilk önce siyah, spor sütyenimi sonrasında ise seyahate çıktığımda almış olduğum basketbol formasını geçirmiştim. Altıma bacaklarımdaki yaralarımı umursamadan dizimin bir parmak üzerinde biten spor taytımı giydiğimde forma taytı büyük çoğunluğuyla kapamıştı. Siyah şapkamı kafama taktığımda gözlüğü de üzerine koymuştum. Telefonumu, anahtarımı, kulaklığımı ve kredi kartımı küçük bel çantama sıkıştırıp çantamı boynuma asıp odamdan çıktım. Evdekiler şehir dışından çok geç döndükleri için hâlâ uyuyorlardı. Onlara yürüyüşe çıktığımı belli etmek amacıyla küçük bir not bırakma gereğinde bulunmuştum kendime zarar vermek için evden gittiğimi düşünmelerini istemiyordum. Dolaptan spor ayakkabılarımı alıp yavaşça kapıyı açtım, ayakkabılarımı giyerek kapıyı yavaşça kapattığımda az evvel çağırdığım asansöre binip aşağı inerken kablosuz kulaklığımı takıp telefonumdaki çalma listesinden herhangi bir parçayı açtım.
O herhangi bir parça ise Batuhan Korel - Anıları Sakla olmuştu. Yani bana kayıplara karıştığı günden bir gece önce önerdiği, sözlerini dikkatlice dinle dediği şarkıydı.
"Senden tek isteğim
Anılarımızı saklaman
Sevmeyi unutma
Sen güzel seversin" diyordu, dediği gibi sevmeyi unutmamıştım.
Ben hala onu seviyordum.
•
Dakikalarca, nefessiz kalana kadar koştum. Sonunda denizin kenarında durdup ellerimi dizlerime koyup nefesimi düzene sokmaya çalışırken anlık bir düşünceyle kumluk alana ilerlemeye başlamıştım, denize girecektim. Müsait bir yer bulduğumda ilk önce ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp çoraplarımı ayakkabımın içine koymuştum. Şapkamı çıkarıp gözlüğümü ve çantamı iç içe koyup formamı onların üzerine örterek rahatça görebileceğim bir yere koymuştum eşyalarımı. Terli saçlarımı sol elimle karıştırarak denize ilerleyerek yavaş yaval suya girdim. Saat öğlene gelmeye başladığından dolayı su sıcaktı ve inanılmaz bir şekilde rahatlatıyordu, kulaç atarak ilerlemeye başladım. Zaman geçtikte kumluk alan ailelerle dolmaya başlamıştı, artık çıkmam gerektiğinin habercisiydi bu. Kulaç atmaya başladığımda suyu çektikçe yolun uzadığını fark etmiş ve durduğumda henüz yolu yarılamadığını görmüştüm. Karadeniz'in suyuna meydan okuyup bu kadar ilerlemem akıllı işi değildi. Sonunda ayaklarım yere bastığında yavaş yavaş eşyalarıma doğru ilerledim. Kısa, biçimsiz saçlarımı elimle geriye attarken yere havlusunu sermeye çalışan bir orta yaşlı bir kadının hakkımda söylediklerini duymuştum. "Kızcağızın kemikleri sayılıyor, hasta galiba Allah şifa versin." Bunları söyleyen kadınla göz göze geldiğimizde bakışlarımı kadından çekip cılız bedenime kilitlediğim de haklı olduğunu fark ettiğimde kendime tekrardan acıdım. İştahım tamamen kesilmiş durumdaydı, hatta annemin sırf bu yüzden saatlerce ağladığını bilirim.
Düşüncelerimin bir kısmını engellemeye çalışarak kumlanmış kıyafetimi silkeledim, her şeyi formanın üzerine koyarak onu bohça şekline getirdiğimde ayağıma bir şey batmaması için dikkatli olarak sahilde bulunan duşlara ilerleyip tenimdeki tuzlu suyu atmak için birkaç dakika suyun altında kalmıştım. Formamı hızlıca üzerime geçirdim, çoraplarımı ve ayakkabımı giyip çantamı tekrardan boynuma asmış ve şapkamı ve gözlüğümü takmıştım, formamda ıslak spor atletim ve taytımdan dolayı ıslanmıştı, ıslaklığı bu sefer umursamadım. Eskiden olsa ıslak asla gezmezdim. Ama eskiden, o alışkanlığım gitmiş yerine umursamazlığa bırakmıştı.
Hızlı bir şekilde sahil yolunda gözüme kestirdiğim ilk kuaföre girdim. Kadının lafları aklımın yerine gelmesini sağlamış gibiydi, kendimce bazı kararlar almıştım. İyi olacaktım, vücudumdaki yaraları tedavi edecektim, işe geri dönecek ve hayatıma devam edecektim. Hayatıma artık devam etmem gerekiyordu, altı aydır kötü bir durumda yaşamıştım artık eski halime dönmek zorundaydım.
Saçlarım daha kısa ve düzgün kesildi, birkaç küçük bakım yapıldığında daha iyi görünüyordum. Kulağımın iki parmak altında, alt dudağımın hizasında kesilmiş saçlarımın üst kısmını küçük bir lastikle toplayıp, gerekli ödemeleri yaparak oradan ayrıldığımda hava o kadar sıcaktı ki üzerimdekiler kurumuştu. Kulaklık, şapka ve gözlüklerimi tekrar taktım, iyice kamufle olmuştum. Kimsenin ne bana acıyan bakışlarını görmek ne de hakkımdaki denilenleri duymak istiyordum. Defalarca komşuların hakkımda konuştuklarına denk gelmiştim, "Oğlanı başka kadınla yakalamış, ondan kriz geçirmiş" diyorlardı. Herkes ağzına geleni konuşuyordu işte. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladım, sanki arkamdan biri kovalıyordu. Eve yaklaştığımda yavaşlayarak denizin tuzlu kokusunu içime çektim. Ciddi terlemiştim, gözlüklerimi çıkartıp çantama attığımda yüzümdeki teri sildim. Aniden kolumu biri tuttu, kolunu itip beni tutan kişiye baktığımda afalladım.
Amine.
Amine Aydemir.
Benim tek dostum, sevdiğim adamında kardeşiydi.
Hiç beklemeden birbirimize sımsıkı sarıldık, buna bu kadar ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Biraz sonra omzumda bir ıslaklık hissetmiştim, ağlıyordu. Saçlarını okşamaya başladım, konuşabilmemiz için sakinleşmesi gerekiyordu. Gözüme kestirdiğim ilk banka onunla beraber oturduğumda başını omzuma koydu.
"Abla, çok fazla zayıflamışsın, beğendiğim o güzel saçların da gitmiş" sesi titriyordu. "Abim yok, sen yoksun. Tek başıma kaldım. Toparlanamadım hatta daha kötü oldum."
Amineyi tamamen unutmuştum. On sekiz yaşında genç bir kıza sahip çıkamamıştım. Saçını okşadım,"Özür dilerim. Seni yalnız bırakmamalıydım ama emin ol ben de seninle aynı durumdaydım. Eğer iyi olsaydım seni yanıma alacaktım." Boşta duran elimi sıkıca tuttu. "Abla senin öyle olduğunu biliyordum. Annen sürekli yanımda oldu. Senin durumunu neredeyse her geldiğinde soruyordum. Benimle ilgilenemediğin için kendine kızmana gerek yok annen zaten yanımdaydı."
Defalarca yutkunup aylardır ona sormak istediğim soruyu sordum.
"Alp'in nerede olduğunu biliyor musun Amine?"
İsmini aylar sonra söylemek garip hissettirmişti. Soruyu sorduktan sonra astımı olan bir hastanın ilaçsız nefes alamaması gibi nefes alamadım. Omzumdan başını kaldırarak öne eğdi, saçları yüzünü kapatmıştı şortunun açıkta bıraktığı çıplak dizlerine tırnaklarını sapladı. "Bilmiyorum abla. Yemin ederim bilmiyorum, bulmak için uğraştım ama olmadı." Kendine zarar vermesini istemediğim için ellerini sıkıca tutup avuçlarımın arasına almış bir şekilde biraz daha konuştuk, daha doğrusu o konuştu ben dinledim çünkü konuşmaya mecalim yoktu.
"Ben ne kadar safmışım da anlamamışım?" dediğinde gözlerim doldu. Ben de anlamamıştım, sadece kayıplara karışmadan önce sadece defalarca beni çok sevdiğini bilmemi istediğini söylediğini hatırlıyordum.
Artık vedalaşma vaktiydi, onun için sahil yolundan boş bir taksi çevirdim. Güvenli bir şekilde arabaya binip gözden kaybolup gidene kadar bekledim. Düşüncelerim beynimi fazla zorluyordu. Düşünmemeye çalışarak uzun bir süredir yaşadığım site giriş yaptım. Ailemle beraber yaşadığım dairenin olduğu apartmana yaklaşmıştım, kapının önünde koli vardı ve hareket ediyordu. Merak edip koliyi açtığımda küçücük, kar beyazı yavru kedi vardı. Ürkmemesi için yavaşça kutunun içinden aldığımda boynunda kırmızı kurdele, yanında ise bir not vardı,
"Seveceğini düşündüm, umarım iyi hissedersin.
~ Görkem"
İlk defa güzel bir şey yapmıştı. Kucağıma aldığım kediyle beraber apartmana doğru yol aldım. Asansöre binerek dairenin bulunduğu kata bastım. Kedinin beyaz tüylerini okşadıkça mayışıyordu. Asansör kata geldiğini belli etmek amacıyla sarsıldı kapılar sola doğru açıldı. Dairenin kapısının önüne ilerledim, çantamdan anahtarı alıp kapıyı açtım. Yavaşça odama ilerleyerek uyumuş kediyi koltuğuma koyduğumda kapısı kapalı olan salondan sesler geliyordu, anladığım kadarıyla televizyon açıktı ve erkek kardeşimin sesi kapalı kapının ardından bile geliyordu. Onların yanına giderken dış kapıyı açık unuttuğum aklıma geldi, yine unutmuştum bir şeyleri.. telefonumu alarak salona girdiğimde Tuna ayaktaydı, söyleniyordu. Annem ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Anne görmüyor musun? Adamı öldü sanıyoruz ama adam yurt dışında ropörtaj veriyor. Ben seni bırakıp yurt dışına gideceğim ve seni aldatacağım deseydi daha iyiydi. Ablam tam bir yıldır öldüğünü düşündüğü için ağlıyor o da sarışın kadınlarla gezip tozuyor!" Tuna'nın dediklerini duyduğum an hızlı adımlarla kardeşimi yanına gittiğimde bir eliyle omzumu tutup bir eliyle gözlerimi kapatmaya çalıştı. "Abla hayır bakma, daha fazla acı çekmeni istemiyorum"
"Tuna bırak beni!" Şaşkınlıkla ellerini çektiğinde televizyona yaklaştım. Sarışın bir kadınla beraber bir şeyler anlatıyordu. Televizyonun önünde diz çöktüm, ekranı okşadım sanki tenini hissedecektim. Aynı görüntüyü tekrar tekrar izledim. Kısa bir görüntüydü ama o kadar güzeldi ki. Özlemimden ağlamak üzereydim. Aniden odama koşarak arabamın anahtarını kaptım. Annem ve Tuna tutmaya çalışmışlardı. Şu an hiç bir şey umurumda değildi, Amine'ye gidiyordum. Arabama atlayıp, son gaz Amine'nin evine gittim. Kapıyı o kadar hızlı çalıyordum ki gören kapıyı kıracağımı sanardı.
Amine kapıyı açar açmaz üstüne atladım.
"Alp'i buldum Amine!"
Amine bir süre şoku atlatamamıştı. Bu yüzden yalnız bırakmamak adına onun bir parça kıyafetini çantaya doldurarak bizim eve getirmiştim. Onunla uzun yıllardır tanışıyorduk, annem onlarında annesi olmuştu. Bu yüzden evdeki kimse onun gelişini yadırgamamıştı. Ağladığından dolayı yorgun düştüğü için benim odamda uyuyordu. Şimdi ise kardeşimle sarılmış salondaki L koltukta uzanıyorduk.
"Şimdi ne yapacaksın, ablam?" dediğinde derin bir nefes aldım.
"Ne olursa olsun yanına gideceğim."
Buraya kadar gelip okuduğunuz için teşekkür ederim, hatalarım varsa lütfen kusuruma bakmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle hoşçakalın!