İçeriğe geç

Efsanevi:beyaz krallık

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Efsanevi:beyaz krallık

Bölüm 1

Kader bahçesi

Bir varmış bir yokmuş…Evvel zaman içinde, dünya bahar içindeyken, çok uzak bir diyarda—ama aslında sandığınız dan da uzak olan bir zamanda—bir krallık varmış.Aslında bu hikaye veya efsane masallardan bile eskiymiş desem, o kadar yani. Bu krallığın, tabii ki de, güzelliği dillere destan bir prensesi varmış. Kahverengi saçları, kehribar renkli gözleri, bembeyaz teniyle ay gibi parlayan öyle bir kızmış ki, gören herkes ona hayran kalırmış.Prenses, başka bir dünyanın, başka bir diyarın kızıymış adeta.Bir gün… prenses çok zor zamanlardan geçmeye başlamış. “Bir yer” dediğime bakmayın, bahsettiğim bir mekân değil… Kalbini ve ruhunu yoran, karanlık günlerden keçirmiş…İşte bu krallıkta, çok uzun zamandır tek başına yaşayan bir adam varmış. Ona “145 yaşında” derlermiş. Krallıktaki insanlar ondan o kadar korkarmış ki, krallığın geniş topraklarının büyük bir kısmını ona vermişler. Üstelik bunu bizzat hükümdar, yani padişah yapmış.Ama prensesin bunlardan hiçbir haberi yokmuş. O güzel arazileri her gördüğünde içi gidermiş; oraları gezmek, dolaşmak istermiş. Fakat ailesi ona asla izin vermezmiş.“Oralar çok tehlikeli,” derlermiş. “Vahşi hayvanlar var, sana zarar verebilirler.”Oysa verilen o topraklar cennet gibiymiş. Hatta neredeyse cennetten bile güzelmiş. İnsanlar ise o toprakları o yaşlı adama boşuna vermemiş: Onun bir çeşit cadı ya da büyücü olduğuna inanırlarmış. Kimse onun yüzüne bile bakmaya cesaret edemezmiş.Derken bir gün… prenses dayanamaz olmuş. “Bu toprakları çok merak ediyorum. Mutlaka gitmeliyim,” demiş kendi kendine ve gizlice yola çıkmış.Krallıkta bir bilge varmış. Prensesin niyetini anlamış ve ona yaklaşarak şöyle demiş:“Siz ki bu krallığın yüce prensesisiniz… Siz ki tek vârisisiniz… O lanetli yere gitmemelisiniz. ”Prenses şöyle demiş:“Neden oraya gidemezmişim? Herkes oraya gitmemi yanlış buluyor… Fakat o kadar güzel bir cenneti merak etmemem mümkün bile değil. Ben oraya gideceğim, Bilge. Ne âlem, ne bu krallık, ne de sen beni durdurabilirsin.” Bilge, prensesin bu kararlılığını görünce yüzü ekşimiş, uzun uzun düşünmüş. Sonra ağır bir sesle şöyle demiş:“Prensesim… Siz oraya giderseniz kaderiniz değişir.Kader öyle bir şeydir ki, bir kere ipin ucunu tutarsanız o ip elinize yapışır; sadece yapışmakla da kalmaz, sizi zamanla tüketir. Ne olur… bunu kendinize yapmayın.”Bu sözler prensesin içini altüst etmiş.“Bilge neden böyle konuştu? Bir bildiği mi var?” diye düşünmüş.Bilge’ye sorular sorar, hatta cevap alabilmek üçün ona türlü türlü hediyeler, rüşvətlər bile təklif etmiş.Ama Bilge yalnızca şunu demiş:“Biz ki bilgeyiz…Biz ki kimsenin bilmediklerini biliriz…Siz ki bir prensesiniz…Biz sizi korumakla mükellefiz. Asker olmasak bile siz bu krallığın tek varisisiniz. Ben yalnızca sizi korumak için söylüyorum. Söylediğim bu kadar. Gerisini anlatsam, kaderin akışına engel olurum… o yüzden susarım.”Prenses bu sözlerden sonra bir an olduğu yerde kalmış. Sonra Bilge’ye dönmüş yavaşca:“Belki de haklısın… belki gitmemeliyim,” demiş.O gece odasına çekilen prenses balkonda aya baxmış.“Kaderime mi karşı çıkacağım, yoksa başkalarını dinleyib sorunsuz bir hayat mı yaşayacağım?”Uzun uzun düşündükde sonra bir şey anlamış:Hiçbir şey kaderin önüne geçemez.Ve hata olduğunu bilse bile, gitmeye kararlıymış.Gece soğuk olduğu üçün üşümemek için üzerine sıcak tutan birkaç şey almış.Sonra… sarayın uyuduğu bir anda sessizce kapıdan çıxmış və gizlicə ormana, yasak topraklara doğru ilerlemiş.Ve o gece… prenses saraydan sessizce ayrılmış. En sevdiği beyaz atına binmiş ve atıyla birlikte o yasak araziye doğru yola koyulmuş. Gitmiş, gitmiş, gitmiş… Ay batıp güneş doğana kadar hiç durmadan ilerlemiş.Saat neredeyse dört olurken prenses sonunda kendini cennet gibi bir bahçede bulmuş. O kadar güzellikle doluymuş ki etraf… Hiçbir yere gitmek istememiş …..Sadece orada kalıp uzanmak, dinlenmek istemiş.Atını bir ağaca bağladıktan sonra yavaş adımlarla yürümeye başlamış. Sağında bir dağ varmış. Dağın bir yanı denize, bir yanı göğe bakıyormuş. Hem deniz, hem dağlar… sanki iki ayrı dünya aynı yerde buluşmuş gibiymiş.Prenses o dağın yamacına oturmuş, çiçeklere bakmış. Manzara öyle güzelmiş ki—neredeyse cennetin bahçelerinde olduğunu hissediyormuş. Ayrılmak istememiş. Hava hayla karanlıkmış ancak karanlık olmasına rağmen her şey çok güzel görünüyormuş.Yıldızlara izleyerek, başını yumuşacık çimenlerin üzerine koymuş.Yolun yorgunluğu,güllerin rahatlatıcı kokusu derken uyuyakalmış.Ve gözlerini açtığında…gördüğü tek şey, karşısında sessizce duran bir adam olmuş.Gözlerini açtığında karşısında bir adam görmüş. Bu adam, kaderini değiştirecekmiş. Bunu o da biliyormuş ama merakına engel olamamış. Kaderine razı olmuş ve gördüğü şey onu hayrete düşürmüş.Adamın gözleri deniz gibi derindi. Yaşı otuz gibi görünüyormuş ama sanki 145 yaşında olmasına rağmen otuz yaşında kalmış gibiymiş.Prenses çok şaşırmış. Adam buz mavisi gibi gözlerini onun kehribar gözlerine dikmiş. Öyle derin bakıyormuş ki, sanki buzların ve denizlerin içinde boğuluyormuş gibi hissettirmiş. Prenses kendini denizin derinliklerine düşmüş gibi hissetmiş.Prenses, tabii ki, ayağa kalkmış. Kahverengi saçları havada süzülen prensesi dikkatli izliyormuş adam. Prenses gözlerini kısarak sormuş: “Burada ne işin var, bayım? Siz kimsiniz?” Adam gözlerini ondan ayırmadan uzun uzun bakmış. Sonra sakin bir sesle demiş: “Ben buraların lorduyum. Peki ya asıl sen kimsin?” Prenses, yüksek egosuyla cevap vermiş: “Ben buranın her adımının sahibiyim. ”Lord gülmüş ve demiş:“Anlamadım… Neyin sahibisiniz? Yoksa sen bu ucube krallığın ekselanslarından mısın?” Prenses bu lafı anlamamış, sinirlenmiş ve karşılık vermiş:“Ben diğer kraliyet ekselanslarına karıştırmayın Lord’um.Ben onlara benzemem.Üslubunuza dikkat edin.” Bundan etkilenen adam, gözlerini süzerek kıza bakmış ve alayla:“Aman Tanrım… Siz bir prensesiniz! Şimdi anlıyorum. Kıyafetlerinizin ne kadar pahalı olduğunu fark etmemişim; dikkatimden kaçmış.” Buna sinirlenen prenses alaycı bir şekilde cevap vermiş:“Siz 145 yaşındasınız. Hangi kıyafetin pahalı, hangi kıyafetin ucuz olduğunu bilebilmeniz ne şaşırtıcı bir durum!Devre uyum sağlıyorsunuz demek..” Adam sakin kalmış ve sormuş:“Peki, neden geldiniz prenses? Burası bana ait, benim arazim. Kraliyet ekselansları,kral buna bizzat bana verdi. Buraya gelme sebebiniz nedir?” Prenses kararlı bir şekilde yanıtlamış:“Benim buraya gelme sebebim, kraliyetimdeki cennet bahçelerini görmek. Sizi görmeye gelmedim. Bu araziler cennetten farksız; neden burada dolaşamıyorum? Neden sadece size ait?” Lord, hafif bir gülümsemeyle prensesin yanına yaklaşmış ve yavaşça konuşmuş:“Prenses…..Gördüğünüz bu arazi, bu topraklar, bu cennet bahçeleri… hepsi bana ait. Hiç kimse onları benden alamaz. Ne siz, ne de bir başkası. Eğer biri almak için buraya gelmeye kalkarsa… ona tıpkı size güldüğüm gibi gülerim. Çünkü fazla cesaret, aptallık demektir. Ve bir prenses olarak böyle hakaretleri duymak istemezsiniz.” Prenses sözünü kesip bağırmış:“Bu cüreti nerden alıyorsunuz bilemem fakat beni tehdit edemezsiniz!”Lord başını hafifçe eğip sakin bir sesle karşılık vermiş:“Sizi hakaret edemem prenses. Siz sonuçta bir kraliyet mensubusunuz.” Prenses alayla gülmüş:“Az önce ‘ucube krallık’ dediğin kraliyet değil mi?”Lord gülümseyerek başını yana çevirmiş:“Bu konuşma burada son bulsun prensesim. Siz krallığınıza dönün… ben de hayatıma siz gelmeden önce bıraktığım yerden devam edeyim.” Prenses inadını gizlemeden karşılık vermiş:“Ben bir yere gitmiyorum. Gitmeyeceğim de. Buradan gidecek biri varsa… o da sizsiniz.” Bu söz Lord’un yüzündeki gülümsemeyi söndürmüş. Bir adım daha yaklaşmış, yüzünü prensesin yüzüne yaklaştırmış ve buz mavisi gibi gozlerini keribar gozlere dikmiş,alçak ama sert bir sesle şöyle demiş :“Hiç görmek istemediğiniz yüzümü görürsünüz, prenses.Git.Hemen terk edin burayı.”Prenses kararlı bir sesle demiş: “Peki, ben buradan giderim, Lord’um. Ama bir şartım var.”Lord, şaşkın bir şekilde sormuş:“Neymiş şartınız?”Prenses alayla cevap vermiş:“Şartım şu… Ben istediğim zaman buraya gelebileceğim, ama siz hiç söz etmeyeceksiniz.” Lord kaşlarını çatmış:“Ne demek istiyorsunuz? Farkındaysanız burası benim bölgem.”Prenses gülümsemiş:“Farkındayım. Görüyorum. Biliyorum. Ama ben gelmek istiyorum. Bana engel olursanız,diyeceğim şu ki…sizden çekinmiyorum Lord’um.Siz insanları etrafınızdakıları korkuta bilirsiniz fakat aynı şeyler bende uygulayamazsınız.Dediğim gibi ben başkalarına benzemem.” Lord sinirlenmiş, kaşlarını çatmış. Prenses atına yönelmeden önce yüzünü döndürüp ona tekrar bakmış:“Bu arada, isminiz neydi?” “İsmimi asla öğrenemezsin… Çünkü ismim yok.” Prenses uzun uzun bakmış, sonra gülerek:“İsmin yoksa ben size bir isim bulurum sorun yok. “Bundan sonra sana Darkmark diyeceğim.”Lord buna çok şaşırmış. Çünki bir insan hem de bir prenses ona isim takmış.Kimse cüret edemediği şeye prenses cesaret etmiş.Şaşkınlığı ve siniri yüzüne yansımış. Prenses atına binmiş ve tam gitmek üzereyken Lord arkasından seslenmiş:“Peki, prenses… Senin ismin nedir?”Prenses arkasına dönmüş:“İsmimi mi merak ediyorsun?”Lord gülümsemiş:“Meraktan değil… Sadece bana kafa tutan kadının ismini soruyorum.” Prenses hafif gülerek demiş:“O biraz zor… Çünkü benim de ismim yok.” Lord gülmüş:“Demek karşılıklı oynuyoruz.”Prenses gülümseyip cevap vermiş: “İlk siz başlattınız.”Lord kaşlarını çatarak sırıtarak demiş: “Bir daha buraya adım atamayacağını emin ol.” O gün prenses krallığına geri dönmüş.Prenses krallığına döndüğünde, Bilge onu karşılamış. Prenses Bilge’yi görmezden gelerek hemen odasına yönelmiş. Fakat Bilge onu rahat bırakmamış; yalnız bulduğu anda yanına gelmiş.Prenses odasında gözü gibi baktığı gülleri sulamaya başladı. “Ey krallığımızın varisi, neşesi… Neyiniz var böyle?” demiş.Prenses susmuş, gözlerini büyüterek yanıtlamış:“Hiçbir şeyim yok Bilge. Sadece yorgunum ve durgunum.”Bilge, sırıtarak ve bildiğini belli eder şekilde demiş:“Bu durgunluğunuz dün geceden kaynaklanmıyor mu?”Prenses gözlerini büyüterek Bilge’ye bakmış. Dayanamayan Bilge anlatmaya başlamış:“Ey krallığımızın neşesi… Varisi… Siz bilmez misiniz, ben Bilge’yim, her şeyi bilirim.Dün gece… saraydan ayrıldınız. O cennet bahçelerine gittiniz ve kendinize gelecekteki nişanlınızı buldunuz.” Prenses sinirle ayağa kalkmış:“Ne demek istiyorsun Bilge? 145 yaşındaki adam benim nişanlım değil! Sadece ömrü boyunca ölü gibi gezen bir ruh olabilir.” Bilge utanarak demiş:“Bana öyle geldi ki siz onu 30 yaşında gibi gördünüz.”Prenses gülümseyerek yanıtlamış:İsterse 25 yaşında olsun, ister daha genç ya da daha yaşlı… O benim için bir büyücü,daha fazlası yok. Bunun dışında bana hiçbir anlam ifade etmiyor.” Bilge, sessizce sormuş:“Peki, bugün tekrar o bahçelere gidecek misiniz?”Prenses balkondan sessizce başını kaldırıp bakmış ve demiş:“Gideceğim Bilge, gideceğim. Orası beni çok mutlu ediyor.Her şeyden uzağım orda.Mutlu olduğum yerde kalmak istiyorum.145 yaşındaki bir yaşlıdan mı korkacağım?” Bunu söyleyimce güllerden birinin dikeni eline battı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.