İçeriğe geç

Efsanelerin Vaveylası

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Efsanelerin Vaveylası

Bölüm 2

Tesadüf mü Yoksa Kader mi

Cat Pierce - You Belong To Me

Biliyorsunuz ki yakın zamanda erişim engeli gibi bazı kötü durumlar yaşandı ve çabalarımız sonuç vermedi.

Ben de yazarlığa yeni başlamış birisi olarak şimdilik başka platformdan devam etmeye karar verdim. Umarım hayallerimizin ve kelimelerimizin önüne daha fazla engel çıkmaz diyerek sizi bölümle baş başa bırakıyorum.

Bu arada her gün yeni bölüm yayınlayacağım, keyifli okumalar canlarım...💞💋

Büyük bir hevesle yazdığım bu satırları beğenerek okumanız dileğiyle...

Başlamadan kalplerinizi bırakırsanız sevinirim:)

*** Tesadüf mü Yoksa Kader mi ***

Hayata dair olan umutlarım, hayallerim, isteklerim; önceden sahip olduğum ama artık sahip olmadığım bütün her şey bir un çuvalı misali sonu görünmeyen bir uçurumdan aşağı doğru son hızda yuvarlanıyordu ve ben bu saatten sonra yapacağım hiçbir şeyin fayda etmeyeceğini bildiğim için sadece izliyordum. Kırgın ruhumla birlikte.

Böyle olmasını istemiyordum, neden böyle oluyordu? Ben mutlu olmayı, ben yaşamayı hak etmiyor muydum?

Duygularım yoktu, yani arkadaşlarım öyle olduğunu söylüyordu. Gerçekten duygusuz muydum? Gerçekten taş kalpli miydim? Uzun bir zaman önce bu soruyu kendime sorsaydım cevabı çok kolay verebilirdim. Her insanın duyguları vardır, benim de duygularım var tabii ki. Ama ben sadece onları ruhumdan dışarıya taşıyamıyorum.

Fakat artık bu cevabı veremezdim. Benim duygularım var mıydı? Bilmiyordum. Bu soruya cevap veremiyordum. Ne duygularımın var olduğunu söyleyebiliyordum ne de var olmadığını söyleyebiliyordum. Kanadı kırık ruhum bir şey hissedemez olmuştu artık çünkü o kadar çok acıya maruz kalmıştı ki sadece kötü duygulara değil, iyi duygulara da kapatmıştı kendini. Ben de ruhumun kapattığı kapıları kilitlemiştim.

Uzun saçlarım karla karışık yağan yağmurun altında sırılsıklam olmuştu ama umursamadım, arkadaşlarımla buluşacağım kafeye doğru ilerlemeye devam ettim. Eskişehir’in nostaljik sokaklarında yürümeyi seviyordum bu yüzden acele etmeden kaplumbağa adımlarıyla yürüyordum ama çok geçmeden önünde küçük masalar ve renkli sandalyeler olan kafeye geldim. Sandalye ve masalar ıslanıyordu ama bu dükkân sahibinin umurunda değildi sanırım.

Ruhsuz bakışlarımı kafenin kapısından içeriye yönelttiğimde arkadaşlarımı gördüm ve içeri girip oturdukları ahşap masaya yöneldim. Beni gördükleri anda hepsi aynı anda el sallamaya başladı, bu hareketleri kafedeki az sayıda olan insanların gözlerinin bana dönmesine neden oldu. Tepkisiz halimle bana ayırdıkları mavi sandalyeye oturdum ve neşeli konuşmalarını beklemeye başladım.

“Sonunda geldin,” Aybeniz kaşlarını çatarak saçlarımı ve kıyafetlerimi süzdü. “Geldin ama ıslak bir kedi yavrusu gibi geldin.” Aybeniz saç rengini yine değiştirmişti, saçları bir hafta önce sarıydı ama bugün bakır renkliydi. Saçlarının yanmasından korkmadan istediği her saç rengini deniyordu ve denediği her renk ona yakışıyordu. Cevap vermeden dik dik ona baktığımda turkuaza yakın mavi gözlerini devirdi ve dumanı tüten kahvesinden bir yudum aldı.

Gözlerimi Dora’nın gözlerine dokundurduğumda kaç yıllık arkadaş olmamıza rağmen utangaçça gülümsedi ve yanakları pembeleşti. Onun ela gözleri hep çekingen bakardı, buna hiçbirimiz engel olamazdık. Onu daha fazla rahatsız etmemek için gözlerimi Vefa’ya çevirdiğimde bana çatık kaşlarla baktığını gördüm. “Sen hasta olmak mı istiyorsun?” Evet, yine başlıyorduk. Kahverengi gözlerini aynı Aybeniz’in yaptığı gibi devirdi ve sinirli ses tonuyla tekrar konuştu. “Sağlığına dikkat etmeni daha kaç defa söylemem lazım.” Üzerimde ıslak kabanımı çıkarıp sandalyenin arkasına astım ve sakince omuz silktim. Vefa ise benim bu umursamazlığıma karşı elini gözleri gibi kahverengi saçlarına götürdü ve hırsla karıştırdı.

Bize karşı her zaman çok korumacıydı, hasta olmamızı ya da zarar görmemizi hiç istemezdi ve kendimize dikkat etmediğimizde çok kızardı. Bu konuda en çok azar yiyen kişi de bendim fakat onun azarlamalarına alıştığım için pek ciddiye almıyordum, bu da onu delirtiyordu.

Bana laf anlatamayacağını bildiği için konuşmayı bıraktı ve üzerindeki deri ceketi çıkarıp bana giydirdi. Açıkçası üşümüştüm ve bu yüzden ceketi giydirmesini sessizce kabullenmiştim.

Vefa garsonu çağırıp her zaman içtiğim kahveden sipariş ettiğinde Dora masum bakışlı gözlerini bana dokundurup konuştu. “İş bulabildin mi?” Bir de bu mesele vardı. Müdüre karşı geldiğim için garsonluk yaptığım restorandan atılmıştım ve yeni bir iş bulmam lazımdı. Başımı iki yana sallayarak cevap verdim ve sıcak bardağı ellerimle kavrayıp dudaklarıma götürdüm. “Aslında ben de seninle bu konuyu konuşacaktım,” Gözlerimi Vefa’ya çevirip konuşmasına devam etmesi için küçük bir baş hareketi yaptım. “Üniversiteden bir arkadaşım yeni bir kafe açmış ve garsona ihtiyaç olduğunu söyledi. Eğer istersen sana adresi verebilirim.” Bu iyi bir haber olabilirdi, tabii ki de kabul edecektim.

Neden iş arayarak kendimi yoracaktım ki?

“Teşekkür ederim Vefa, bu çok iyi olur.” Yanlarına geldiğimden beri ilk defa konuşmuştum ve bu Vefa’yı gülümsetmişti. Benim mutlu olmamı istiyordu, bunun için elinden geleni yapıyordu ama işe yaramıyordu. Yine de ona minnettardım.

“Bir dakika, sen konuşmayı biliyor muydun? Ben seni dilsiz sanmıştım.” Aybeniz ince ellerini yanaklarına koymuş ve şaşkın bakışlarını bana atarak alayla konuşmuştu. Onun bu hareketi yüzümde küçük bir tebessüm oluşmasını sağladı ama tebessümümün kalıcılığı kısa sürdü. “Abartma Aybeniz.” Ellerini bu sefer benim yanaklarıma koydu ve baskı uygulamaya başladı. “Gözlerime bak Canfeza. Bakıyorsun değil mi?” Başımı ellerinin izin verdiği kadarıyla salladım. “Bakıyorum.” Yanaklarıma daha fazla baskı uyguladı ve dudaklarımın büzülmesini sağladı. “Şimdi seni öpeceğim.” Bunu demesiyle onu itip Vefa’nın arkasına saklanmam bir oldu.

Dora ve Vefa kahkahalarla gülerken ben Aybeniz’e öldürücü, aynı zamanda ürkek bakışlarımı gönderiyordum. “Nasıl korkuttum ama seni?” Aybeniz alayla konuşup diğerlerine katılarak yüksek sesle gülmeye başladı.

Kafedeki insanların bizi izlediğini biliyorduk ama bunu hiçbirimiz takmıyorduk. Gülmeyi kestiklerinde ilk konuşan Dora oldu. “Şey,” Vefa’ya çekingen bakışlarıyla baktığında Vefa onu konuşması için teşvik etti.

“Evet, söyle.”

“Buradaki insanları rahatsız ettik, değil mi?” Az önce hiçbirimizin etrafında olan insanları umursamadığını söylemiştim değil mi? Yanılmışım. Vefa gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken Aybeniz dayanamayıp kıkırdamıştı, ben ise Dora’ya en yumuşak bakışlarımı gönderiyordum.

Onun böylesine narin bir ruha sahip olması iyi miydi yoksa kötü müydü çözemiyordum fakat onu her zaman korumak istiyordum.

“Her şeyi kafana takma güzellik.” Vefa cümlesini söylerken Dora’nın kumral saçlarını eliyle dağıttı. Dora başını sallayıp gülümsedi ve kahvesini içti. Vefa da bir süre gülümseyerek onu izledikten sonra cebinden telefonunu çıkarıp Dora’nın fotoğrafını çekti. Dora bunu fark etmemişti, eğer fark etseydi çok utanırdı.

Vefa telefonuyla bir süre oyalandıktan sonra masaya koydu ve bakışlarını bana yöneltti. “Kafenin konumunu attım. Buradan çıkınca gidebilirsin. Hatta istersen beraber gideriz.” Her zaman bu kadar düşünceli davranan bir arkadaşımın olması şu dünyadaki sahip olduğum çok az sayıda şeylerden biriydi.

“Beraber gidelim.” Başka insanlarla konuşmayı pek sevmiyordum ve onun yanımda olması gerginliğimi azaltırdı. Gülümseyerek başını salladı ve az kalan kahvesini tek yudumda bitirdi. Biz de kahvelerimizi bitirdiğimizde Vefa hesabı ödemek için kasaya gitti ve biz kapıya yöneldik.

Kafeden çıktığımızda Aybeniz ile Dora, Vefa’yla beraber yaşadıkları evlerine doğru yol alırken Vefa ve ben de yeni açılan kafeye gitmek için yürümeye başladık. Yağmur dinmişti, kuruyan saçlarımın tekrar ıslanmaması için bu iyi bir şeydi. “Canfeza geçmişinde yaşadıkların geleceğini yok etmesin. Eğer üstesinden gelemiyorsan psikoloğa gitmeyi deneyebilirsin. Ben her zaman senin yanında olacağım.” Vefa’nın kısık sesini duyduğumda gözlerimi ayaklarımdan çekip ona baktım.

“İstemiyorum.” Biraz yavaşlayıp kolunu omzuma attı ve beni kendine çekti. “Pekâlâ, bunun için seni zorlamayacağım. Ama şunu bil, ne zaman ihtiyacın olursa yanındayım.”

Dudaklarımdaki kilidi kırıp gülümsedim ve kolumu beline sarıp konuştum. “Biliyorum. Seni seviyorum.” Saçlarımın üstüne küçük bir öpücük koydu. “Ben de seni seviyorum kara civcivim.” Kullandığı tabir yüzünden kaşlarımı çatıp belindeki elimle boşluğuna hafifçe vurduğumda yalandan acıyormuş numarası yapmaya başladı. “Elin taş gibi mübarek, çok acıdı.” Kolunu omzumdan çekti ve ellerini yumruk yapıp gözlerine götürdü. Yumruk yaptığı elleriyle gözlerini ovuştururken ağlama sesleri çıkarmaya başladı. Kollarımı göğsümde bağlayıp küçük gösterisini bitirmesini bekledim.

Benim kayıtsız olduğumu anlayınca oyunculuğuna son verip elimden tuttu ve koşmaya başladı. Beni sinirlendiriyordu ama aynı zamanda gülümsetiyordu. Bu adam biraz, hatta çok garipti.

Açılışı için balonlarla süslenmiş kafeye geldiğimizde bizi Vefa’nın yaşlarında bir adam karşıladı. Adamın siyah saçları ve en az saçları kadar siyah gözleri vardı. “Hoş geldiniz.” Sesi oldukça neşeli çıkıyordu. Vefa’yla el sıkıştılar ve içeri geçtik. “Sana bahsettiğim arkadaşım Canfeza.” Vefa beni kafenin sahibine tanıttığında adam gülümseyerek elini bana uzattı. “Ben Pamir, memnun oldum.” Elimi ona uzattım ve kısa bir el sıkışmanın ardından elimi geri çektim.

Pamir bakışlarını kısaca üzerimde gezdirince rahatsızlıkla Vefa’nın koluna girdim. “Tamam, yarın gelip işe başlayabilirsin.” Daha hiçbir şey konuşmadan iş başvurusu için geldiğimi nasıl anlamıştı? Tabii ya Vefa ona söylemiş olmalıydı, buna şaşırmamam lazımdı.

“Evrak falan gerekmiyor mu?” Pamir başını iki yana salladı. “Hayır, gerek yok.” Omzumu silktim ve gözlerimi Vefa’ya çevirdim, bana göz kırpıp başını Pamir’e çevirdi. Onlar kısaca vedalaştıktan sonra kafeden ayrıldık ve ben rahat bir nefes aldım.

Eve geldiğimde kendimi küçük odama attım ve üstümü bile değiştirmeden tek kişilik yatağıma yattım. Gözlerimi kapattığımda aklıma gelen ilk şey mavi gözlü adam oldu. O gün benimle konuşurken gözleri cam gibi parıldıyordu. Kulağındaki halka küpe ona çok yakışmıştı.

Acaba o kimdi ve ben ona hiçbir şey demeden ruhsal durumumu nasıl anlamıştı? O an o ıssız sokakta benden başka kimsenin ayak sesini duymadığıma emindim. Kulağımda kulaklık vardı ama müziğin sesi etraftaki sesleri duyabileceğim kadar kısıktı. Ama buna rağmen ben onun yanıma sokulduğunu hissetmemiştim, adım seslerini duymamıştım.

Bu düşüncelerimi beynimden atmak için başımı iki yana salladım. Gözlerimi açarak yatakta cenin pozisyonunu alıp gözlerimi tekrardan kapattığımda adamın sözleri beynimde yankılanmaya başladı. Neden kim olduğunu bile bilmediğim bir adamın dediklerini bu kadar çok kafaya takıyordum? Bana söylediklerini üç ay önce o günün gecesinde unutmam lazımdı. Neden unutamamıştım? Bu soruma verebileceğim bir cevabım yoktu. Elimden gelen tek şey üzerime yorganı çekip uykuyu beklemek oldu.

🩶

“Bunları masa yediye götür.” İki bardak kahveyi yuvarlak ve siyah tepsiye koyan barista yüzüme bile bakmadan görevimi söyledi. Görmeyeceğini bildiğim için başımı sallayıp onu onaylamadım, sadece tepsiyi elime alıp yedi numaralı masaya doğru ilerlemeye başladım.

Sabah mesai saatinden önce gelip masa numaralarını ve kafenin düzenini baristanın yardımıyla ezberlemiştim. Benim dışımda burada çalışan ikisi erkek, biri kız üç kişi daha vardı. Onlar da en az benim kadar hızlı bir şekilde işlerine adapte olmuştu.

Buraya geldiğimde Pamir’i görmemiştim ve bu benim içimi rahatlatmıştı, ondan hoşlanmamıştım.

Masaya ulaştığımda kahveleri çift olduğunu düşündüğüm kişilerin önüne koydum ve bana seslenen kadının masasına gittim. Not defterimi önlüğümün cebinden çıkarıp kadının yüzüne bakmadan konuştum. “Ne alırdınız?” Kısaca kadına göz attığımda önündeki dizüstü bilgisayarda bir işle uğraştığını gördüm, meşgul olmalıydı. “Filtre kahve alayım.” Bunu dedikten sonra beyaz gömleğinin yakasını çekiştirdi. Siparişi not alıp baristanın yanına yöneldim.

Kadına filtre kahvesini verdikten sonra bekleyen müşteri var mı diye etrafıma bakındım ama yeni gelen ve siparişi alınmayan kimse yoktu.

Lavaboya gitmek için kafenin arka tarafına yöneldim. Lavaboya geldiğimde ellerimi sabunla iyice yıkadım. Dağılan saçlarımı tekrar bağladıktan sonra tahminimce huş ağacından yapılmış olan kapıyı açıp lavabodan çıktım.

Kafeye tekrar giriş yaptığımda gözüme ilk çarpan şey beş numaralı masada oturan adam oldu. Bu oydu, üç ay önce aniden yanımda beliren adam. Ona çok dikkatli bakmış olmalıyım ki elindeki kitapta olan gözleri benim mavi irislerimle buluştu. Bir anlığına ürpersem de ruhsuz bakışlarımla onu izlemeye devam ettim. Küpesi yine halka şeklindeydi ama o günkü gibi gri değildi, siyahtı. Saçları dağınıktı ve bu ona yakışıyordu. Elini yavaşça havaya kaldırdı ve beni yanına çağırdı.

Cebimdeki not defterini elime alıp yavaş adımlarla ona doğru yürümeye başladım. Masasına vardığımda yanında dikilip siparişini vermesini beklemeye başladım ama o sipariş vermek yerine karşısındaki sandalyeyi göstererek konuştu. “Oturur musun?” Burada bir çalışan olmamı umursamadan karşısındaki sandalyeyi çekip oturduğumda adını bilmediğim iş arkadaşım olan kız bana şaşkın gözlerle baktı, onu görmezden gelip bakışlarımı tekrar mavi gözlü adama çevirdim.

“Burada karşılaşmamız ne kadar güzel bir tesadüf.” Cevap vermedim, tek kaşımı kaldırıp sadede gelmesini bekledim.

“Tamam, uzatmayacağım. Bana telefonunu verir misin?” Pantolonumun cebindeki telefonumu çıkarıp ona uzattım ve merakla ne yapacağını beklerken ifadesizliğimi sabit tuttum. Telefonumu vermeyi bu kadar çabuk kabul etmemi beklemiyor olmalıydı ki gözlerine kısa süreliğine bir şaşkınlık oturdu, o şaşkınlığı hemen yok edip telefonumu elimden aldı.

Telefonumun ekranını açtığında kilit olduğunu gördü ve tekrar bana verdi. “Kilidini açar mısın lütfen?” Lafını ikiletmeyip parmak izimi okutarak kilidini açtım. Telefonu elimden alıp bir şeyler yaptı ve sonra bir zil sesi kulaklarıma ulaştı. Numaramı almıştı, şaşırmadım. Zil sesi kesilince telefonumu elime tutuşturdu. “Adım Han, kendimi adımla kaydettim. Yarın gece on ikide seni Şahin Tepesi’nde bekliyor olacağım, konuşmak istersen gelirsin.”

Kendinden emin yaptığı konuşmadan sonra masaya koyduğu kitabını alıp hızlıca çıktı kafeden. Arkasından bakakalmışken bana seslenen barista sayesinde kendime gelip ayağa kalktım ve kafenin içine göz attım. Kimse kalmamıştı, telefonumu elime alıp saate baktığımda saatin akşamın dokuzu olduğunu gördüm. Kafe yedi yirmi dört açıktı ve çalışma saatleri tam olarak ayarlanmamıştı. Kadın çalışanlar sabah, erkek çalışanlar ise gece çalışacak şekilde ayarlanacağını duymuştum.

Siyah önlüğü çıkarıp kabanımı giydim ve kafeden ayrıldım. Yolda yürürken gün boyu gelen mesajlara bakmak için telefonu cebimden çıkarınca Vefa’dan üç cevapsız çağrı olduğunu gördüm. Telefonu her zaman sessizde kullandığım için gelen aramaları açmama gibi bir huyum vardı.

Azar yiyeceğimi bilerek Vefa’yı aradım. Telefonu kulağıma yaslar yaslamaz arama cevaplandı. “Neden açmıyorsun?” Duyduğum yüksek sesle yüzümü buruşturdum. “Telefonu sessizde kullandığımı biliyorsun.” Derin bir nefes aldı. “Beni delirtmek için uğraşmana hiç gerek yok biliyor musun? Çünkü ben sayenizde delireli çok oldu.”

Bir şey vardı, sesi endişeliydi. Ayrıca ses tonunda gizlenen öfkeyi de sezinlemiştim. “Vefa ne oldu?” Benim sesime de yerleşmiş bir endişe vardı artık. “Benim evime gel, öğrenirsin.” Aceleyle konuşup aramayı sonlandırdı, evi olduğum yere yarım saatlik yürüme mesafesindeydi. Taksiye para vermek istemediğim için koşmaya başladım.

Arkadaşlarımdan birine bir şey oldu düşüncesi içimde yer edinince nefeslerim daha da hızlandı.

Bu hayatı sevmiyor olmam onları sevmediğimi göstermezdi. Ben kendi hayatıma değer vermiyordum ama onların hayatları benim için çok değerliydi.

Vefa’nın ve kızların yaşadığı apartmanın önüne geldiğimde saate baktım, tam on yedi dakikada gelmiştim. Binanın kapısının önünde soluklanıp içeriye girdim. İkinci kata çıkıp arkadaşlarımın yaşadığı dairenin zilini çaldım. Kapıyı açan kişi Aybeniz oldu. “Hoş geldin.” Yanından hızla geçip içeriye geçtim. Salonda oturan Vefa’yı ve koltuklardan birinde halsizce uzanan Dora’yı gördüğümde yanımdaki Aybeniz’e dönüp soru soran bakışlarımla gözlerinin içine baktım. “Dün sabahtan beri hiçbir şey yemeyip halsiz düşmüş ve kapının önünde bayılmış.” Kabanımı çıkarıp tekli koltuğa fırlattım ve Dora’nın yanına gittim.

“Neden kendine dikkat etmiyorsun sen?”

“Bu soruyu ben de çok sordum ona. Yemek yemeyi unutmuş hanımefendi. Yemek yemeyi hangi akıllı unutur lan?” Vefa sinirini dizginlemeye çalışsa da sesi yüksek çıkmıştı ve bu kadar sinirli olmakta haklıydı. Dora’ya baktığımda açıklama beklediğimi anlamış olmalı ki dudaklarını araladı. “Ya gerçekten unuttum, sadece çok dalgındım.” Vefa ellerini saçlarına geçirdi. “Neden dalgındın? Anlat bize.” Dora çekinerek bana baktı, başımı salladım ve konuşmasını beklemeye başladım. “Dün sizden ayrıldıktan sonra yolda babamı gördüm ama o beni tanımadı. Gerçekten.”

Hepimiz olduğumuz yerde taş kesildik. Arkamdaki Aybeniz’e baktığımda destek almak için toz mavi koltuğun koluna tutunduğunu gördüm. Ben tepki veremiyordum, Dora o adamı görünce ne kadar çok korkmuştur. Vefa’nın siniri bir anda yatıştı fakat sadece Dora’ya olan siniri yatıştı, o adama olan siniri ise şaha kalktı. Bunu biliyordum.

Burada yanlış olan bir şey vardı, dün Dora ve Aybeniz yanımızdan beraber ayrılmıştı. Gözlerimi tekrar Aybeniz’e çevirdim, bakır renkli saçları yüzünün bir kısmını kapatmıştı. “Siz dün kafeden beraber ayrıldınız?” Sorarcasına konuştuğumda Aybeniz başını eğdi ve kısık sesle konuştu. “Ben bir ara çikolata almak için markete girmiştim ve Dora dışarıda kalmıştı. Onu yalnız bırakmamalıydım. Özür dilerim Dora.” Dora anlayışlı gözlerle Aybeniz’e baktı ve kollarını açtı. Aybeniz koşarak onun zayıf kollarına girdi. “Senin hiçbir suçun yok, özür dileme.” Aybeniz başını salladı ve sıkıca sarılmaya devam ettiler.

Bakışlarım Vefa’ya uğradığında gözlerini ellerine odaklamış bir şeyler düşündüğünü fark ettim. Sessizce dibine kadar gittim ve elimi omzuna koydum, irkilip dalgın gözlerini bana dokundurdu. “İyi misin?” Diğerlerinin duymaması için fısıldayarak konuşmuştum. “Değilim. O adamın yıllar sonra ortaya çıkması hiç hayra alamet değil.” O da benim gibi fısıldayarak konuşuyordu, Dora ve Aybeniz kendi aralarında koyu bir sohbete dalmışlardı bizi duymaları mümkün değildi. Başımı salladım ve yanına oturup kafamı omzuna yasladım. Haklıydı, o adamın birden ortaya çıkması tesadüf olamazdı. Tek dileğim Dora’nın geçmişte yaşadıklarını tekrardan yaşamamasıydı.

***

Düşünceleriniz?

İlk bölümü beğendiniz mi?

11.06.2023

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.