İçeriğe geç

Ece

Bölüm 46 · 7 dk okuma

Ece

Bölüm 46

46. Bölüm: Kırılgan Huzur

Evin içine girdiğimde karşılaştığım sessizlik, dışarıdaki o gergin atmosferden daha boğucu geliyordu. Evin her köşesi, her eşya Kenan’ın varlığıyla dolu ama aynı zamanda bir o kadar ruhsuzdu. Işıkları açmadım; ay ışığının pencerelerden sızan solukluğu, evde tek başıma olduğumu hatırlatıyordu.

"Sonunda..." diye fısıldadım, kendi sesim bile boşlukta yankılandı.

Adımlarım mutfağa yöneldi. Açlıktan midem zil çalıyordu; galerideki o adrenalin dolu dakikalar, korku ve endişe yerini sadece boş bir mideye bırakmıştı. Dolabı açtım, kendime hızlıca bir şeyler hazırlamak için tezgaha uzandım. "Çok açım," dedim kendi kendime, buzdolabından birkaç parça bir şey çıkarırken. "Sanki günlerdir yemek yememiş gibiyim."

Ocağın altını yaktım, tavaya biraz yağ koydum. Yemek kokusu hafiften mutfağa yayılmaya başladığı an, o tanıdık, sinsi bulantı dalgası bir anda boğazıma tırmandı.

Elimdeki spatulayı tezgaha öylece bıraktım. Bir saniye öncesine kadar iştahla beklediğim o yemek kokusu, şimdi burnuma bozulmuş bir şey gibi geliyordu. Midem, sanki kendi kendine bir savaş başlatmış gibi kasıldı. Lavaboya doğru zorlukla ilerledim, ellerimi mermere dayayıp başımı öne eğdim.

"Yine mi?" dedim, sesimdeki bıkkınlıkla. "Hayır, şimdi olmaz. Stres, sadece stresten..."

Gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya çalıştım ama nafile. Her nefesimde mutfağa yayılan o yemek kokusu midemi daha da altüst ediyordu. Bir elimle midemi tutarken, diğer elimle tezgahı kavradım. O an, yaşadığım bu fiziksel tepkinin sadece o günkü olaylarla ilgili olup olmadığından şüphe duymaya başladım. Bir anlığına, galeride o adamların Pelin hakkında söyledikleri, Kenan’ın bana olan soğukluğu ve bu bitmek bilmeyen mide bulantıları... Hepsi birleşince zihnimde garip bir soru işareti belirdi.

Tam o sırada, evin dış kapısının kilit mekanizması çınladı. Kenan eve dönmüştü.

Hızla dikleştim, kendimi toparlamaya çalıştım. Yüzümü soğuk suyla yıkadım; aynadaki aksim o kadar solgundu ki, sanki az önce bir hayaletle yüzleşmiş gibiydim. Eğer Kenan beni bu halde, mutfakta perişan bir şekilde bulursa, Pelin’in peşine düştüğümü anlaması an meselesiydi.

Sakın düşme, sakın belli etme, dedim içimden.

Ayak sesleri koridorda yankılanmaya başladı. Kenan’ın ağır ve emin adımları, her adımda beni biraz daha köşeye sıkıştırıyordu. Kapının eşiğinde göründüğünde, gözleri doğrudan mutfağa, benim olduğum yere sabitlendi.

"Ece?" dedi, sesi o kadar soğuk ve sorgulayıcıydı ki... "Bu saatte mutfakta ne yapıyorsun?"

"Normal insanlar bu saatte yemek yerler ya," dedim, omzumu hafifçe silkerek. "Açlıktan gözüm dönmüştü, biraz bir şeyler hazırlayayım dedim. Sen hiç acıkmıyor musun Kenan? Yoksa senin dünyanda insanlar sadece hava ve gerilimle mi besleniyor?"

Kenan’ın kaşları hafifçe havalandı, attığı adımlar durdu. Gözlerini kısarak beni süzerken, hala yüzümdeki o yorgunluğu ve az önce yaşadığım mide bulantısının kalıntılarını çözmeye çalışıyordu.

"Açlık mı?" dedi, sesi biraz daha yumuşamış ama hala şüphe doluydu. "Senin yüzün bembeyaz, Ece. Sadece açlıktan değil, sanki bir şey görmüş gibisin. Bir sorun mu var?"

Midemdeki o huzursuzluk dalgası yeniden yükselirken, arkamı ona döndüm ve dolaptan bir bardak su çıkardım. Elleriyle yüzümü kapatmak, o anki telaşımı gizlemek için iyi bir bahaneydi.

"Sorun mu?" dedim, suyu yudumlarken. "Sadece çok yorgunum. Günlerdir doğru düzgün dinlenemedim, üstüne bir de bu bitmek bilmeyen stres... Vücudum isyan ediyor artık. Hepsi bu."

Kenan, bir an için mutfak tezgahına yaslandı ve öylece bana bakmaya devam etti. O bakışların altında, galeride öğrendiğim o isim, o dosya ve Pelin'in gerçek kimliği... Hepsi birer yük gibi üzerimdeydi. Kenan'ın bu kadar yakınımda olması, o sırrı saklamamı daha da zorlaştırıyordu.

"Dinlen o zaman," dedi, sesi biraz daha derinleşerek. "Yemek falan da yeme. Git yat."

"Yiyeceğim," dedim, inadına devam ederek. "Çünkü kendimi iyi hissetmemin tek yolu bu. Başka bir şey değil."

Kenan bir süre daha mutfakta kaldı, sanki bende bir anormallik arıyordu. O an, galerideki korumanın "Siz de bir Kenan Bey huyu başlamış" dediği geldi aklıma. Acaba ben de artık onun gibi davranmaya mı başlıyordum? Kenan'ın o delici bakışları altında kendimi koruma içgüdüsü, farkında olmadan bende de gelişmişti.

Kenan bir an duraksadı, sanki cevabımı tartıyor gibi bakışlarını üzerimden ayırmadı. Mutfaktaki hava, aramızdaki o görünmez gerilimle ağırlaşmıştı. Tezgahın üzerindeki yarım bıraktığım malzemelere bakıp tekrar gözlerime odaklandı.

"Normal insanlar bu saatte yemek yer, evet," dedi, sesindeki tını alaycı mı yoksa bir uyarı mı anlamadığım bir tondaydı. "Ama sen ne zaman normal oldun ki, Ece? Özellikle de son günlerde."

Sözleri karşısında yutkundum. İçimden bir ses, 'Senin o 'normal' dediğin hayatın, o galerideki dosyalarla çoktan bitti Kenan' diye haykırmak istiyordu. Ama dişlerimi sıktım, sadece soğuk sudan bir yudum daha aldım.

"Değiştim belki de," dedim, bardağı sertçe tezgaha bırakarak. "Belki de artık sadece normal bir hayatın peşindeyimdir, kim bilir?"

Kenan, mutfağın ışığını biraz daha kısarak bana doğru bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, kokusunu; o her zamanki sert, biraz tütün ve kaliteli parfüm karışımı kokusunu aldım. Bu koku normalde beni yatıştıran tek şey olurken, şimdi içimdeki o mide bulantısını daha da körüklüyordu.

"Pelin'den bahsetmiştin..." dedi, konuyu aniden değiştirerek. "Onunla ilgili bir şey mi duydun?"

Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Sesimi korumak için kendimi zorladım. "Pelin mi? Neden durup dururken onu hatırladın?"

"Sadece... son zamanlarda çok fazla üstüme geliyorsun. Ve her seferinde onun adı geçiyor."

"Sadece merak ediyorum," dedim, omuz silkerek. "Kadın senin hayatının her yerinde, Kenan. Ofisin desen değil, galeride desen sürekli karşımda. Kim bu kadın, soyadı ne, neden sürekli senin etrafında? İnsan karısına bunu merak etme hakkını çok görmemeli, değil mi?"

Kenan güldü, ama gözleri gülmüyordu. Elini uzatıp çenemi hafifçe kavradı, yüzümü kendine doğru çevirdi. "Bazı şeyler, Ece... bilmemen gereken şeylerdir. Sen kendi dünyanda kal. Benim dünyamdaki isimler seni sadece yaralar."

O an, tam o saniye, midemdeki o bulantı artık dayanılmaz bir boyuta ulaştı. Kenan'ın elinden hızla kurtulup kendimi tekrar lavaboya attım. Artık kendimi tutamıyordum. Kenan arkamdan bir adım atıp duraksadı, sesindeki o soğukluk bir anlığına yerini tereddüde bırakmıştı.

"Ece? İyi değilsin."

"İyiyim!" diye bağırdım, lavabodan destek alarak doğrulurken. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. "Sadece git, Kenan! Sadece git ve beni rahat bırak. Açım dedim, yemek yapıyorum dedim, anlamıyor musun?"

Kenan bir an mutfakta öylece durdu, sanki ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilemiyordu. Sonra arkasını döndü, mutfaktan çıkarken sesi koridorda yankılandı: "Yarın sabah bu konuyu tekrar konuşacağız, Ece. Ama bu sefer başka bir şekilde."

Ayak sesleri uzaklaştığında, mutfakta tek başıma kaldım. Dizlerim üzerine yere çöktüm.

Yerde, soğuk fayansların üzerinde ne kadar öylece kaldığımı bilmiyordum. Midemdeki kasılmalar yavaş yavaş hafiflemiş ama yerini o dayanılmaz, kemirici açlık hissine bırakmıştı. Yemek istiyordum ama mutfağa sinmiş o ağır yağ kokusu yüzünden tezgaha dönmeye bile cesaretim yoktu.

​Ayak seslerinin tekrar yaklaştığını duyduğumda, irkilerek gözyaşlarımı sildim. Kenan'ın az önceki o sert çıkışından sonra geri dönüp kavgaya devam edeceğini sanıyordum. Yerden destek alarak ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim titriyordu.

​Kenan kapının eşiğinde belirdi. Üzerindeki o resmi gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Yüzünde az önceki o öfkeli, sorgulayıcı ifadeden eser yoktu; yerine, beni bu halde görmenin verdiği o derin, sessiz bir endişe yerleşmişti. Bana bir şey söylemedi. Sadece yanıma yaklaştı, bir elini belime, diğerini koluma nazikçe yerleştirip beni mutfak adasındaki yüksek sandalyelerden birine oturttu.

​"Kenan, ben..." diye mırıldanacak oldum ama parmağını dudaklarına götürerek beni susturdu.

​"Konuşma. Sadece otur," dedi, sesi beklediğimden çok daha yumuşaktı.

​Ne yapacağını şaşkınlıkla izlerken, Kenan tezgaha yöneldi. Benim az önce içinde yağ yaktığım tavayı alıp sessizce lavabonun içine bıraktı. Ardından dolapları açtı, küçük bir tencere çıkardı. Kenan Kaya... O korkulan adam, adamlarına emirler yağdıran, "ofis" diye adlandırdığı o galeride karanlık işler çeviren kocam, şimdi gecenin bir yarısı mutfağında, kollarını sıvamış bana bir şeyler hazırlıyordu.

​Sıcak suyun kaynama sesi, ardından tencereye eklediği şehriyeler, biraz nane ve tereyağının o hafif, mideyi yormayan kokusu mutfağa yayılmaya başladı. Şaşırtıcı bir şekilde, bu koku midemi bulandırmak bir yana, içimi ısıtmıştı. Yaptığı basit bir şehriye çorbasıydı ama hareketlerindeki o özen, o anki tüm öfkemi ve korkumu bir anlığına askıya almıştı.

​Yaklaşık on beş dakika boyunca mutfakta sadece kaynayan çorbanın ve Kenan’ın ocağı karıştırırken çıkardığı hafif tıkırtıların sesi duyuldu. Sonunda ocağı kapattı, dolaptan derin bir kase çıkarıp çorbayı özenle doldurdu. Yanına bir dilim de ekmek koyarak kaseyi önüme bıraktı.

​Çorbanın üzerinde tüten buhar, nane kokusuyla birlikte yüzüme vurdu. Açlıktan sızlayan midem nihayet olumlu bir tepki veriyordu.

​Kenan karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Gözlerini benden ayırmadan, "Bunu içiyorsun. İtiraz istemiyorum," dedi. Sesinde her zamanki o otoriter tını vardı ama bu kez bu otorite beni ezmek için değil, beni korumak içindi.

​Kaşığı elime aldım, titreyen parmaklarımla çorbadan küçük bir yudum aldım. Ilık, yatıştırıcı sıvı boğazımdan geçip mideme ulaştığında, günlerdir ilk defa kendimi gerçekten doymaya hazır hissettim. Bulantı gitmişti.

​Birkaç kaşık daha içtikten sonra başımı kaldırıp ona baktım. Dirseklerini masaya dayamış, ellerini çenesinin altında birleştirmiş, sadece benim çorbayı içişimi izliyordu.

​"Neden yaptın bunu?" diye sordum fısıltıyla. "Az önce kavga ediyorduk."

​Kenan hafifçe iç geçirdi. Bakışları yüzümdeki yorgun çizgilerde gezindi. "Kavga edebiliriz Ece. Bana kızabilirsin, bana bağırabilirsin, benden nefret bile edebilirsin. Ama bu evde açlıktan titrerken yere yığılmana izin vermem," dedi, sesi o kadar net ve keskindi ki, itiraz edemedim. "Şimdi o çorba bitecek. Sonra da gidip uyuyorsun."

​O an, önümdeki kaseye bakarken içimde büyük bir savaş veriyordum. Bir yanda benim için gecenin bu saatinde mutfağa girip çorba yapan, beni korumaya çalışan kocam vardı; diğer yanda ise bana yalan söyleyen, hayatını benden gizleyen ve o "Soyer" soyadıyla hayatımızın ortasında duran o kadının patronu Kenan Kaya vardı.

​Çorbayı içmeye devam ettim, her yudumda güçlendiğimi hissediyordum. Yarın savaşmak için güce ihtiyacım olacaktı ama bu gece, sadece bu sıcak çorbanın ve Kenan'ın bu beklenmedik şefkatinin tadını çıkaracaktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.