İçeriğe geç

Ece

Bölüm 35 · 9 dk okuma

Ece

Bölüm 35

35. Bölüm: Kıskançlık

Kenan’ın sesi, odanın havasını bir anda donduracak kadar soğuktu. "Arkadaşın gitse iyi olur, Ece. Konuşacaklarımız var."

​Ertuğrul, Kenan'ın bu otoriter tavrı karşısında kaşlarını çattı. Şaşkınlığı yerini gerçek bir endişeye bırakmıştı. Bana döndü, sanki beni o adamın elinden çekip kurtarmak ister gibi bir ifadeyle yüzüme baktı.

​"Bu nasıl bir üslup Ece?" dedi Ertuğrul, sesinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu; sadece içten gelen, saf bir şaşkınlık vardı. "Sen gerçekten böyle biriyle nasıl evlendin? Bu adam seni bu şekilde mi yönetiyor?"

​Ertuğrul'un bu tamamen iyi niyetli, korumacı çıkışı salona bomba gibi düştü. Kenan’ın elinin cebinde sıktığı yumruğunu görebiliyordum. Çenesindeki o kasın seğirmesi, sabrının son kırıntılarının da tükenmek üzere olduğunun işaretiydi. Ertuğrul’un "yönetmek" kelimesi Kenan’ın gururuna ve o sarsılmaz otoritesine yapılmış en büyük hakaretti.

​Kenan bir anlığına patlayacakmış gibi oldu ama kendini zorla dizginledi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini Ertuğrul’dan ayırıp doğrudan benim üzerime dikti. O bakışta öyle bir ağırlık vardı ki, sanki "Hadi, şimdi cevap ver; bu herif benim kim olduğumu bilmeden bana kafa tutarken, sen ne yapacaksın?" diyordu.

​Sessizlik o kadar koyulaştı ki, dışarıdan gelen rüzgarın sesi bile kulak tırmalayıcı gelmeye başladı. Kenan’ın bana bakışı, Ertuğrul’un sorusunun cevabını benden bekliyordu.

Kenan, bakışlarını benden ayırmadan, buz gibi bir sesle fısıldadı: "Cevabını ver, Ece. Arkadaşın merak ediyor."

Kenan'ın fısıltısı, odadaki oksijeni emip bitirmişti. Bakışları, benden aldığı cevabı bir silah gibi kullanmaya hazır, bekliyordu. Boğazımdaki o düğümü yutkunarak çözdüm ve Ertuğrul’a döndüm. İçimdeki korkuyu gizleyip, "Ertuğrul," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutarak. "Seninle sonra konuşacağız. Söz veriyorum, her şeyi... her şeyi anlatacağım."

Bakışlarımla ona durumu idare etmem gerektiğini, susması gerektiğini anlattım. Ertuğrul bir an duraksadı, Kenan’ın delici bakışlarını üzerinde hissetti ama yine de o saf, iyi niyetli halini bozmadı. Kenan’a dönüp, "Yine de memnun oldum," dedi, sanki Kenan’ın o zehirli tavrını hiç görmemiş gibi.

"Ben seni kapıya kadar geçireyim," diyerek hemen araya girdim, Kenan’ın daha fazla konuşmasına izin vermemek için hızlıca Ertuğrul’un koluna girip onu kapıya yönlendirdim.

Antreye geldiğimizde Ertuğrul durdu. Elini nazikçe, bir dost sıcaklığıyla koluma koydu. "Gerek yok Ece, ben giderim. Yabancı değilim, buraları iyi bilirim," dedi. Tam kapıdan çıkacakken, omuzunun üzerinden geride, gölgede kalan Kenan’a bakıp kısa, sorgulayıcı bir bakış attı. Kenan'ın o anki ifadesi ise tarif edilemezdi; yüzündeki o kayıtsız maske düşmüş, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı.

Kapı kapandığı an, evin içindeki o ağır sessizlik bir bomba etkisiyle patladı.

Kenan, Ertuğrul'un dokunduğu koluma, sanki üzerinde bir leke varmış gibi bakıyordu. Kapı kilitlenir kilitlenmez, o sessizliğin içinde bana doğru sert adımlarla yürüdü. Tam önümde durduğunda, göğsü hızla inip kalkıyordu. Elini havaya kaldırdı, ama bana vurmadı. Bunun yerine, tam arkamdaki duvara, başımın iki yanına sertçe vurdu.

O an, Kenan'ın tüm o ağırbaşlı, mesafeli duruşunun altında yatan fırtınayı gördüm. Kendi kendine bir şeyler mırıldandı, sesi dişlerinin arasından, boğuk bir hırıltı gibi döküldü. Ertuğrul’un o koluma dokunuşu, Kenan’ın gözünde bardağı taşıran son damlaydı.

"Demek," dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyamadım. "Demek yabancı değilmiş. Öyle mi Ece?"

Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim kadar karanlık ve kontrolsüz bir parıltı vardı. Şimdi, Kenan'ın o meşhur soğukkanlılığı yerini tamamen tutkulu, dizginlenemez ve tehlikeli bir öfkeye bırakmıştı.

Kenan, arkamdaki duvara vurduğu ellerinin arasında beni hapsetmişken, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı. Öfkesi o kadar yoğundu ki, odadaki hava sanki yanıyordu.

"Evet, kocam bile diyemedin," dedi, sesi boğazından hırıltılı ve derinden geliyordu. "Benim karıma, o yabancı elini uzattı ve sen buna izin verdin. Ece, sen kime ait olduğunu unuttun mu, yoksa ben mi hatırlatmak zorundayım?"

Kenan, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı; teninin sıcaklığını, o yoğun parfümünün kokusunu iliklerime kadar hissediyordum. "Benim karıma..." dedi, cümlesini dişlerinin arasından süzerek. "Benim karıma, başkasının dokunması... bu sadece bir nezaketsizlik değil, bu bir hakaret. Ve sen, o hakarete sessiz kaldın."

Duvarla göğsü arasında iyice sıkışmıştım. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Kenan, beni kısıtlamış olmanın verdiği o karanlık tatminle gülümsedi ama gözlerinde hiç neşe yoktu; sadece saf bir sahiplenme ve derin bir kıskançlığın yarattığı o tehlikeli parıltı vardı.

Elinin tersiyle, Ertuğrul'un dokunduğu kolumun üzerinden yavaşça geçti; o hafif dokunuş bile tenimi ürpertti. "O dokunduğu her yer..." diye fısıldadı, sesi bu sefer daha sakin ama çok daha tehditkardı. "Şimdi sadece bana ait olduğunu kanıtlamam gerekiyor, değil mi?"

Kenan, kontrolünü tamamen kaybetmişti; artık ne bir "iş ortağı" ne de "soğukkanlı bir adam" vardı karşımda. Sadece benim üzerimdeki hakkını savunan, öfkeden gözü dönmüş bir adam vardı.

"Kenan, sakin olur musun?" dedim, ellerimi göğsüne koyup onu hafifçe itmeye çalışarak. "Ne yaptığını sanıyorsun? Sadece eski bir arkadaş, hepsi bu. İyi bir çocuk, sadece nezaket gösterdi. Bu kadar tepki verecek, büyütecek bir şey yok ortada!"

Kenan'ın duruşu, söylediklerimle birlikte taş kesildi. Göğsümdeki ellerim, onun sertleşen kaslarını hissetti. Yüzündeki o tehlikeli parıltı, yerini tamamen buz gibi bir öfkeye bıraktı. Ona "iyi çocuk" demem, sanki yüzüne atılmış bir tokat gibi etkili oldu.

"İyi bir çocuk mu?" dedi Kenan, sesi o kadar alçak ve titrek bir öfkeyle doluydu ki tüylerim ürperdi. "Senin gözünde 'iyi çocuk' olan bir yabancı, benim karımın koluna dokunuyor ve sen bunu 'nezaket' diye savunuyorsun, öyle mi?"

Kenan, ellerini duvardan çekti ve yavaşça geri çekildi. Ancak bu geri çekiliş bir rahatlama değil, bir fırtına öncesi sessizlikti. Evin içinde bir tur attı, elleriyle saçlarını geriye doğru sertçe taradı. Geri döndüğünde, gözlerindeki o sarsılmaz otorite yerini saf bir hayal kırıklığı ve kontrolsüz bir öfkeye bırakmıştı.

"Sen gerçekten hiçbir şeyi anlamıyorsun," dedi, sesi titriyordu. "Benim dünyamda 'iyi niyet' diye bir şey yoktur Ece. Sadece sınırlar vardır. Ve sen, o sınırları bugün kendi ellerinle yıktın."

Masaya doğru yürüyüp üzerinde duran vazoyu hırsla kenara itti, vazo yere düşüp parçalara ayrılırken çıkan o keskin ses salonu inletti. "Benim karım... benim karım, başkasının dokunuşunu savunacak. Demek Ertuğrul 'iyi çocuk', ben ise sadece bu sınırları koyan 'kötü adam', öyle mi?"

Kenan bana doğru bir adım attı, bu sefer gözlerinde sadece öfke değil, canının yanmış olduğu gerçeği de vardı. "Senin için o adam bir arkadaş olabilir, ama benim için o adam sadece haddini aşmış bir yabancı."

"Peki ya Pelin kim Kenan? O senin hayatının neresinde? Bunu açıkla bana."

Kenan’ın gözlerindeki o karanlık, aniden bir duraksamayla gölgelendi. Ama bu bir geri adım değil, şimşek çakmadan önceki o ürkütücü sessizlikti. "Pelin'i bu kadar merak ediyorsan, Pelin senin sorunun değil, Ece. Ama senin o 'iyi çocuk' dediğin, koluna dokunma cüretini gösteren adam... o benim dünyamda bir tehdit."

"Kenan, ne alaka?" dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "O sadece eski bir arkadaş! Ama sen Pelin konusunda... O kadın senin evine kadar gelip, senin varlığını, benim 'kocam' oluşunu hiçe sayıp 'Kenan'ı ödünç alabilir miyim?' diyecek kadar ileri gitti! Sana selamlar, imalar yolluyor, o sana dokunabiliyor... Neden ona bir şey demiyorsun da, Ertuğrul’un basit bir dokunuşu seni bu kadar rahatsız ediyor?"

Kenan kaşlarını çattı, alnındaki damar belirginleşti. "Pelin’in ne yaptığını veya ne amaçladığını senin anlayamayacağın kadar iyi biliyorum ben Ece. Ama o Ertuğrul... O adamın gözlerinde seninle ilgili bir şey gördüm. Senin o çocuksu saflığınla göremediğin şeyi gördüm."

"Sen kendini iyice bu oyuna kaptırdın, Kenan!" diye bağırdım, odanın içinde yankılanan sesimle. "Bu sadece bir güvenlik protokolü, bu sadece bir anlaşma! Unuttun mu? Bana 'sakın duygularına yenilme' diyen sendin. Şimdi kendi kurduğun o sahte dünyanın içinde boğuluyorsun! Kendi kendine yarattığın bu kıskançlık krizlerini bir 'oyun'un parçası sanıyorsan, yanılıyorsun. Sen sadece kendi egonu korumaya çalışıyorsun, beni değil!"

Kenan olduğu yerde donup kaldı. Gözlerindeki o yoğun ateş bir anlığına söner gibi oldu, ama hemen ardından bakışları, hiç olmadığı kadar ciddileşti. Yavaşça bana doğru yürüdü, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı.

"Oyun mu?" dedi, sesi o kadar alçak ve keskin bir tondaydı ki, kelimeler zihnime çakıldı. "Sen gerçekten tüm bunların bir tiyatro sahnesinden ibaret olduğuna inanacak kadar saf mısın Ece? Öyleyse, madem bu bir oyun, gel seninle kuralları yeniden yazalım."

Kenan'ın yüzündeki o soğukkanlı, her şeye hükmeden maske tamamen düşmüştü. Artık karşımda ne bir patron, ne bir koruyucu, ne de bir ortak vardı; sadece benim üzerimde mutlak bir otorite kurmak isteyen, tehlikeli bir adam duruyordu.

"Yoruldum," dedim, sesim odanın içinde kırık bir fısıltı gibi yankılandı. "Gerçekten çok yoruldum, Kenan."

Sözlerim üzerine Kenan’ın omuzları anlık bir duraksama yaşadı. Bakışlarım kapalı olduğu için gözlerindeki ifadeyi göremiyordum ama o anki sessizliğinden, bu teslimiyetin onu şaşırttığını anladım.

"Güya beni korumak için kurduğun o sahte duvarlardan, oyunlardan, Pelin'den, Ertuğrul'dan, senin o her şeyi kontrol etme isteğinden..." dedim, gözlerimi açıp ona baktım. Bakışlarımda artık bir meydan okuma yoktu; sadece tükenmişlik vardı. "Sürekli birileriyle savaşmaktan, senin dünyanda sürekli bir 'tehdit' olmaktan yoruldum. Bu oyunun kurallarını sen yazdın ama artık bu sahne bana çok dar geliyor."

​Sözlerim üzerine Kenan’ın omuzları anlık bir duraksama yaşadı. Bakışlarım kapalı olduğu için gözlerindeki ifadeyi göremiyordum ama o anki sessizliğinden, bu teslimiyetin onu şaşırttığını anladım.

​Kenan bir süre hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki o sert ifade, yorgunluğumun ağırlığı altında biraz daha yumuşadı ama o delici bakışları hala üzerimdeydi.

​"Yoruldun mu?" diye tekrarladı, sesi bu sefer az önceki kadar keskin değildi. Baş parmağını yavaşça çeneme dokundurdu, yüzümü tekrar kendine çevirdi. "Seni bu kadar yoran şey, oyun mu Ece, yoksa eski dostunun anı gelişi mi?"

Kenan’ın parmağı çenemde bir mühür gibi duruyordu ama sorusu, içimdeki o son yorgunluk kırıntısını bile bir anda ateşe çevirdi. Gözlerimden şimşekler çaktığını hissettim. Bütün o savunmalar, o gerginlik, o yorgunluk bir anlığına buharlaşıp yerini saf bir öfkeye bıraktı.

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedim, parmağını sertçe çenemden iterek. Sesim, az önceki o kırık fısıltının aksine, şimdi salonun duvarlarında yankılanacak kadar sert ve kararlıydı. "Ertuğrul mu? Gerçekten konuyu buraya mı getiriyorsun? Senin o kendi kendine kurduğun, zehirli kuruntularınla mı beni sınayacaksın?"

Kenan kaşlarını hafifçe çattı, geri adım atmadı ama şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. Ancak ben çoktan patlama noktasına gelmiştim.

"Senin o kendi kendine yarattığın kıskançlık dünyasında figüran olmaktan, sürekli bir yerlere sığdırılmaya çalışılmaktan, her şeyi kontrol etme isteğinden yoruldum!" dedim, ona bir adım daha atıp göğsüne sertçe parmağımla dokunarak.

"Pelin'i görmezden gelip Ertuğrul'un masumiyetine saldıracak kadar küçüldüysen, artık seninle konuşacak hiçbir şeyim kalmamış demektir."

Kenan bir şey söylemek için dudaklarını araladı, ama ona fırsat vermedim. O an, o evin içindeki o boğucu atmosferden, onun o her şeyi avucunda tutmaya çalışan o karanlık otoritesinden bir an bile daha fazla nefes almak istemiyordum.

"Artık seninle uğraşmak istemiyorum, Kenan," dedim, sesim artık buz gibi bir kesinlik taşıyordu. Arkamı döndüm, ona son bir kez bile bakmadan antreye doğru yürüdüm.

Merdivenleri hızla çıkarken arkamdan o tanıdık, ağır adımların sesini duymayı bekledim ama o sadece olduğu yerde çakılı kalmıştı. Odanın kapısını arkamdan sertçe kapatıp kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüğümde, dışarıdaki o koca adamın yarattığı fırtınanın yansımasını, kendi içimdeki titreyen ellerimde gördüm.

Artık oyunun bittiğini, onun da, benim de bu sahte sınırları korumaktan ne kadar yorulduğumuzu anlaması gerekiyordu.

Devam edecek

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.