Daha üç gün önce odamda pembe kremalı pastamın üzerindeki "18" yazılı mumları üflerken kurduğum hayalleri hatırlamaya çalışıyorum. Üniversiteye gidecektim, resim okuyacaktım. Şimdi ise evimizin o eski, ahşap kapısının arkasında dizlerimin üzerine çökmüş, içimdeki tüm çocukluğu kusmak ister gibi ağlıyorum.
Neler oluyor? Baba, ne yaptın sen bize?
Çalışma odasının kapısı hafifçe aralıktı. İçeriden gelen o boğuk, tehditkar sesleri duyduğumda ayaklarım yere çivilendi. İçeriye baktığımda babamı gördüm. O her zaman dik durmaya çalışan adam, yerde diz çökmüş, karşısındaki heybete yalvarıyordu: "Yalvarırım Mirza Bey, bir hafta daha... Canımı alma!"
Gözlerim babamdan sıyrılıp odanın ortasındaki o adama kaydı. Mirza Soykan. 24 yaşında, yeraltı dünyasının o demir yumruklu lideri. O kadar uzundu ki, odanın tavanı üzerine çöküyor gibiydi. Üzerindeki simsiyah İtalyan kesim takım elbise, geniş omuzlarını adeta bir zırh gibi sarıyordu. Kirli sakalları, keskin elmacık kemikleri ve o mermerden yontulmuş gibi duran çenesiyle kusursuzdu. Ama o gözler... Kömür karası, zifiri karanlık gözler. Dudaklarının kenarında öyle küstah, öyle sinir bozucu bir gülüş vardı ki... Tam bir piç gibi bakıyordu dünyaya.
Kapı gıcırdadı. Bakışları anında bana döndü. Göz göze geldik. Beni süzdü; üzerimdeki okul formamı, dizlerimin üzerindeki pileli eteğimi... Bakışları tenime değdiği an yandığımı hissettim. O gıcık, ukala gülümsemesi daha da büyüdü. Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı.
"Süre bitti Haldun," dedi, sesi o kadar tok, o kadar derinden geliyordu ki duvarlardaki sıvaları döktü sanki. Ama gözleri hâlâ bendeydi. "Ama görüyorum ki borcunu ödeyebileceğin çok daha değerli bir şeyin varmış evde. Kızını bana verirsin, borç silinir."
