İçeriğe geç

Ebedi Gecenin Doğuşu

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Ebedi Gecenin Doğuşu

Bölüm 1

1. Bölüm: Yıkımın İlk Saatleri

Güneş, şehrin yüksek binalarının arasından süzülüp kafenin bahçesindeki masaya vurduğunda, her şey fazlasıyla normal görünüyordu. Kaan, elindeki kahve bardağını masaya bırakıp derin bir nefes aldı. Karşısında oturan çocukluk arkadaşı Barış, her zamanki fit ve enerjik haliyle telefonunda bir şeyler kurcalıyordu. 23 yaşındaki Kaan, sarı saçlarını geriye doğru tarayıp esnedi. Üniversitenin son yılı bitmek üzereydi ve gelecek kaygısı dışında kafasını kurcalayan pek bir şey yoktu.

"Oğlum, şu kürek takımının antrenmanları beni öldürecek," dedi Barış, çekik gözlerini telefondan ayırıp Kaan’a bakarak. Siyah saçları terden hafifçe ıslanmıştı ama vücudu her zamanki gibi çelik gibi diri duruyordu. "Hoca tempoyu iyice artırdı."

Kaan gülümsedi. "Yat kalk şükret lan. En azından bir uğraşın var. Ben ne yapacağım hiç bilmiyorum."

Barış, yetim büyümenin verdiği o erken olgunlaşmış tavrıyla Kaan’ın omzuna vurdu. "Hallederiz be oğlum, bugüne kadar neyi halletmedik?"

Tam o sırada, caddenin aşağısından gelen keskin bir fren sesi muhabbetlerini bıçak gibi kesti. Ardından gelen metalin metale sürtünme sesi, kulak tırmalayıcı bir gürültüyle kafenin bahçesinde yankılandı. Kaan ve Barış aynı anda ayağa kalktılar. Caddenin ortasında lüks bir cip, önündeki taksiye arkadan çarpmıştı. Başta sıradan bir trafik kazası gibi görünen bu olay, birkaç saniye içinde yerini vahşete bıraktı.

Cipin sürücü kapısı hızla açıldı. İçeriden çıkan adamın hareketlerinde bir tuhaflık vardı; sanki kemikleri kırılmış gibi eğri büğrü yürüyordu. Taksi şoförü öfkeyle arabasından inip adama doğru bağırarak yürümeye başladı. Ancak kazayı yapan adam, hiçbir şey söylemeden bir vahşi hayvan gibi taksi şoförünün üzerine atıldı.

"Neler oluyor orada?" diye mırıldandı Barış, gözlerini caddeden ayıramayarak.

Şoförün öfke dolu bağırışları, bir anda yerini acı dolu, tiz bir çığlığa bıraktı. Cipin sürücüsü, adamın boğazına dişlerini geçirmişti. Kan, beyaz asfaltın üzerine fışkırırken çevredekilerden de çığlıklar yükselmeye başladı. Bir kadın delice koşarak kafenin önünden geçti. Arkasından gelen bir başka insan, kadını saçlarından yakalayıp yere fırlattı ve yüzünü ısırmaya başladı. İnsanlar birbirlerini canlı canlı, vahşice parçalıyordu. Kafedeki diğer müşteriler panik içinde sağa sola kaçışırken, masalar devrildi, camlar kırıldı.

"Barış, bu... bu normal değil!" diye bağırdı Kaan. Kalbi göğsünü delmek istercesine çarpıyordu. "Kaçmamız lazım!"

Kaan’ın aklına gelen ilk şey annesi oldu. Titreyen elleriyle cebinden telefonunu çıkarıp hızla annesini aradı. Telefon üç kez çaldıktan sonra açıldı.

"Kaan! Oğlum neredeysen eve gel, dışarıda çok tuhaf sesler var!" Meral hanımın sesi titriyordu, nefes nefeseydi.

"Anne, sakin ol! Evin kapılarını, pencerelerini kilitle, geliyoruz!" dedi Kaan, Barış’la birlikte caddenin tersi yönündeki ara sokağa doğru koşmaya başlarken.

"Kaan, kapıda biri var içeri girecek!"

"Anne! Açma sakın kapıyı! Anne!"

Telefon birden kapandı. Hat kesilmişti. Kaan ekrana baktı, şebeke tamamen gitmişti. "Barış, annem tehlikede, eve gitmemiz lazım!" diye haykırdı. Yetim olan Barış, arkadaşının ailesini kendi ailesi gibi görürdü. Hiç ikiletmedi. "Arkandayım kardeşim, koş!" dedi.

Salgın henüz dakikalar önce başladığı ve insan kitleleri ne olduğunu kavrayamadığı için ara sokaklar nispeten sakindi. Birkaç panik halinde koşan insan dışında önlerine bir engel çıkmadı. Kaan ve Barış, nefesleri kesilerek Kaan’ların oturduğu apartmanın önüne geldiler. Merdivenleri dörder dörder tırmanıp üçüncü kata çıktıklarında gördükleri manzara kan dondurucuydu.

Karşı komşuları Hamdi Bey, Kaan’ların dairesinin kapısına dayanmış, kafasını ve ellerini delice ahşaba vuruyordu. Üstü başı kan içindeydi, ağzından salyalar akıyor ve boğazından insani olmayan, hırıltılı sesler çıkarıyordu.

"Hamdi Amca?" diye seslendi Kaan istemsizce.

Sesle birlikte Hamdi Bey hızla arkasını döndü. Göz bebekleri tamamen küçülmüş, göz akları kan oturmuştu. İkilinin üzerine doğru barbarca bir hızla atıldı. Barış, sporcu refleksleriyle Kaan’ı geriye çekip Hamdi Bey’in göğsüne sert bir tekme attı. Adam geriye doğru savrulsa da acı hissetmiyormuş gibi hemen ayağa kalkıp tekrar saldırdı. Bu sefer Barış’ın üzerine çullandı.

Barış, adamın kanlı ağzının yüzüne yaklaşmasını engellemek için iki eliyle onun boğazını bastırıyordu. "Kaan, yardım et! Bu adam deli gibi güçlü!" diye bağırdı.

Kaan, koridordaki büyük metal çiçek saksısını kavradığı gibi Hamdi Bey’in kafasının arkasına indirdi. Darbenin etkisiyle adam yana doğru savruldu ama tam düşerken Barış’ın tişörtünü kavradı ve ikisi birlikte koridorun sonundaki, merdiven boşluğuna bakan büyük cama doğru yuvarlandılar.

Büyük bir gürültüyle cam patladı. Barış son anda pervaza tutunmayı başarırken, Hamdi Bey dengesini kaybederek üç kat aşağıya, apartmanın beton bahçesine çakıldı. Kaan hemen koşup Barış’ı yukarı çekti. İkisi de nefes nefese merdiven boşluğundan aşağıya baktılar. Hamdi Bey’in bedeni feci şekilde parçalanmıştı ama tuhaf olan, o yükseklikten düşmesine rağmen bacakları hâlâ anlamsızca kasılıyor, parmakları oynuyordu.

"Bu... Bu neydi böyle?" diye fısıldadı Barış, korkudan titreyen ellerine bakarak. "Onlar... Onlar yamyam mı, ne bunlar?"

"Bilmiyorum," dedi Kaan, dehşet içinde. "Ama bildiğimiz insan değiller. Onlara... 'Dönüşmüşler' diyelim. Çünkü artık insan değiller."

Kaan hızla cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. İçeride Meral Hanım elinde bir mutfak bıçağıyla holün ortasında bekliyordu. Oğlunu görünce bıçağı düşürüp hıçkırarak Kaan’ın boynuna sarıldı. "Oğlum! Çok korktum!"

"İyiyim anne, Barış da yanımda. Güvendeyiz," dedi Kaan, annesini sakinleştirmeye çalışarak.

Meral Hanım, eski bir hemşire olmanın verdiği profesyonel refleksle hızla kendini topladı. "Televizyonu açmıştım, hatlar kopmadan önce bir son dakika yayını geçti," dedi salondaki televizyonu işaret ederek. Ekranda sadece karlı bir görüntü ve askeri bir amblem vardı. "Askerler şehir merkezinin 10 kilometre dışındaki eski askeri kışlayı güvenli bölge ilan etmiş. Herkesin oraya sığınmasını söylüyorlar. Burası güvenli değil, her an içeri sızabilirler."

Barış, "Kaan, arabayla gitmeliyiz. Yürüyerek o yolu hayatta geçemeyiz," dedi.

Kaan masanın üzerindeki araba anahtarını kaptı. "Tamam, hemen çıkıyoruz."

Apartmandan hızla çıkıp Kaan’ın eski model sedan arabasına bindiler. Direksiyona Kaan geçti, yanına Barış oturdu, Meral Hanım ise arkadaydı. Şehir merkezinden uzaklaşan ara yolları kullanarak kışla yönüne doğru ilerlemeye başladılar. Yol boyunca etraftaki kaosun boyutunu daha net görüyorlardı. Yanan binalar, terk edilmiş arabalar ve uzaktan gelen silah sesleri...

"Bu bir virüs mü, yoksa biyolojik bir silah mı?" diye sordu Barış, camdan dışarıyı gözleyerek.

"Bilmiyorum Barış," dedi Kaan, direksiyonu sıkıca kavrayarak. "Ama tek bildiğim, o 'dönüşmüşlerin' canlı olan her şeye saldırdığı. Isırdıkları kişiler de kısa sürede onlar gibi oluyor."

Şehrin çıkışına yakın, ağaçlık bir yol ayrımına geldiklerinde, birden çalıların arasından bir kadın ve küçük bir çocuk arabanın önüne atladı. Kaan aniden frene bastı; lastikler acı bir sesle ağlarken araba kadının birkaç santim önünde durabildi.

"Lütfen durun! Yardım edin!" diye yalvarıyordu kadın. Yanındaki kıvırcık saçlı küçük çocuğu göğsüne bastırmıştı. Kadının üstü başı toprak içindeydi ama üzerinde kan yoktu.

"Kaan, durma! Tuzak olabilir!" diye uyardı Barış şüpheyle.

Meral Hanım arkadan öne doğru uzandı. "Barış, baksana yanındaki küçücük bir çocuk! Onları burada bırakırsak ölürler. Kaan, aç kapıları!"

Kaan tereddüt etse de annesinin haklı olduğunu biliyordu. Kapı kilitlerini açtı. Kadın ve çocuk hızla arka koltuğa, Meral Hanım’ın yanına bindiler. Kadın nefes nefeseydi, ağlıyordu.

"Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim," diye hıçkırdı kadın. "Ben Selin, bu da oğlum Leo. Kocam... kocam bizi korumaya çalışırken o şeylerden birinin saldırısına uğradı."

Kaan arabayı tekrar hızlandırırken dikiz aynasından Selin’e baktı. "Neler olduğunu biliyor musunuz? Şehirde tam olarak ne oluyor?"

Selin başını iki yana salladı. "Kimse bilmiyor. Bir anda saldırdılar. Hastalık gibi yayılıyor. Isırılanlar dakikalar içinde o yaratıklara dönüşüyor—"

Selin lafını bitiremeden, yolun karanlık köşesinden çıkan bir 'dönüşmüş' hızla arabanın önüne doğru fırladı. Kaan’ın tepki verecek zamanı yoktu. GÜM diye büyük bir ses duyuldu. Arabanın ön tamponu yaratığa çarptı ve yaratık ön camın üzerinden sekerek arabanın arkasına düştü.

Kaan korkuyla frene bastı. Araba durdu. Herkes şok içindeydi. "Öldü mü?" diye sordu Barış arkaya bakarak.

Dikiz aynasından arkaya baktıklarında dördünün de kanı dondu. O hızla çarptıkları, normal bir insanın kemiklerini un ufak edecek o darbeyi alan dönüşmüş, hiçbir şey olmamış gibi yerden destek alarak ayağa kalktı. Kafası tuhaf bir açıyla yana yatmıştı ama gözleri öfkeyle parlıyordu. Birden hızlanarak arabaya doğru koşmaya başladı ve kendini arka camın üzerine fırlattı, camı yumruklamaya başladı. Leo çığlık attı, Selin oğluna sarıldı.

"Kaan, gazla! Gazla hemen!" diye bağırdı Barış.

Kaan vitesi bire takıp gaza sonuna kadar bastı. Arabanın tekerlekleri patinaj çekerek yolu kavradı ve ileri fırladı. Arkadaki yaratık hızın etkisiyle savrularak asfalta düştü ve gözden kayboldu.

Yolun geri kalanı sessizlik ve dehşet içinde geçti. Yaklaşık on dakika sonra, nihayet askeri kışlanın devasa demir kapılarını ve etrafındaki barikatları gördüler. Bölge, projektörlerle aydınlatılmıştı ve ağır silahlı askerler nöbet tutuyordu.

Kaan arabayı barikatın önünde durdurdu. Askerler hemen silahlarını arabaya doğrulttu. Bir subay öne çıkarak camı indirmelerini işaret etti. Kaan camı indirdi.

"İçeride yaralı ya da ısırılmış biri var mı?" diye sordu subay, sert ve soğuk bir sesle.

"Hayır, hepimiz temiziz. Yaramız yok," dedi Kaan.

Askerler arabayı hızlıca kontrol ettikten sonra demir kapıyı açtılar. "İçeri girin. Arabayı sağa park edin ve binaya geçin," talimatını verdiler.

Kaan arabayı park etti. Ekip araçtan inip askerlerin yönlendirmesiyle sığınağı andıran geniş, betonarme bir binaya girdi. Girişte doktorlar tarafından hızlı bir fiziksel muayeneden geçtiler. Herhangi bir ısırık izi bulunmadığından emin olunduktan sonra, beşine de binanın alt katındaki koridorda küçük bir oda tahsis edildi.

Odaya girdiklerinde içeride sadece iki ranza ve birkaç battaniye vardı. Barış kapının yanına çöküp sırtını duvara yasladı. Selin, Leo’yu ranzalardan birine yatırıp yanına uzandı. Kaan ve annesi ise odanın ortasında ayakta duruyorlardı.

Dışarıdaki dünyada kıyamet kopuyordu ve onlar şimdilik güvendeydi. Ancak buradaki askeri disiplin ve sessizlik, içlerindeki huzursuzluğu daha da artırıyordu. Şimdi tek yapabilecekleri, yetkililerden gelecek bir açıklamayı, ne olduğunu anlamayı beklemekti.

Bölüm sonu

1 yorum