İçeriğe geç

Duvarlar

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Duvarlar

Bölüm 1

Bölüm 1

"Eren!"

İki yakamda hissettiğim eller beni sarsıyordu. Bir yandan da kendime gelmem için hakaretlerle dolup taşan bir ağız yüzüme tükürükler saçıyordu. Ellerini üzerimden itip suratına yumruk atmak kulağıma fısıldayan şeytanın fikriydi. Ancak bunu yaptığım taktirde iki gece daha aralıksız nöbet tutmam gerekebilirdi.

"Eğer bir daha Sıla'nın yerine hedefe ateş ettiğini görürsem ölümün benim ellerimden olur!" Gözlerimin için sinirle bakan mavi gözlü aylak komutanımız kıpkırmızı olmuştu.

"Anlaşıldı efendim."

Sıla, kardeşim gibiydi. Çocukluğumda duvarların ardından beni alıp getiren Yakup sayesinde onunla ve ailesiyle birlikte yaşamaya başlamıştım. Abisi Halil, annesi Aslıhan teyze ve babası Hakan amca bana çok iyi davranmışlardı. Onlarla iken gerçek anne ve babamı asla ama asla aramıyordum. Duvarlar üçüncü çocuğa izin vermezdi ve ben onlara bir mucize gibi gelmiştim.

Sistem nüfusu kontrol atında tutmak için doğum kontrol uygulardı. Kadınların ilk adet oluşlarından üç yıl sonra bir ilaç ile bir daha adet olmamaları sağlanırdı. Rahimde yumurta oluşur ama vücuttan atılmazdı. İlk seferde hamile kesinlikle kalırdınız. İkincisinde ise sistem buna izin verirse şayet tekrar bir ilaç alırdınız. Ve büyük olasılıkla ikinci çocuğa izin verilir. Ama üçüncüsüne asla. Zira giderek artan bir nüfus sorunları da beraberinde getirirdi. Zaten insanlar artık daha da uzun süre yaşamaya başlamıştı ve ebeveynleri ölmeden çocukları da çocuk sahibi oluyordu. Sistem yakın zamanda ikinci çocuğa da izin vermeyecek gibiydi. Bunun tek iyi yanı, artık adet görmememiz. Zira çekilecek çile değildi.

"Eren gerçekten bunu yapmayı bırakman gerekiyor." dedi Sıla Aylak lakaplı Erdal binbaşı yanımızdan ayrılır ayrılmaz. "Kaç gece daha uyanık kalabileceğini düşünüyorsun? Üstelik benim çabalamama izin bile vermiyorsun! Ben de en az senin kadar asker olmak istiyorum. Bunu baltalama lütfen!"

"Aylak senin atılmana göz yumacaktı Sıla! Eğer benim yüzümden başarısız olduğuna inanırsa çalışman için daha çok vaktin olur diye düşündüm." Etrafımızda yankılanan kurşun sesleri sesini bastırmıyor gibi normal bir şekilde cevapladı. "Beni düşündüğün için teşekkür ederim ama bir eylemde bulunmadan evvel bana danışmanı tercih ederim." Bu bir rica değildi sesindeki tonlamadan anlaşıldığı üzere.

Derin bir nefes aldım ve bana ait olan hedef tahtasına ilerledim. Silahımı elime tekrar aldım ve dürbün kısmına gözümü yerleştirdim. Hedefi tam on ikiden tek seferde vurduktan sonra sağ tarafımda kalan insan figürlerinin başına kurşunların saplanmasını izledim. Keskin nişancı olmak için doğduğumu hissediyordum. Bu his beni rahatsız etmiyordu. Bir canlının yaşamını bir saniyeden kısa sürede alabilmem içimde bir tanrı kompleksi oluşturuyordu. Bu his bir hazza dönüşüyordu. Gerçi öldürdüğüm şeyler yaşamıyorlardı. Ölüydüler.

"Eren, saha dışına çık!" Hoparlörden gelen Aylak'ın sesiyle sinirle soludum. Büyük ihtimalle bana yeni bir ceza bulduğu için kendinden geçiyordu.

Atış sahası oldukça geniş bir araziydi. Bir stadyumu andırıyordu. Bizi izlemek isteyen komutanlar stadyumun koltuklarına oturuyordu. Aylak gibi eğitmenler ise stadyumun gözcü kabininden bizi değerlendiriyor ve istediklerinde hoparlörden bize bağırıyorlardı. Stadyumun bu şekilde olmasının bir diğer nedeni de zamanı geldiğinde onlarla antrenman yapabilmemiz içindi. Atış sahasını terk ederken Sıla'nın hedef tahtasına bakıyordum ve sadece üç mermi izi olduğunu görünce bir iç çektim. Üç tanesinden ikisi bana aitti ve yarım saatte bir tane isabet ettirmiş olması bazı sorunları da beraberinde getirebilirdi.

Gözcü kabinine giden merdivenlerinden çıkarken merdivenler bana sonsuzluk hissi vermişti. Oldukça yavaş çıkmaya çalışıyordum zira. Eğer geçen haftaki gibi iki gece, gündüzleri de dahil olmak üzere, bir nöbet verirse bunun altından kalkamazdım. Bu son iki hafta çok yoğun geçiyordu. Askerlik eğitiminin ilk senesinin sonuna gelmiştik. Bunu takip edecek olan üç sene acemiliği bitirmemiz ve devamında gelecek senelerde rütbe atlamayı kapsayan zorlu bir süreci barındırıyordu.

Kapıyı tıklattım ve gelmemi söyleyen ses ile içeriye girdim. Dik durarak sol kolumu vücuduma yapıştırırken sağ elimi yumruk yaparak göğsüme iki kez hafif bir şekilde vurduktan sonra elimi açarak alnıma götürdüm. Bu bizim asker selamımız oluyordu. Anlamı ise "Kalbim Duvar halkı için çarpıyor." Aylak elinde tuttuğu belgelerden mavi gözlerini bir anlığına çekti ve beni inceledi. Tek kaşını kaldırdıktan sonra tekrar belgelere döndü.

Gözcü kabini bir toplantı salonunu andırıyordu. Atış sahasını incelemek üzere bilgisayara ait tuşların olduğu geniş bir demir yığını sahaya bakan camın hemen önünde yer alıyordu. Buraya geleli dokuz sene olmasına rağmen bilgisayarlar konusunda bir fikrim yoktu. Duvarın dışında yaşıyorsanız eğer teknoloji nedir bilemiyorsunuz. Etrafta gördüğüm hurda yığınları ve bu hurda yığınlarına eskiden 'araba' denildiğini söyleyen annem ve birkaç büyüğümüz dışında teknoloji nedir kimse bilmiyordu. Onlar da bilmiyordu. Onlara anlatılanlar bu yöndeydi. Ancak Duvarın içinde gördüklerim araba dediğimiz hurda yığınlarından bin kat daha iyiydi.

Gözcü kabininin içinde yer alan iki metrelik masanın etrafına oturmuş diğer komutanlara göz gezdirdim. Aylak'ın aksine hepsinin gür saçları ve güzel dişleri vardı. Özellikle de özel siyah giysilere sahip özel timin üyelerinde. Hepsinin yaşı yüzü geçiyordu. Süper insan olarak biliniyorlardı. Geçirdikleri evrimin nedenini kimse henüz bilmiyordu. Ancak Turuncularla savaşımızda büyük önem arz ediyorlardı. Gözüm siyah saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmış kadın özel tim üyesinin üzerinde gezindi. Yanındaki sarışın erkek onun aksine umursamaz değil gülümseyerek bana bakıyordu. İçimden bir ses bu ikilinin buraya istekleri dışında gönderildiklerini söylüyordu.

"Eren, sana uygun bir ceza buldum. Özel timin bir ay sonra yapılacak olan harekatına katılacaksın." Gözlerimin kocaman olduğuna ve ağzımdan da "Çüş!" diye bir kelime çıkardığıma emindim. Çünkü Aylak elindeki belgeleri hızla masanın üzerine bırakmış ve üzerime yürümüştü.

"Anlayamadım?" Boğazımı temizledim. Benden iki baş kadar uzundu ve istese boynumu şuracıkta kırıverirdi. "Demek istediğim benim gibi bir yeni yetmenin onların görevinde yer alması özel time zorluk çıkarmaktan başka bir işe yaramaz efendim." Gözlerini kıstı.

"Senin gibi bir yeni yetme neyin zorluk çıkarıp çıkarmayacağına nasıl karar verebiliyor?" Diyecek bir lafım yoktu. Bunu anladığı için gülümsedi. "Sorun yoksa bu göreve gidiyorsun. Emirlerime karşı çıkamazsın." Aylak, senden neden nefret ettiğimi bir kez daha anladım. Bana acı çektirmenin en iyi yolunun geçmişime uzanmak olduğunu biliyordu. Geçen haftaki nöbetimde beni enfekte olmuş bir Duvar askerinin başında tutmuştu. Saatlerce onun bağrışlarını dinlemiş ve acı içinde kıvranmasını izlemiştim. Geçirdiği dönüşümün aileme de olabileceğini, onların çekeceği acıyı düşünmemi sağlayacak mükemmel bir cezaydı bu Aylak için. Emrine itaatsizlik edersem de bundan daha kötü cezalarla karşılaşacağımı söylemişti.

"Haddimi aştım efendim." dedim. Bilgisayara yanaştı ve her bir acemiyi tek tek gösteren ekrana odaklandı. Ekranda Sıla'nın başarısız atışlarının ardından Yunus'un teker teker kuklaları vurması belirdi. Yunus benden iki yaş büyük olmakla birlikte Duvarda doğmuştu. Babası bir hakim olarak görev yapsa da Duvarın kuralları baba mesleğini sürdürmesine izin vermiyordu. Duvar her özelliğini teker teker inceler ve senin için en uygun mesleğin ne olduğuna karar verir. Burada baba parası yemek gibi bir kavram mevcut değildi. Ne de olsa başımıza gelenlerin nedeni bu değil miydi?

"Yunus'u da yanınıza almak ister misiniz?" dedi masada oturan favori komutanım. Kırk bir yaşında saçlarına kırlar düşmüş Yasemin komutan beni her zaman desteklemişti. Ancak kendisi yüzbaşıydı. Aylak ise binbaşı. Onun emirlerine ve bana karşı yaptığı eziyetlere karşı çıkamıyordu. Hiyerarşi korunmalıydı. Yunus'u da almamızı istemesi büyük ihtimalle beni koruyacağına olan güveniydi. Yunus'la çok iyi anlaştığım söylenemezdi. Ancak ikimizin de ortak noktası Sıla'ydı. Sıla benim kardeşim onunsa sevdiği kızdı.

"Ah hayır. Bize bir acemi yeterli." dedi özel timdeki siyah saçlı kadın. Yüzündeki bezgin ifade neden çoluk çocukla uğraştığını merak ettiğinin bir göstergesiydi. İnan bana ben de benimle neden uğraştığınızı merak ediyorum. Aklıma gelen tek şey Yakup'un bununla bir bağlantısı olmasıydı ya da Aylak bir şekilde beni o göreve göndermek için bir yol bulmuştu.

"Başka bir işimiz yoksa biz gidiyoruz. Acemiyi bilgilendirmek için daha sonra Yakup gelebilir zaten fazlasıyla vaktimi aldınız." dedi ve masadan hışımla kalktı. Beni soğukça süzdükten sonra yanımdan geçip gitti. Yanımdan geçip giderken dimdik durup saygımı gösterdikten sonra bana gülümseyen sarışın erkeğe döndüm. "Peri'nin kusuruna bakma. İki yüz yaşına girmek ona pek iyi gelmedi. Menopoza girmiş olabilir." diye fısıldadı. Ancak Peri bunu kesinlikle duymuştu. Şaşkınlığımı ve gülümsememi bastırdım. Kendimi dizginleyip sarışın askere de saygıda bulundum. "Beni takip et."

Onunla giriş yaptığım değil, kabinde bulunan diğer kapıdan çıkarak bulunduğum odayı terk ettim. Kapı bir koridora açılıyordu ki bu da atış sahasıyla birlikte olan binaya geçmek için bir köprüydü. Aylak'la aynı boydaydı. Sarı saçlarını uzatmış ve ensesinin biraz üstünde topuz yapmıştı. Kahverengi gözleri arkasına bakarak onun yanında yürümemi söylediğinde adımları hızlandırıp yanındaki yerimi aldım.

"Adım Sinan. Peri'nin söylediğinin aksine Yakup gelmeyecek. Bu aralar biraz meşgul. O yüzden bilgilendirmeyi benim yapmam gerekecek." Başımı anladığımı söyleyen bir şekilde salladım. "Şöyle ki Duvar'dan çok uzaklaşacağız. Bu klasik keşifler gibi değil. En az iki günlük uzaklığa açılmayı düşünüyoruz. Geçmişine göz attığımızda o bölgeden geldiğini gördük. Orayı az çok bildiğini farz ediyoruz." Ağzımı açıp itiraz etmek için bir şeyler söyleyeceğimde, ki bu daha çok ölebilme ihtimalimle alakalıydı, beni susturdu. "İlk senen olmasına rağmen hayatta kalacağını düşünüyoruz. Merak etme, bir şey olmaz."

Aylak bana ceza bulmak için vakit harcamamıştı demek. Ceza ayaklarıyla ona doğru gelmişti. Şu anda bir kabuğun beni sarıp sarmalamasını ve içinde kaybolup bu dünyayla olan tüm bağlantılarımın kopmasını istiyordum. Derin bir nefes aldım. "Bu göreve gelmem cidden gerekli mi?" Kahverengi gözlerinde bir şaşkınlık ardından da bir anlayış belirledi. "Elbette değil. Ama bu görevinde başarılı olursan ileride özel timin insan takımında yer alabilirsin. Bu senin için bir kariyer kapısı."

Hala istemiyordum. Duvar beni en ince ayrıntıya kadar incelerken asker olacağımı hiç düşünmemiştim. Gerçi beni Duvara kabul etmelerinin asıl sebebi bana yaptıkları testin negatif çıkmasının onları şok etmesiydi. Çünkü anne ve babam enfekte olmuşlar ve ben onlarla en az bir hafta geçirmiştim. Yavaş yavaş delirmelerini izlemiştim. Sürekli endişeliydiler ve sürekli bir şeylerden kaçıyorduk. Neden kaçtığımızı, neden bu kadar endişelendiğimizi asla anlayamıyordum.. Bana bulaşmaması benim için bir mucize Duvar içinse ben de bir antikor olabileceğiyle ilgili bir umuttu. Ancak sonuç olarak kanımda yaptıkları test bana bulaşabileceğini gösteriyordu. Bu yüzden beni Duvara kabul etmeleri için bir neden yoktu. Kapı dışarı edilmekten Yakup sayesinde son anda kurtulmuştum. Duvarı benim onlar için bir kazanç olabileceğime inandırmıştı. Onlar da bir şans verip asker olabileceğimi öğrenmişlerdi. Her iki tarafta kazançlıydı.

"Haklısınız efendim ama benim oraya ait güzel anılarım yok. Yakup- yani general orada gözlerimin önünde ailemi öldürdü. Beni de öldürüyordu. Üstelik etrafımda binlerce Turuncu vardı. Anlayacağınız üzere orası bana sadece korku ve acı veriyor." Derin bir nefes alıp devam ettim. "Ayrıca o bölgeyi hatırlayabileceğimi de sanmıyorum. Üzerinden o kadar zaman geçti ki..."

"General eğer gelmeyi kabul edersen keşfe katılacağını söyledi. Bugünlerde meşgul olduğunu göz önüne alırsak bence bu fırsatı kaçırma." dedi ve kahkaha attı. Yanaklarımın kızardığını hissettim. Yakup beni yaşadığım bölgeden alıp Duvara getirdiğinde ona çok bağlanmıştım. Onu kurtarıcım olarak görmüş ve bir tür çocukluk aşkına kapılmıştım. Duvarın ardından geldiğim için Duvar halkının bir numaralı dedikodusu haline gelmiştim. Bu çocukluk aşkı da her yere yayılmıştı. Neredeyse her gün bununla ilgili bir 'şaka' duyuyordum.

"Bahsettiğiniz şeyin uygun olduğunu düşünmüyorum. Bana bu tarz bir söylemde bulunmazsanız sevinirim, onbaşı." dedim kolundaki rütbeye bakarak. Yüzündeki gülümseme silinmedi ama başını salladı.

"Kararını vermek için iki haftan var. Eğer katılacak olursan binbaşıya haber ver." dedi ve sağdaki merdivenlere yöneldi. Özel time ait binaya geçiş yaptığını anladığımda geldiğimiz yolu gerisin geriye yürüdüm.

Yakup'u ara sıra beni ziyarete gelirse görüyordum. Siyah saçları, siyah gözleri ve kirli sakallarıyla beni kolayca etkiliyordu. Küçükken Aslıhan teyzenin bize okuduğu masaldaki Karanlıklar Prensi'ni andırıyordu. Hatta masalı dinlerken prensi Yakup olarak hayal ederdim. Ona çok minnettardım. Ama ona gerçek bir aşk duyduğumu düşünmüyordum. O da bana karşı mesafeli olmakla birlikte hayatını kurtardığı çocuğun iyi olup olmadığını merak eden normal bir asker gibi davranıyordu. Aramızdaki ilişki çoğu zaman samimi çoğu zaman da soğuk olurdu. Yakup bana nerede nasıl davranacağını çok iyi biliyordu. Ben askerlik eğitimime başlar başlamaz ise gözden kayboldu. Onu bir yıldır görmüyordum. Onu özlüyordum. Beni tehlikeli bir görevde yalnız bırakmak istememesi mutlu olmamı sağlamıştı. Ama onu görmeye hazır mıydım bilmiyordum. Son bir yılda çok fazla şey olmuştu ve o benim için burada değildi.

Tekrar gözcü kabinine döndüğümde Aylak ve Yasemin yüzbaşı kahkahalarla gülüyorlardı. Beni görmezden gelip konuşmalarına devam ettiklerinde atış sahasına dönmem gerektiğini düşündüm. Merdivenlere açılan kapıdan inerken kulaklarıma Aylak'ın sesi doldu. "Eren'in bu görevde öleceğini düşünüyorum." Ayaklarım bir saniyeliğine yere mıhlandı ardından benden bağımsızmış gibi koşmaya başladılar. Atış sahasındaki yerimi alır almaz silahıma uzandım. Bütün öfkemi, üzüntümü ve korkumu kuklalardan çıkarmaya başlamıştım adeta. Öyle odaklanmıştım ki atış taliminin bittiğini duyuran anonsu bile duymuyordum. Omzuma elini koyan Sıla sayesinde gerçekliğe dönmüştüm.

"Neler oldu?" Bana endişeli bakıyordu. Karamel rengi gözleri bana endişeyle bakıyordu. Silahımı omzuma astım ve onunla birlikte soyunma odasına doğru yürümeye başladım. "Eve giderken anlatayım mı?" Başını salladı.

Soyunma odasına girmeden önce silahları acemilere ayrılmış cephaneliğe teslim ettik. Üzerimdeki yeşil asker kıyafetlerini çıkarmak için hiçbir zaman bu kadar acele etmemiştim. Yaşadığımız bölge orta kuşakta yer alıyordu. Bu yüzden yeşil askerlerin kamuflajı için bir numaralı renkti. Ki yaşadığımız coğrafya Turuncuların yaşamak istemediği bir bölgeydi. Her yer yeşillerle kaplıydı. Bu da ne soğuk ne de sıcak bir hava yaratıyordu. Turuncuların vücut sıcaklıkları çok ama çok düşüktü. Üşüyorlardı. Bu yüzden ekvatora yakın bölgelerde yaşamayı tercih ediyorlardı. Sıcak bölgelere yani çöllere keşif seferleri düzenlenmediği sürece yeşil renk değişmiyordu. Tabii bazıları bize yakın da yaşıyordu. Aslında onların bu hava sıcaklıklarına nasıl dayanabildikleri bir muammaydı. Onları henüz çözememiştik. Tek bildiğimiz akıl sağlığınızı ve vücut sıcaklığınızı kaybetmenizi sağlayan bir virüsün kurbanları olduklarıydı. Ten renginiz turuncuya dönüyordu ve siz insan öldürmek ve yemek dışında bir şey düşünemez oluyordunuz. Son dört yüz yıldır onlardan uzakta yaşıyorduk. Sayıları ne kadardı henüz bilmiyorduk. Üreyebiliyorlar mıydı? Yoksa duvarların dışında hayatta kalmayı başaran insanlardan yeni kurbanlar mı buluyorlardı?

Dolabımdan bir havlu bulup hızlıca duşlara ilerledim. Sıcak su omuzlarımdan aşağıya süzülürken Sıla'nın acele etmemi söyleyen sesini duydum. Benim aksime o burada duş almaya alışamamıştı. Evim gibisi yok, diyordu. Bense evim neresi bilmiyordum. O an nerede hayatımı sürdürüyor isem orası benim için geçici bir evdi. Saçlarımı da şampuanladıktan sonra duştan çıktım. Havluya sarılırken Sıla'nın telefonla konuştuğunu gördüm. Aslıhan teyze bizi soruyor olmalıydı.

Üzerime bir kazak, ceket ve pantolon giydikten sonra spor ayakkabılarımı da giydim. Siyah, uzun saçlarımın kurumasını beklemeden binadan çıktık. Asker olmanın en güzel yanlarından birisi de size özel bir motosiklet ya da araba tahsis edilmesiydi. Ama eğitimde başarısız olursanız bunlar sizden alınıyordu. Elbette daha ilk yılında olan acemilere bunlar tahsis edilemezdi ancak Yakup bana bir kıyak geçmişti, sanırım. Motosikletin eğlenceli olduğu kanaatindeydim. İçimdeki adrenalin tutkusunun acı dolu anılarımı geride bırakmak için oluşturulan bir savunma mekanizmasıydı. Ne kadar çok uç noktalarda durursam trajik geçmişim tozlu raflarda hiç dokunulmamış gibi kalıyordu.

"Keşke seni beklemeseydim." diye iç çekti Sıla. Kaskımı kafama taktım ve ona da bir tane uzattım. Sarı saçları siyah tabakanın altında kayboldu.

"Çok eğleneceksin. Sadece içindeki o sorumluluk sahibi kızı bir kenara bırak."

"Sabahki gibi gideceğim desene sen şuna." Kahkaha attım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.