Bir hafta önce;
"Off kızlar, ikinizin de sevgilisi var diye benim de bir sevgilim olmak zorunda değil," derken oturduğum yerden kalkmıştım. "Ayrıca sevgilim olmuyorsa bana talip olmadığından değil, ben istemediğimdendir." kıkırdayarak dolabı açtım ardından kendime yiyecek bir şeyler aramaya başladım.
Ceylin alaycı ses tonuyla, "Umarım ki öyledir Lavin, yoksa senin peşinde koşanın haddi hesabı yok." diyerek o da bir kahkaha patlattı. Ardından Beril araya girdi, "Hey kızlar artık hazırlanmaya başlamazsak ilk üniversite yılımızın ilk dersine geç kalacağız." diye söylendi. Ah olamaz, sohbete dalmışken ben bunu tamamen unutmuştum.
Kızlardan ayrılarak birlikte kaldığımız evdeki kendi odama doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Dolabımı hızla açtım, kış geldiği için kendime yeşil renkte uzun kollu kalın bir kazak ve bir kot pantolon seçtim. Tabii ki boynuma da yeşil renkte bir atkıda almayı unutmadım. En sevdiğim renkti yeşil...
Sonunda üniversitenin önüne gelmiştik. Ceylin ve Beril'le birlikte kapıdan girdiğimizde gördüğüm uzun mu uzun boylu, orman gibi bir baktın mı içinde kaybolacağın cinsten yemyeşil gözleri ve saçları sağ tarafa doğru özenlice taranmış olan adamı gördüğümde nefesimi tuttuğumun farkına bile varmamıştım. Ben o adama dalıp gittiğimi hiç fark etmemişken, Beril ve Ceylin sırıtarak beni izliyorlardı. Ta ki o adam yanıma gelip "Merhaba, kızlar nasılsınız?" diyene kadar.
Anında başımı iki yana sallayarak kendime geldim. O adama "Bayım biz tanışıyor muyuz da bize nasıl olduğumuzu soruyorsunuz?" diye bir soru yönelttim. Bana afallamış gibi bakan adam, gözlerini benim üzerimde uzun bir süre gezdirdikten sonra arkasını dönerek yürümeye başladı. Hafif hafif -ve ayrıca hayatımda gördüğüm en güzel- adımlarla giderken arkasından "Merak etmeyin yakında tanışacağız." gibi sözler sarf ettiğinde ben de ardından, "Merak etmiyoruz adını bilmediğim ukalâ adam" diye söylendim. Daha sonra tek duyduğum ise benim daha çok sinir olmamı sağlayan gülme sesiydi.
Beril, "Haydi kızlar yürüyün bizim sınıfımız dört kat yukarıda." daha sonra saatine bakarak, "Şuan anca asansöre binerek yetişebiliriz çünkü derse son 2 dakika kaldı" dediğinde hep birlikte koşmaya başladık. Tabiki her zamanki gibi ben "Şu ukalâ adam bizi konuşmaya tutmasaydı kesinlikle yetişebilirdik." söylenmeye başladığımda ikisi de yanımda yoktu. Ben söylenmeye dalmışken onlar asansöre binmişti, ben ise asansörün önünden geçip gitmiştim.
Zor da olsa sınıfımızı bulmuş ve birkaç dakika geç olsa da kendimize birer yer bulup oturmuştuk. Tam başımı kapının olduğu tarafa doğru çevirmiştim ki o esnada o ukalâ adam içeri girmişti. Ayrıca "Merhaba gençler, ben Eflah sizin 'doğa ve bilim' dersi öğretmeninizim." diyerek kendini tanıtmıştı. N-ne yani? Bu ukalâ adamın ne garip bir ismi vardı böyle.
Şimdiden bu dersten nefret etmeye başlamıştım. Zaten zor bir dersti bir de bu Eflah denilen adamın derslere girmesi daha da çok nefret etmeme neden oluyordu.
Ceylin sırıtarak, "Lavin, sanki sen şu yeni öğretenimizden bir hoşlanmaya başladın," dedi. Kaşlarımı çattım, "Ceylinciğim sanırım elimde kalmak istiyorsun, bu kadar zorlama,"diye hiddetlendim. Bakışlarımı ona diktiğimde daha fazla konuşmayarak susmayı tercih etti. Ardından sırtına bana dönerek sekerek uzaklaştı.
Evin anahtarını çantamın en dibinden çıkarmaya çalışırken arkamdan bir ses duydum. Arkamı döndüğümde o Eflah ukalâsı karşımda dikiliyordu. "Senin burada ne işin var Allâh'ın belası adam beni takip mi ediyorsun? , ayrıca derste bana attığın bakışların da hesabını bana vereceksin." söylenirken onun yeniden afallamasına sebep olmuştum. 'Gerçi karşımda kim olsa Eflah gibi afallardı ama neyse konumuz bu değil.'
Kendine geldiğinde "Yardım etmek istemek de mi suç oldu şimdi?" bana bir soru yöneltti. "Bana yardım etmek için takip mi etmen mi gerekiyor bay ukalâ" hâlâ çantamda anahtarı ararken verdiğim cevaba "Ben bu binaya yeni taşınan o kiracıyım." diyerek kendini savunmaya başladı.
'Ah tabi ya bu doğru olabilirdi, yakın zamanda bu binada bizim çok sevdiğimiz Sevgi teyze vefat etmişti. Onun oğulları ise yakın bir zamanda Sevgi teyzenin oturduğu daireyi kiraya vermişlerdi.'
Şu lânet anahtarı sonunda bulmuştum ve kapıyı anahtarla açmayı başarmıştım. 'Oh sonunda be'. "Çok sağol bay ukalâ ama artık gördüğün gibi yardıma da ihtiyacım kalmadığına göre bir daha görüşmemek üzere." diye söylenerek içeri girip kapıyı yüzüne kapattım.
Allah aşkına bu okul denilen yer neden var ki? Ya da neden bu kadar sıkıcı olmak zorunda? Dün o ukalâ adamın bizim yaşadığımız binada oturduğunu hatırlayınca okuldan kaydımı sildirmeyi düşünürken Ceylin'in bağırış sesini duydum;
"Aaah! Hayır Beril verir misin şunu, biraz daha vermemekte inatçı olursan senin o lanet sevgiline onu aldattığını söylerim." olamaz bunlar yine mi atışmaya başlamışlardı? Derhal gidip onları bu çocuksu tartışmalarını durdurmazsam şu okul denen -bence gereksiz olan- yere geç kalacaktık.
"Kızlar!!" diye bağırmamla ikisinin de susması bir olmuştu. "Yine ne için tartışıyorsunuz?" diye bir soru yönelttiğimde Ceylin "Beril her zamanki
gibi benim günlüğümü okumaya çalışıyor." diye sinirle cevap verdi. 'Ben de şu Ceylin'in günlüğünde bu kadar sakladığı ne olduğunu merak etmiyor değilim.'
Kavgalarına devam etmeye yeniden başladıklarında ben de sinirlendim ve "Artık yeter ikiniz de ne yaparsanız yapın, ben hazırlanıp okula gidiyorum." diye söylenerek yanlarından ayrıldım.
Hızlı bir şekilde -hava pek soğuk olmadığı için uzun kollu pek kalın olmayan bir üst ve yine bir pantolon giydim- kapıya doğru yönelmiştim ki hâlâ Ceylin ve Beril atışmalarına devam ediyorlardı. Eğer onları ayırmaya çalışsaydım okula geç kalacaktım. Bu yüzden kapının önüne 'Ben okula gidiyorum, eğer kavganız bittiğinde hâlâ okul saati geçmemişse okula derhal gelin.' yazan bir not bırakıp evden çıktım.
"Şimdi neden bu otobüs gelmek bilmiyor!" diye mırıldanırken arkamda ılık bir nefes hissetmiştim ki, arkamdaki kişi de benim bunu fark ettiğimi anlamış olmalı ki bir hışımla önüme doğru geçti. "Naber Lavin, sanırım ki otobüs bekliyorsun ve bakacak olursak geleceği de yok." ben onun dudaklarının hareketini izlerken, "Eğer istersen benim arabam ile gidebiliriz." anında başımı iki yana sallayıp kendime geldim. "Gerek yok, ayrıca sen beni durmadan takip mi ediyorsun yoksa bana mı öyle geliyor?", "Ha yoksa sen bana aşık falan mı olsun bay ukâlâ?"gözlerinin içine bakarken laflar ağzımdan dökülüverdi.
Eflah'ın gözünde hayâl kırıklığı hariç hiçbir duygu kırıntısı dahi yoktu. "Gerçekten benim bu kadar kötü biri olduğumu mu düşünüyorsun?" gözleri dolmuştu, "Peki Lavin gidiyorum şimdi, okulda görüşürüz!" Sonunda beni dediklerim yüzünden pişman etmeyi başarmıştı. 'İnanamıyorum, ben Eflah'a gerçekten haksız yere böyle mi davranıyorum acaba?'
Hayır, bir saniye ben okula geç kalıyorum. Koş Lavin, koş kızım yoksa geç kalacaksın!
Ne kadar ve nasıl bu kadar hızlı koştum bilmiyorum ama beklediğimden daha hızlı varmıştım okula. Saatime baktım, çok geç kalmamıştım -sadece yarım saatcik-. Neredeyse bir ders bitmişti. Ama dur! "Kızlar sizin ne işiniz var burada?" Ceylin be Beril nasıl benden önce gelmişlerdi? Ceylin, "Kızım, sen saf mısın acaba diye düşünüyorum bazen. Bizim kilerdeki bisiklet ne güne duruyor?" Kahretsin! Ben bunu tamamiyle unutmuşum.
Okula geç kalmamışım gibi bir de şimdi şu ukâlâ adamın dersine girecektim. Hızlı bir şekilde dersin olacağı amfiye girdiğimde Ceylin ve Beril -saf aşıklar- sevgililerinin yanlarına oturmuşlardı. "Hey Ceylin!" diye seslendim. Ancak Ceylin sevgilisiyle o kadar meşguldü ki benim sesimi bile duymadı.
Ardından ben de Beril'e seslenmeye kadar verdim. Ah! En azından Beril beni duymuştu. "Efendim Lavin," benim tekrar konuşmama izin vermeden kalkıp bana doğru koşarak geldi. "Kızım hadi gel, şimdi hoca girecek." birlikte sıramıza doğru gittik.
Eflah denilen adam da sonunda gelmişti. Girdiği anda bana anlam veremediğim ancak sıcak bir bakış attı. Nasıl olabilirdi bu ya? Ben ona o kadar laf etmişken onun tepkisi bu olamazdı. -Ben boşuna demiyorum ya ukâlâ diye!- Daha sonra ders anlatmaya başladı. Benim dediklerinden asla anlamadığım formüller ve bilgiler veriyordu. Onun sesini duymak bile beni deli ederken, şuan söylediği ancak benim anlamadığım şeyleri anlamaya çalışırken kafayı yemek üzereydim.
Ders bittiğinde kızların yanına gittim. "Kızlar, benim kafa dağıtmaya ihtiyacım var bugün bir bara gitmeye ne dersiniz?", Ceylin ve Beril aynı anda bana öldürücü bir bakış attılar. Ceylin, "Saçmalama Lavin!, en son gittiğimizde ne olduğunu hatırlamıyorsun herhalde."
Meriç, "Ben bir tuvalete gidip geleceğim Lavin, sakın hiçbir yere kaybolayım deme." diye beni uyarmayı da unutmadı giderken. Meriç benim ortaokuldan bir arkadaşımdı ve beni içten içe aşıktı. Ancak ben bana aşık olduğunu bu olaydan sonra anlamıştım. Tabii ki geç anlamıştım ve ben Meriç'i aşk anlamında sevmediğim için, bunu ona bu olaydan sonra anlattığımda bir daha benimle görüşmek istememişti. -Haklıydı aslında ona bunun için asla kızmıyorum.-
Ben içkimden bir yudum daha alırken, "Selam güzellik, yanına bir arkadaşa ihtiyacın var mı?" diye bir fısıltı duydum. Arkamı döndüğümde serseri tipli adam, kısa ve kahverenginin en koyu tonlarında olan saçlarını karıştırarak, "Eğer bir şey lazımsa hemen karşıdaki masada olacağım." arkasını döndüğünde ona seslendim. "Sana ihtiyacım olacağını sanmıyorum." ardından ayağa kalkmaya yeltendim. Başım bir anda çok fazla içtiğimden dönmeye başladı ve tam yere yığılacakken o adam hızlı adımlarla yanıma gelip beni belimden kavradı.
Meriç tuvaletten çıkmış olmalı ki, bir hışımla yanıma koştu ve beni o adamın kollarından kurtardı. Ama adam durur mu, beni adamın kollarından hızlıca kucağına alan Meriç arkasını döndüğünde, o adam Meriç'in başına bir yumruk geçirdi. Meriç, sarsakça birkaç adım attıktan sonra beni kucağından indirerek yakınındaki en yakın koltuğa oturtturdu, "Burada bekle beni Lavin," diye kulağıma birşeyler söyledi. Ancak o içtiğim içkinin etkisiyle bu lafları zar zor anlayabilmiştim.
Ardından Meriç de o adama bir yumruk salladı. Adam fazla profesyoneldi sanki, Meriç'in attığı yumruğu havada yakaladı ve ters çevirip büktü.
Meriç'in acı dolu çığlıklarını duydum. Pes etmeyecek gibi görünüyordu, birkaç adım geri atıp boynunu bir sağa bir sola esnetti ayrıca el bileklerini de aynı şekilde. O adama yumruk atacağını sanmıştım, aynı şekilde adamında öyle sandığını durduğu pozisyondan çözebilmiştim. Meriç, adama yumruk atmak yerine böğrüne bir tekme attı ve adam anında vücudunun sağ yan tarafını tutarak yere yığıldı. 'Daha sonrasını hatırlamıyorum çünkü daha sonrasında ben de başımın dönmesiyle -ayrıca bir de içkiyi fazla içmemden olan aşırı mide bulantım yüzünden- bayılmıştım.'
"O bir seferlikti Ceylin, hem bir daha öyle birşey olacağını sanmıyorum çünkü yalnızca üçümüz gideceğiz. En fazla ne olabilir ki?" diye bir ton lafla beynini şişirmiştim. Bana attığı bıkkın bakışları fark edince, yüzüme masum bir ifade kondurdum. "Hadi ama Cey...," Benim sözümü kesen Ceylin, benimle başa çıkamayacağını anladığı için "Peki Lavin, olur ama bu son olacak!" diye bir uyarıda bulundu, ses tonunu yükselterek.
Ceylin ve Beril'in sevgilileriyle ayrılma seansını bitirmelerini bekledim. Ancak hiç bitecek gibi değildi, "Kızlar hadi, eve gidip hazırlanmamız lazım." bıkkınlığımı gösteren bakışı gözlerime yansıtarak söylediğim sözleri duyduklarında, ikisi de sevgililerine veda ederek bana döndüler. Beril, "İstediğin oldu mu şimdi Lavin?" beni kolumdan tutup çekiştirirken söylediği sözlerine karşılık, kolumu hızla çekip yalnızca "Oldu!", demekle yetindim.
Eve vardığımızda hava kararmak üzereydi. Hızlı adımlarla odalarımıza gidip, kendimize giyecek birşeyler bulmaya koyulduk. Üzerime göğüs dekoltesi açık, kol tarafları tülden olan ve sanırım ki dizlerimin biraz üzerinde biten siyah bir elbise taktım. Yanıma elbiseme uyacak siyah, zincir askılı bir çanta almayı da unutmadım.
Odadan çıktığımda karşımda Beril'i gördüm. Resmen ateş saçıyordu. Çok ciddiydim gerçekten de giydiği ateş kırmızısı elbisesi ve elbisesiyle aynı
renkte olan ayakkabısı ve çantasıyla bu tabire uyuyordu. En son baktığım yer olan Beril'in çantasından gözlerimi aldıktan sonra, "Kızım, gerçekten böyle mi gideceksin!" alaycı bir şekilde, "Sana çok iyi göz kulak olmamız lazım yoksa her an biri seni yatağa atabilir." Beril sözlerimi duyar duymaz yüzüne hafif bir gülücük yerleştirerek, "Senin de benden eksik kalır bir yanın yok Lavinciğim, üstelik ayakkabı seçmeyi bile unutmuşsun." Elimden tutup benim odama doğru beni çekiştirirken aynı anda söylenmeye de başlamıştı. "Hadi, uyuşukluk yapma Lavin!"
Beril bana da kendi ayakkabısına benzer ince topuklu -Beril'in ayakkabısından farklı olarak siyah renkli- bir ayakkabı seçmişti. Odamdaki aynanın karşına geçip kendime baktığımda gerçekten de Beril'den bir farkım olmadığını anlamıştım.
O sırada odaya Ceylin girmişti. Güzel mi güzel sarı saçlarına uyumlu olacak şekilde seçilmiş olan mavi, balon kollu, ayrıca tam diz kapağında biten bir elbise giymişti. Bizim unuttuğumuz şey olan küpelerini de gümüş renkli halka bir küpe seçmişti. Ayakkabıları ve çantası ise benimkilerden farksızdı. "Ceylin! Aşırı iyisin bebeğim." diye abartılır tarzda olmayan bir iltifat yapıştırdım. Ceylin ise yüzüne hafif bir gülümseme kondurdu.
Saçlarımızı yapmak için yalnızca bir saç düzleştiricisi ve bir fön makinesi vardı. Ceylin aniden atıldı, "Kızlar, ben saçımı yalnızca düzleştireceğim. Siz gidip kendinize birer takı bakana kadar ben işimi bitiririm, daha sonra siz saçınızı yaparsınız." Beril ile ikimiz kafamızı onaylar şekilde salladıktan sonra birlikte Beril'in odasına doğru yola koyulduk. Benim pek fazla takım yoktu, yalnızca birkaç küpe belki bir kolye ve bilezikten ibaretti. Beril'in odasına girdiğimizde, Beril ikimize de Ceylin'in küpesinin olduğu gibi gümüş birer küpe seçmişti ancak bizimkiler daha zarif ve küçük birer parçaydı.
Ceylin saçını yapmıştı bile, bu kızdaki bu hız kimsede yoktu. "Kızlar, siz saçlarınızı nasıl yapacağınızı düşündünüz mü?" diye soran Ceylin'e ben yanıt verdim. "Ben hafif dalgalı ve pek abartılı olmayan bir saç yapmayı düşünüyorum." Ceylin başını iki yana salladı. "Olmaz Lavin ben senin için
çok güzel bir model düşündüm, yalnızca kendini bana bırak." tabii ki Ceylin'e güveniyordum. Ne kadar da kendi saçını basit bir şekilde düzleştirse de bu konuda olan becerisini Beril de ben de biliyorduk. "Peki Ceylin sana güveniyorum." dedikten sonra saçımı şekillendirmeye başlamıştı.
"Lavin inanamazsın ama çok çok iyi oldu acilen aynaya bakmalısın." diye seslendiği anda oturduğum yerden kalkıp aynaya doğru yöneldim. Ceylin'in de dediği gibi şahane olmuştu, bu kıza hayrandım. Saçlarımın iki tutamı serbest bırakılmıştı, geriye kalan saçlarımın bir kısmı iki taraftan başlayan bir örgüyle saçlarımın diğer kısmını topluyordu. Bu diğer kısmına ise saç düzleştiricisiyle hafif dalgalar kondurmuştu. Saçlarıma bayılmıştım. Biz hazırlamaya başlayalı iki buçuk saat olmuştu, hava tamamen kararmıştı.
Hepimiz makyaj yapmak için odalarımıza çekilmiştik. Kirpiklerimi kıvırdıktan sonra kirpiklerime maskara sürdüm ve gözlerime eyeliner çektim. Daha sonra göz kapağıma çok hafif gri tonda bir far sürdüm, ardından dudaklarıma koyu kırmızı ve bordo arası bir renk rujla makyajımı tamamladım.
Makyajımı da bitirdikten sonra aynamın karşısına geçip kendime yeniden baktım. İşte şimdi tamamdım. Beril ve Ceylin'in makyajlarını merak ettiğim için hızlı adımlarla ilk önce odama en yakın olan Ceylin'in odasına uğradım. Ceylin makyajına hâlâ devam ediyordu. Ama sanırım yakında bitirecekti, çünkü rujunu sürüyordu. Ruj sürmek kızların dilinde makyajımın son rötuşlarını yapıyorum demek gibi birşeydi. Evet tam da dediğim gibi çıktı, Ceylin rujunu sürdükten sonra dudaklarının ana hatlarını belirginleştirmek için bir dudak kalemi ile dudaklarını çizdi ve makyajını bitirdi. "Ceylin, hayatım makyajın harika olmuş!" ve ardından ekledim, "Gidip Beril'e bakalım daha sonra çıkarız." Ceylin bana gülümseyerek, "Peki, hadi gidelim ve bu arada senin de makyajın harika Lavin." Ben de Ceyline bakarak yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirdim.
Beril de makyajını bitirmişti, odasına girdiğimizde aynada kendine bakıyordu. Biz odaya girdiğimizde bize doğru döndü ve "Sizce rujumun rengi uymuş mu kızlar?" sorusuna ben yanıt vermeden Ceylin cevapladı. -makyaj, saç ile ilgili herşey ona sorulur.- "Olmuş. Ama dudak kalemini silmelisin" ardından ekledi. "İşte o zaman harika olur." Beril başını onaylar şekilde sallayıp yeniden aynaya döndü ve eline bir ıslak mendil alıp dudağının kenarlarını silmeye başladı.
Hepimiz hiçbirşey unutmadığınızdan emin olduğumuzda evden çıkmaya karar verdik. Telefonumdan sıradaki otobüsün ne zaman geleceğine baktığımda üç dakika sonra geleceğini gördüm. Ayrıca hava karardığı ve gece olduğu için bu gelecek son otobüstü, bu yüzden hızlanmaya başladık.
Otobüs durağına yaklaştığımızda otobüs, durağın önündeydi. Ancak ne kadar hızlı gitsekte yetişemedik. Otobüsün kapıları kapanmış ve gitmişti. Bizdeki bu şanssızlık ne olacaktı, gerçekten bilmiyordum. Beril, "Kızlar gelin, eve geri dönelim ve bizim kilerdeki bisikletlerimizi alıp öyle gidelim yoksa asla gidemeyiz, konumdan baktığımda altı kilometre gözüküyordu." diye bir öneride bulundu. Başka bir şansımız olmadığından Ceylin de ben de kabul ettik.
Kilerden bisikletlerimizi alıp yola koyulduğumuzda, üzerimizden gözler eksik olmuyordu. Gelen giden bütün yoldakiler bize bakıp gülüyordu. Tabii ki bu normaldi çünkü biz olsak biz de bizim gibi -elbiselerle yolda bisikletle giden- birilerini görsek biz de gülerdik.
Tam tamına bir saat geçmişti. Ama sonunda 'Chateau Night Club' yazan tabelayı görmüştük. Birkaç dakika içerisinde ise barın önüne varabilmiştik. Hep birlikte bisikletlerimizi en yakında bulabildiğimiz bir demire evden aldığımız halatlarla - ve ayrıca sağlamlıklarından asla emin olmadığımız- bağladık. Daha sonra kıyafetlerimizi düzeltip içeriye doğru ağır adımlarla yürümeye başladık. Adımlarımızı attığımız anda hepimiz aynı anda afallamıştık. Başlarımıza anlam veremediğimiz bir ağrı girdi, ancak çok kısa bir süre sonra düzeldiği için pek önem vermedik.
İçeri girdiğimizde, Odetari'den 'Narcissistic Personality' parçası çalıyordu ve herkes çıldırmış gibi dans ediyorlardı. Bir süre sonra kendimize boş birer tabure bulup oturduk. Ayrıca kendimize birer de içki almayı da unutmadık -Ceylin hariç-. Çünkü Ceylin bizi bırakıp dans etmeye başlamıştı. Bizde Beril'le sohbet etmeye başlamıştık.
⚔️
"Kızlar hadi. Çok eğlenceli. Gelin birlikte dans edelim." saçını başını dağıtmış bir şekilde dans eden Ceylin söylediklerine ekledi, "Hem cluba gelmek isteyen sen değil miydin Lavin." Ceylin'in sözlerinin ardından ben de Beril'i kolundan tutup kaldırdım ve hafif hafif yeni başlayan müzik ile birlikte kendimizi dağıtmaya başladık. -Bu dans hepimize iyi gelecekti-
Yeni bir şarkı başladığında dans etmeyi bırakıp kendimize bir masa bulup oturmaya, ardından da birer içki almaya karar verdik. Tam bir masaya oturacaktık ki aniden olduğumuze yere, clubın girişinden sert bir rüzgar esti. Kafamı girişe doğru çevirip Eflah'ı aniden karşımda gördüğümde, onun neden burada olduğunu sorgulamaya başladım. Ve sanırım bizi görmüştü. Geliyordu. Acaba bana hâlâ kızgın mıydı? O yemyeşil gözleri bana kenetlenmişti sanki. -Nasıl da güzel geliyordu?- Aman tanrım, dur! Bize doğru geliyordu!
"Selam kızlar. Sizi burada görmek ne büyük zevk. Hangi rüzgar attı sizi buraya?" nasıl yani, biz buraya gelemez miydik de bu adam böyle konuşuyor. Aniden atıldım, "Nasıl yani ukalâ adam? Biz buraya gelemez miyiz?" Ukalâ adam konuşmaya başladı. "Tabii ki gelebilirsiniz Lavin. Ben o amaçla söylememiştim."
"Ne amaçla söyledin o zaman ?", -ben bu adama böyle davranmaya bayılıyordum. Çünkü onun bu kibarlığına karşı böyle davranıp, kibarlığını bir nebze bozacak mı diye test ediyordum.- Bu sözlerimi o kadar yüksek bir sesle söylemiştim ki herkes bize doğru bir bakıp gülmeye başlamışlardı. Ancak bütün herkes Eflah'ı görür görmez suskunlaşıp önlerine dönmüşlerdi. Bu adamda ne vardı da böyle herkes görünce susmuştu.
Eflah, "Siz buranın benim mekânım olduğunu bilmiyor muydunuz? Ben biliyorsunuz sanıyordum." bana her zamanki kibar tonuyla konuştu. 'Ona söylediğim sözler için hâlâ bana kızgın değildi sanırım.' Ama dur! Ne demişti şimdi bu- burası onun mekanı mıydı! Ah Ceylin, eve gidince benden çekeceğin var!
"Bilmiyordum ukâlâ adam! Kusura bakmazsın artık herhalde?", ben ne kadar da gıcık birine dönüşüyordum Eflah'ın yanında. Resmen kendimi tanıyamıyordum. Dur! Yoksa ben Eflah'tan hoşlanmaya mı başlamıştım. Herkesin de dediği gibi en büyük aşklar nefretle mi başlardı? Yok hayır bu olamaz ya bu adam benim tipim bile değildi -ama gözleri, dudakları ve ahenkle dans eden saçları beni resmen kalbimden vurulmuşa çeviriyordu.-
Kızları da yanıma alıp Eflah'ın yanından ayrılıp, kendimize oturmak için seçtiğimiz masaya geçtik ve biraz daha içki istedik. Biraz daha içkiden bir zarar gelir miydi ki sanki? Sanmıyorum. Daha sonra içkilerimiz geldi. Birer yudum aldığımızda, karnıma bir ağrı girdi sanki karnıma gelen bir kurşundu ve birazdan sırtımın arkasından çıkıp gidecekti.
"Kızlar! Benim acilen lavaboya gitmem lazım, karnıma çok kötü bir ağrı girdi." ne diyeceklerini beklemeden masadan kalkıp lavaboya doğru koşmaya başladım. Ardından da ekledim. "Gelmenize gerek yok, ben hallederim." diye ciyakladım, ancak müzik sesinden duyduklarını sanmıyordum.
Lavaboya girip ağrının geçmesi için uğraşmaya başladım. Regl döneminde olduğum için olabileceğini düşündüm. Bu yüzden çantamda her zaman taşıdığım birkaç ağrı kesiciden birini aldım ve içtim. Yanımda su olmasına gerek yoktu çünkü ben su olmadan da ilacı yutabiliyordum. Bu da bana sanki bir avantajmış gibi geliyordu. Daha sonra ellerimi yıkayıp, yüzüme birkaç kez su çarptıktan sonra lavabonun kapısını araladım ve çıktım. Koridordan geçip kızlara doğru gidecektim ki boynumda sert bir acı hissettim. Bu acı tarif edilemez derecede bir acıydı. Anında sarsak birkaç adım attım. Gözlerim karardı. Önümü görememeye başladım. Yere yığılmıştım. Bilincim kapanıyordu. Ve kapandı.