İçeriğe geç

Düşeş'in İntikamı

Bölüm 3 · 14 dk okuma

Düşeş'in İntikamı

Bölüm 3

Üçüncü Bölüm

Kara şövalyenin ağzından...

Kan ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Günlük antrenmanda olsak bile buradaki adamların pek çoğunda öldürme isteği vardı. Bu antrenmanları boşa yapmamak, emeklerinin meyvesini savaş meydanında almak istiyorlardı. Hırs bu koca adamların gözünü bürümüştü. Eğer dost olmasalar burada birbirlerini doğrayabilirlerdi.

Normal hayatta böyle olmadıkları için sevindim. Hepsi normal hayatta altın yürekli, evlatlarını ve eşlerini seven adamlardı. Etraflarına Sevgi yaydıkları gibi onları sevenler de vardı. Normalde hiçbir şey istemesen bile onları kıskanmadan edemedim.

Bir bir anlığına beni evde bekleyen bir eşim ve tatlı küçük çocuklarım olduğunu düşündüm. Sadece Bir hayalden ibaretti belki ama düşüncesi bile gülümsememe yetti.

İşin sonu belliydi. Yine çıkarcı bir soylu kızıyla evlenip tahta çıkacak ve belki de suyumun devam etmesi için zorla da olsa çocuklar yapacaktım. Sevgi gösteremeyecektim onlara çünkü bu onlar için bir zayıflık olurdu. Zamanı geldiğinde bana bile ülkesi için karşı çıkabilmeliydiler, gerekirse beni öldürmeyi bile göze almalıydılar.

Bu düşünceler sinirlerimi hoplattı. Karşımdaki bana saldırdığı sırada normalde savunma yapmam gerekirken, ben ona karşı atak yaptım. Bu hatam sadece kılıcımın yerle buluşmasını sağladı. Boynuma dayanan kılıca sinirle tekme attım. Ayağa kalktığımda benimle dalga geçen bir çift kırmızı gözle karşılaştım. Felix!

Ellerini bağlamış yine o aptal gülümsesiyle bana gözlerini dikmişti. Şeytan olduğunu neredeyse kanıtlamak ister gibi olan kırmızı gözlerini... Son zamanlarda ki dikkat dağınıklığım onun için bir eğlence kaynağıydı. Çünkü ben ne kadar düşersem o da o kadar çok yükselirdi. Bu yüzden benimle alakalı her eksi onun için bir mutluluk kaynağıydı.

Yaşlandığı duvardan bana doğru gelmeye başladı. Şeytanın dünyaya gönderdiği gölgesiydi. Ve bir şeytanın ülke yönetmesi ve ya buna aday olması bile, benim sorumluluk alma zorunluluğum anlamına geliyordu. Eğer kardeşim gerçek bir yiğit olsaydı ona tahtı vermekten yemin olsun ki bir an bile çekinmezdim. Bu sayede istediğim sakin ve huzurlu hayatı yaşayabilirdim.

Ama bu adam arzularımın katiliydi. Tahta geçmesi demek ülkedeki bir çok isyana ve kıtlığa en erken zamanda davetiye çıkması demekti. Ve ben ise daha doğar doğmaz verilen bu şans varken arkamda bana gittiğim için belki de beddualar edecek bir halk bırakamazdım.

"Canım abimin dikkatini dağıtan şey ne?" Gözlerimi sertçe gözlerine diktim. Çünkü konuşmayı bile istemeyecek kadar iğreniyordum ondan. Hatta görmek bile midemde bulantılara neden oluyordu.

Ellerini gülerek yukarı kaldırdı. "Afedersiniz majesteri, sizi sinirlendirmek ne haddime?" Sonra sırıtarak ellerini indirdi. "Yoksa canım abim..." dedikten sonra eğildi ve kulağıma fısıldadı. "Tahta çıkacak kişinin ben olduğumu mu hatırladı." Yumruklarımı sıktım. Çünkü bu aptala vurmam demek başımın nedensiz yere derde girmesi ve bu şeytanın istediğini elde etmesi demekti. Ve hayır, bir şeytanı mutlu etmek yerine isteklerimi mutsuz edebilirdim.

Cevap verme tenezzülünde bile bulunamadan kılıçların olduğu bölüme ilerledim. Antrenman için kullanılan kılıçlardan birini almıştım. Çünkü kendi kılıcımı çektiğim hiç kimse hayatta kalmamıştı. Kılıcımı büyük bir dikkatle silmeye başladım. Bu benim için bir nevi takıntıydı. Her kimi öldürürsem kılıcım o iğrenç kanla kuşanır ve kendimi bir canavar gibi hissetmeme neden olurdu. Ancak temizledikten sonra tekrar eski halini alması sanki asla günaha bulamamışım gibi mutlu ve huzurlu olmamı sağlardı.

Her ne kadar bu bir antrenman dâhi olsa da, kılıç temizlemek bir rutin bir nevi ayin gibiydi benim için... Şimdi ise hem sinirlenmek, hem de bu rutini mi gerçekleştirmek için siliyordum kılıcımı. Ancak huzur denen şey Felix'in yanında resmen imkansızdı. Çünkü yine yanıma gelmiş, kılıçları inceliyordu.

Her ne kadar iyi olduğunu kabul etmek istemesem bile kılıç kullanma konusunda en az benim kadar yetenekliydi. Sadece o, kılıç kullanırken hava atmakla daha çok ilgilendiği için asla benim seviyeme gelememişti. Ama umurunda bile değildi kılıç kullanmak, çünkü bir imparatorun kılıç kullanmayı bilmesine gerek olmadığını düşünen bir salaktı.

Eline en gösterişli ve en işlevsiz kılıcı alıp kendi kendine poz vermeye başladı. Evet, o sadece poz veren bir soytarı, bir paylonçoydu. Ancak bir soytarı onun seviyesinde olabilirdi.

Onu umursamayarak elimdeki kılıca döndüm. Biraz sonra bir çay partisi olacak ve Felix yine soylu kadınlarla fingirdeyip, devlet adamlarının gönlünü hoş tutacaktı. Her zamanki gibi o bunları yaparken diğerleri ise onun tahta geçmesini destekleyecekti.

Bu rezil yöntemleri kullanmak benim lugatimda yoktu ve asla olamazdı. Ben, o insanların gönlünü hoş etmek yerine ülke sorunlarına çare bulmaya uğraşırdım. Bu gün ise yine böyle olacaktı. O aptal soyluların halkıma yaptıklarını yanlarına bırakmamak olacaktı.

Kılıcı yerine yerleştirdikten sonra ayağa kalktım. Felix, ben kılıcımla ilgilendiğim sırada ortadan kaybolmuştu. Onun yokluğu bana kısa süreli bir rahatlama verdi. Ama bu çokta uzun sürmedi. Çürümüş bir yumurtadan kurtulsanız bile kokusu bir süre daha kalırdı. Felix'in kokusu ise beni antrenman ekipmanları arkadasına saklanıp beni gözetleyen suikastçiydi.

Görünmediği sanmasına rağmen ben onun maskesinin altındaki yüzü bile görüyordum. Sadece o yoktu. Çatılarda iki tane, meyhanede bir tane ve ağaçın tepesinde bir tane suikastçı vardı. İşin komik yanı hiç biri beni öldürmek için değil, aldığım nefesi bile kontrol etmek için buradaydı.

Bu müthiş adamlar ve içlerindeki bir kadın sayesinde Felix benim her hareketimi biliyordu. Daha doğrusu bildiğini sanıyordu. Islık çalarak sahadan çıktım ve bana tahsis edilen malikaneye doğru yürümeye başladım. Keyfim yerindeydi. Çünkü bu gün Sör Dylan ve damadı mahkemede yargılanacak, devletten kaçırdıkları vergilerin kanıtları, malesef ikisini ölüme ve ailelerini durmadan övünüp durdukları zenginlik dolu günlerden, fakir ve acımasız günlere götürecekti. Sadece vergi kaçırma olsaydı bir ücret karşılığında yırtabilirlerdi. Ama sahte raporlarla halkı dolandırmaları ve imparatora hala onu yakalayamadı diye mektuplarında salladı. Elbette bu durum, kara şövalye adında bir halk kahramanı sayesinde ortaya çıktı.

Ellerimi cebime attım ve malikaneden içeri girdim. Kahya ve bir kaç hizmetli beni hazır olda bekliyordu. Hepsi Felix'in yerleştirdiği üst düzey insanlardı. Hiç biri benim onların kim olduğunu bilmediğimi sanıyordu. Ama ne demiş adını bilmediğim ünlü düşünür,"Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın." Ben de bunu yapıyordum.

Eğer bu aptalları fark edersem, Felix daha profesyonel insanları hayatıma sokacaktı. Eğer fark etmezsem belki de canımdan bile olmamla sonuç bulacaktı. Hem aptal olmak iyiydi, çünkü geleceğin ünlü ve güçlü imparatoru, ekselansları Felix, benim ne kadar aptal olduğumu düşünürse başımı o kadar az ağırtırdı.

"Benimle gel." Kahya, ondan bahsettiğimi hemen kavrayıp ardımdan çalışma odasına girdi. Koltuğa oturdum ve önümdeki yığınla dosyaya göz attım. İlk olarak mali dosyalarla başladım.

Malikâne'ye geldiği görülen altınlar ve harcamalardan kalan altınlar arasında büyük bir uçurum vardı. Belgelerde bu görünüyordu. Elindeki parşömeni kahyaya fırlattım. Bunu fark edeceğimi bilmeliydi. Her ne kadar aptal olsam bile küçüklüğümden beri eğitim alan biriydim. Fark etmem değil, fark etmemem Felix'i şüphelenirdi.

Kahya sanki hiç farkında değilmiş gibi belgeye göz gezdirdi. Sahte ama sıradan birinin asla fark edemeyeceği şekilde bir şaşırma anı yaşadı. Hemen önünde eğilip, "Bunu gözden nasıl kaçırdım bilemiyorum majesteri, en yakın zamanda bu durumu düzelteceğim" Sinirle ona doğru yürüdüm. Gömleğinin yakalarından tuttuğum gibi yaşlı bunak ne yapacağını şaşırdı. Daha doğrusu yine şaşırmış taklidi yaptı, çünkü kalp atışları ve davranışları hala sıradan bir olaya karşılık verir gibiydi.

"Bana kimin sorumlu olduğunu bulmazsan, onun yerine sen ceza alırsın." Sonra gömleğinin neredeyse yırtığım yakalarını bıraktım. Eminim yarın boş yere bir insanın canı yanacaktı. Önüme kimi getirirse getirsin bu işin sebebi olan kişi olmayacaktı, çünkü adım kadar eminim ki, bu işin sorumlusu Felix'ten başka biri değildi.

Masamın başına döndüm ve bu sefer diğer dosyalara baktım. Tamamen boş boş şeylere uğraşıyordum çünkü beni azıcık bile tanıyan biri ise, benim asla işlerimi yarım bırakmayacağımı bilirdi. Yaklaşık dört saatimi bu belgelerle boğuşarak geçirdim. Geriye sadece aptal soyluların, gereksiz parti davetiyeleri vardı. Her ne kadar tahta çıkacağınız düşündükleri için Felix'e daha çok davetiye gitse bile, ben de bir varis olduğum için bana da davetiye gelirdi. Neredeyse hiç birine gerek olmadıkça gitmediğim için bu davetiyeler sadece söz olsun diyeydi.

"Kahya, ben biraz kestirmeye gidiyorum. Hizmetçilerden birine söyle bana yeşil çay yapıp odama getirsinler." Cevap bile beklemeden odama gittim. Üzerimdeki takım elbiseyi çıkartıp rahat bit gömlek giydim. Tam yatağa girdiğim zaman kapı tıklatıldı.

" Masaya koy" bunu dememle birlikte içeriye bir hizmetçi girdi. Bu Felix'in kurbanlarından biriydi. Sıradan bir hizmetçiydi. Ama bu çaydaki zehir, eğer fark edilirse bunu getiren kıza bütün suçu yıkacaklardı. Ona bir an olsun acıdım ama hemen ardından vazgeçtim. Acımak bir işe yaramayacaktı. Sadece bu kız biraz fazla hassas olduğu için bana dayanamayacak ve sevdiği adamla kaçacaktı. En azından diğerleri böyle bilecekti.

Daha ufak bir çocuk olan hizmetçi, masaya elleri titreyerek çayımı koydu. Titremesine sebep olan kişi ise benden başkası değildi. Umursamayarak çıkmasını bekledim. Onun arkasından kapıyı kilitlemek için ayağa kalktım. Kapıdakı benim adamım olan iki şövalyeye kimsenin içeri girmediğinden emin olmalarını tembihledikten sonra hem anahtar hemde mana taşları ile kapıyı kilitledim. Camları da mana taşıyla kilitleyip, perdeleri örtükten sonra çayıma yöneldim.

Çayımı dolaptan çıkarttığım şişeye döktüm ve sanki içmişim gibi masaya geri koydum. Her şey tamamdı. Kitaplığımdaki iki kitabı ve duvardaki mumu belli bir sıraya göre cektiğimde yatağımın altındaki gizli bölüm açıldı.

Bir süre sonra sarayın altındaki gizli tünellerde yürüyordum. Burası pek çok insana ürkütücü gelse bile benim için oldukça sıradan bir yerdi. En azından çevremde beni öldürmek ve ya en basitinden, aldığım nefesin sayısını bile bilmek isteyen kişiler yoktu. Sadece ben ve boş koridorlarda sesleri yankılanan adimlarım vardı.

Sonunda kapıya ulaşınca, kapının üzerindeki oymaklara belirli sırayla dokundum ve duvardaki mana taşları Fred'in yaptığı özel büyü sayesinde sakladıkları kapıyı ortaya çıkarttı.

Bu sayede gösteriş için koyulan sahte kapı yerine, asıl loncaya giden kapıdan geçtim. Kapıdan girer girmez, beni Sam ve Sun karşıladı. Anlaşılan nöbetçi olma sırası ikizlere gelmişti. Sam beni fark edince saygıyla öne eğilip beni selamlarken, Sun hemen boynuma sarıldı. Sam hemen ani bir manevra ile üzerimden kız kardeşini aldı.

Normalde biri bana bunu yapsa sonunun ölüm olduğuna emin olurdum ama bu çocuk, benim için oldukça özel bir yere sahipti. Henüz daha yeni sosyeteye tanıtıldığım zamanlarda sokakta bir başına bulduğum bu ikizler, benim en çok güvendiğim adamlarım ve her ne kadar yüzlerine söylemesem bile kardeşim olmuşlardı.

"Hoşgeldiniz efendi kara" İnsanların bana taktıkları ismi duyduğu günden beridir, bana 'efendi kara' diye hitap etmesine hala alışamamıştım. Bu beni hala rahatsız etmeye devam ediyordu ancak elbette bunu yüzüne vurmuyordum. Çünkü kardeşim dediğim kişinin bana resmiyetle yaklaşması, bir süre sonra moral bozuyordu. Ona başımla cevap verdim.

Ancak her ne kadar birbirlerine benzeseler bile huy olarak iki kardeş birbirlerinin zıttıydılar. Sun ileriye atılıp, "Hoşgeldin!" diye bağırdı. Saçlarını karıştırdım gülerek. Kafasını hemen çekip omzuma vurdu. Sam onu kendine doğru çekti ve gözlerini ne yapıyorsun sen der gibi büyüttü.

"Sorun yok." dedim ve yanlarından geçip gittim. İçeri de ekibin bir kısmı ve üç tane suikastçı vardı. Suikastçiler, anladığım kadarıyla duydukları yeni haberleri iletmek için Emily ile konuşuyordu.

Yanlarına gittim ve bir sandalye çektim. Üç suikastçiyi de tanıyordum. Birisi Baron'un evinin yakınlarında devriye gezen adamdı. Geçen sene kızını kaçıranları yakalamıştım. Yanındaki ise, annesi ve babasının ilaç paralarını verdiğim, dilencilik yapmasın diye eğittiğim gençti.

Ve sonuncusu ise Sam'in meyhane de bulduğu, derin savaşta gözlerini kaybeden gaziydi. Benden iki yaş büyüktü ama saygıda asla kusur etmezdi. En ilginç hikaye ise onundu. İmparatorun yani babamın özel olarak kurduğu birlikteydi. En güçlülerin oluştuğu bu birlik, normalde babamı koruyan birer koruma iken savaş zamanlarında yetenekleri ve üstün gayretleri ile en önde cesurca savaşırdı. Bu adam yani Jack, birlikteki en kuvvetli ve en güçlü adamlardan birisiydi. Ancak derin savaşta esir düşmüştü. Adamlarından birisi onu arkasından bıçaklayıp, yaralamıştı. Esir düştüğü yerde çok fazla işkence görmüştü. Çünkü o adi herifler bizlerden alamadıkları intikamı, savaşçılarımıza işkence yaparak almaya çalışmışlardı. Çok fazla acı çekmişti ama en korkuncu, en acı verici olanı gözlerine kızgın yağı dökmeleriydi.

Kurtarıldığı zaman büyü bile onun gözlerini geri getiremedi. Yalandan bir madalya ve bir kaç cümleden oluşan teşekkür konuşmasından sonra birlikten atıldı. Yüzünün şekli yüzünden toplumda asla yer edinemedi. Güzellik ve yakışıklılığın, zekadan daha fazla önemsediği bu ülkede kimse onun neler yaşadığını asla sorgulamadı. Önce karısı onu aldattı ve ardından arkasına bile bakmadan çekip gitti. Giderken yanına daha yeni yürümeye başlamış oğullarını da götürdü.

Jack kendine bile daha bakabilecek bir iş bulamadığı için, canından çok sevdiği oğlunun gitmesine göz yummak zorunda kaldı. Nerede iş ararsa arasın, kimse ona yüzündeki çirkinlik yüzünden iş vermedi. O da meyhanelerde içkiyle intihar etmeye kalkıştı. İşte tam o zaman, Sam onu buldu ve hikayesini dinleyince sarhoş adamı benim yanıma getirdi. İlk başlarda ona acıdığım için yanıma almış olsam bile daha sonra onun neden o birlikte olduğunu anladım. O savaş konusunda aşırı iyiydi. Gözleri kör olmasına rağmen hala onu deviremiyordum.

Bir kaç ay gözleri olmadan savaşmayı öğrendi. Sadece antrenman yapan bu hırslı adam, şu an da çok iyi bir suikastçiydi. Benim için bilgi toplar, bir görev verildiği zaman adamlarım arasından en uygun olanı seçer ve planı yapardı. Ama genellikle suikast işlerine katılmazdı. Gözlerin çok önemli olduğunu, bir suikastçi göz kırpsa öldürülebilecekken onun kör bir şekilde hiç şansı olmadığını söyler dururdu.

Benim yanlarına gelmem ile hepsi hizaya geçti. Başımla selam verdim. "Ne oluyor?" diye sorduğum zaman Emily suikastçilere "yeterli, gidebilirsiniz!" dediğinde kaşla göz arası kayboldular. Emily, bir sandalye çekti ve hemen karşıma oturdu. "Sanırım beklediğin fırsat ayağına geldi." Beklediğim bir sürü fırsat vardı. Çünkü insanların hayatlarını mahvetmek için uğraşan pek çok soylu ve tüccar vardı.

"Benim beklediğim bir sürü fırsat var Emily." dedim, masadaki kalemle oynayarak.

"Dük sonunda açık verdi. Suikastçilerimiz onu izleyerek hiç bir şey bulamadığı için hizmetçiler ile şanslarını denemeye karar vermişler. Tam tahmin ettiğin gibi, Dük o kadar parayı sadece yasal yollar ile kazanmıyormuş." Şaşırmıştım. Ancak Dük'ü kapana kıstırmak için daha fazla bilgiye ihtiyacım vardı.

"Devam et." dedim. Emily hiç duraksamadan ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. " Dük, takip edileceğini anlamış olmalı ki asla yanlışını göstermiyor. Her zaman işlerini yapan, yasa dışı işlerle alakası olmayan bir adam rolünü çiziyor ama iş öyle değil. Kahyasına neler yapması gerektiğini anlatıyor ve diğer adamlarına ulaştırması için mektupları veriyor. Mektupların açığa çıkmaması için ise kendine has bir mühür kullanıyor. Kahya bu mektupları kendi götürmüyor." Dedi ve ayağa kalktı. Dolaptan bir defter ve bir harita çıkarttı. Haritayı masanın üstüne açtı.

"Hizmetçileri dükün malikanesine yürüme mesafesinde olan bir kulübe üzerlerini değiştirip sıradan bir köylü gibi giyiniyorlar. Daha sonra bu patikayi kullanarak şehire iniyorlar. Ara sokaklarda bulunan bir eğlence mekanına giriyorlar. Suikastçiler ama içeriye şimdilik giremediler. Hizmetçiler mektubu bıraktıktan sonra aynı şekilde geri dönüyor."

"Pekala, her şey iyi hoş ama burada elle tutulur hiç bir şey yok." Emily bana beyinsiz misin der gibi bir bakış atınca,"Tamam, devam et" dedikten sonra ağzıma hayali bir fermuar çektim.

"Eğlence mekanına şifresiz alınmıyor. Ancak gelen kişiler yüklü miktarda para ile içeri giriyor. Eğlence mekanına soylular bile o kadar para yatırmaz, hele kendi eğlence mekanı olanlar asla önünden bile geçmezler. Ancak bu soylulardan birisinden ufak birşey çalmış bizim çocuklar." dedikten sonra defteri açtı. İçinden çıkarttığı mektubu bana uzattı. Sorar gözlerle ona baktım. Mektubu elime aldım ve içindeki kağıdı çıkarttım.

Bir süre içindekilere baktıktan sonra ne tepki vereceğimi bilemedim. "Düşes Ariana'da mı bu işin içinde?" Boş bulunup sormuştum ama cevap belliydi. Kağıttaki antlaşmada mekanın sahibinin, sapık tüccar lakaplı adamın ve Düşes Ariana'nın imzası vardı. Düşes, ticaretin yapılması için gerekli olan parayı ve desteği sağlıyordu ve elde edilen kâr, yüksek ihtimalle diğer soylulara gösteriş yapmak için aldığı pırlantalara, ayakkabılara ve süslü elbiselere gidiyordu.

Ne kadar da acınası bir aileydi. Baba ve kız, köle tüccarlığı yapıyor, oğullarının biri desen soylu kadınları kandırıp, yatağa attıktan sonra fahişe muamelesi yapıyor ve onların itibarını iki paralık ediyor. Diğer evin oğlanları ise kim bilir ne haldeydi.

"Düşes'i takip ettiriyorum. Eminim ki bir açık verecektir. Suikastçiler az önce o yüzden geldi. Düşes çarşıya çıkmış. Bilmek istersin diye düşündüm." Sandalyeden kalktım ve asansörle aşağıdaki kata gittim. Üzerimi değiştirdikten sonra mana taşlarından yapılma kol düğmelerimi taktım. Bu taşlar sayesinde görüntüm değişmişti.

Gizli geçitleri kullanarak dışarı çıktım. Dalga, yani atım bahçede uyuyordu. O kadar savaş atı içinden en tembeli bana denk gelmişti. Her ne kadar tembel olsa bile işlerin ciddiye bindiğini anladığı an tam bir savaş atı oluyordu. Onun tepesindeyken beni geçebilecek bir babayiğit görmedim.

Islık çaldım. Dalga korkarak kafasını hemen kaldırdı. Beni görünce sanki küçük kardeşi onu uyandırmak için gelmiş gibi diğer tarafa döndü ve tekrar yattı. Eğer burada ben değil de dişi bir at olsaydı işte o zaman olmayan pazularını bile göstermeye çalışırdı. Hem yavşak hemde tembel bir at, bunu bulmak için çok zorlandım mı acaba?

"Kalk lan!" Kafasını kaldırıp yine bana baktı. Tekrar yattı. "Kalk! İşimiz var." Kuyruğunu salladı ve başka bir şey yapmadan uykusuna döndü. "Gittiğimiz yerde at çiftliği var." Teknik olarak yalan sayılmazdı. Çarşıdan kilometrelerce uzakta bir at çiftliği vardı. Dalga bana sorar gözlerle bakmaya başladı. Daha çok 'Eee... Bana ne at çiftliğinden?' der gibi bakıyordu.

"Eğer adam gibi şimdi kalkarsan bir haftalığına dişi bir at kiralarım." Sözümü bitimeden ayağa kalktı. "Yavşak! Ulan işimiz var diyorum kalkmaz. Konu karı kız olunca cengaver kesildi başımıza." Bir yandan söylenerek bir yandan da boynuna mana taşını bağlıyorum. Çünkü siyah atların hepsi savaş atıydı. Ve dikkat çekmek istemeyen birisinin savaş atıyla yola çıkması çok ironik olurdu.. İşim bitince üzerine bindim.

"Deh!" diyince Dalga bana ne yaptığını sanıyorsun gibisinden bakış attı ve kuyruğuyla bana sağlam yapıştırdı. "Tamam bir daha deh demeyeceğim. Mutlu musun?" İşte böyle yola gel der gibi bir anda koşmaya başladı. Dengemi boş bulunduğum için kurmakta zorlansamda, çevik bir hareketle olması gereken pozisyondaydım.

...

Dalga'yı bir ahıra bağlandıktan sonra çarşıda gezmeye başladım. Düşes'in buralarda olduğunu söylemişlerdi.

Gezinirken bir yandan da düşünüyordum. Bana olan aşkı ve zalimliği ile gündem olan bir laydiydi. Ve şimdi ise köle ticareti yap

ıyordu. Hiç bir zaman ona en ufak bir ilgi bile duymamıştım. Çünkü ilgi duyacağım kişi kraliçe olmaya layık olmalıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.