İçeriğe geç

Düşeş'in İntikamı

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Düşeş'in İntikamı

Bölüm 2

İkinci Bölüm

Günlük resmen boştu. Ama bu çok saçmaydı. Çünkü o günlükte benim için büyük bir güç olmalıydı. Sayfaları tekrar karıştırdım ama hayır, değil bir dolu sayfa kelime bile yoktu. Oyuna mi gelmiştim? Dük benden önce günlüğü fark edip almış mıydı yoksa?

Hayır, bunu fark etseydi çoktan bu kitabın üzerine konardı ve ana karakter onu asla bulamazdı.

Belki de asıl kitap bu değildi ve dük günlüğü benden önce bulup değiştirmişti çünkü bunun nedeni benim davranışlarımın farklı olmasıydı belki de?

Günlüğü çok defa karıştırdım ama hayır, yoktu. Bir anahtar ya da bir tür şifre vardır diye düşündüm ama aklıma asla gelmiyordu ki! Ana karakter yani benim deyimimle beyaz kedi, kitapta bile yazmayan ne bulmuş olabilirdi ki?

Günlüğü yatağıma fırlattım ve kafamı ellerimin arasına aldım. Çıldırmama az kalmıştı çünkü bu benim düke karşı tek şansımdı. Büyü gücüm olmazsa ben bir hiçtim. İkinci defa ölmek istemiyordum, hayatın değerini yeni yeni anlamışken canımı saçma sapan oyunlara kaybedemezdim.

Beyaz kedi, o günlüğü nereden biliyordu, bilmiyorum ama şuan ilgilendiğim tek şey nasıl yazıları okumam gerektiğiydi. Beyaz kedi , kitabı aldıktan sonra Sör Thomas'a götürmüştü. Tek bildiğim bu kadardı.

Kafamı kaldırdım ve kitaba bir kere daha baktım.

Hayır ne için olduğunu bilmiyordum ama bunun orijinal günlük olduğuna emindim. Hissediyordum sanki, benim için buradaymış gibi, benim günlüğümmüş gibi...

Kapıya yaklaşan ayak seslerini duyunca günlüğü yorganımın altına sakladım. Kısa süre sonra içeriye alt rütbe bir hizmetçi geldi, Rosa...

"Bu yaptığın aptalliktan umarım bir ders almissindir seni ahmak!" diye bağırdı. Oda bana zorbalık yapan bir apdaldi. Karşındaki kişinin onu saygısızlık yüzünden idam edebileceğinin farkındaydı ama düke güveniyordu. Dük, benim şikayet ettiğim kişilere asla bir şey yapmazdı. Abartmami ve daha önemli işleri olduğunu söylerdi yada yüzüme bile bakmaz, cevap vermeye tenezzül dahi etmezdi.

Rosa, bunun gayet farkındaydı. Bana zorbalık yaparak bir nevi egosunu tatmin ediyor ve bundan psikopatca bir haz duyuyordu.

"Dük senin gibi bir sokak faresine ne kadar cömert davranıyor ama sen, sen ise aptal bir maymun gibi hala onun önemli işlerine engel oluyorsun."

Kendi kendine üzülerek vah vahlanmaya başladı. "Zavallı Dük, o asil ve güçlü adamın senin gibi bir çocuğa sahip olması ne büyük bir bahtsızlık..."

Gözlerini hafifçe kıstı, haz alarak gülümsemeye başladı. "Zavallı düşes, senin gibi bir yaratığı doğurduğu için kahrından ölmüş olmalı" deyip iğrenç bir kahkaha attı.

Bir anda ellerim titremeye başladı. Ariana normalde annesine fazla düşkün bir kız çocuğuydu. Küçük bir çocukken her gördüğü kadını annesi sanacak kadar isterdi annesinin olmasını ve hep bu konuda hassas olurdu.

Rosa, bunu bildiği için onun uzerine gitmeye çalışıyordu. Onu öldürmek istedim ama şuan tek yapmam gereken sindirmekti. Zamanla güç toplayacak ve onu idamdan bile daha beter bir şekilde öldürecektim. Ariana'ya yaptıkları onu öldürmem için yeterdi. Kadın haklarını savunuyorum, egoist ahlaksızlığın haklarını değil.

"Çık." dedim sessizce. Çünkü o kasar sinirlenmiştim ki sesim çıkmıyordu. Ne dediğimi duymadığı için bana "ne?" diye sordu. Tekrar ettim. Bir daha duymayınca "CIK!?" diye bağırdım.

Beni umursamayınca yatağımın yanındaki mumu üzerine fırlattım. Sonra tarağımı, sonra ise yastığımı. Deli gibi bağırıyordum çık diye, çünkü eğer o odadan çıkmasıdı ona saldirabilirdim. Ve belki de o anki sinirimle onu öldürebilirdim.

Bana tiksinerek baktıktan sonra odadan çıkıp gitti.

Elimi kalbime götürdüm, çok hızlı atıyordu. Sakinleşmek için nefes alıp vermeye başladım. Kimse farkında değildi ama Ariana'da panik atak vardı. Daha önce panik atak geçiren bir arkadaşım sayesinde çok az bile olsa biliyordum. Buradaki insanlar her ne kadar pek çok konuda iyi olsalar bile tıp ve psikoloji konusunda çok kötüydü, çünkü bütün hastaları mana taşları ve büyü ile iyilestiriyorlardı. Psikolojik rahatsızlıkların çoğunu delirdi diye nitelendirip onlara acımayla bakılıyordu. Bu dünya tam anlamıyla bir zırvalıktan ibaretti kısacası...

Nefesimi düzene sokamadan ağlamaya başladım. Kendim için değil, Ariana için ağlıyordum. Ben buraya geleli bir ay bile olmamıştı ama çok yıpranmıştım. Her sabah benden nefret eden insanların beni uyandırmasından, en iğrenç ve bozulmuş yemekleri önüme koymalarından ve bana bir fazlalıkmışım gibi davranmalarından çok sıkılmıştım. Ağlamaya devam ettim. Bir yandan ise sakinleşmek için etrafımdaki nesnelere bakıyordum. Mesala sağdaki komodinin üzerinde beş tane sönmüş mum vardı. Diğerlerinin mana taşları yerine bana çok daha ucuz mumlar tercih edilmişti. Halıda 64 tane yuvarlak vardı. Kapıda 12 tane çiçek motifi vardı...

Bir süre sonra derin bir nefes aldım. Artık daha iyiydim. Bir süreliğine kestirmek istiyordum. Çünkü bu odada yapabileceğim maksimum şey uyumak ya da tavana bakmaktı.

...

Uyandığımda dışarıdan sesler geliyordu. Dük acaba yine birilerine haddini bildirmeye mi çalışıyordu. Kafamı yastığa gömdüm ve seslerin kesilmesini bekledim. Şu an uyku bu saçma ve baş agirtici seslerden daha iyi görünüyordu gözüme.

Kafamı yastığa koyduğum sırada içeriye bir sürü asker daldı. Ve yüzündeki maskeden anladığım kadarıyla kara şövalye de gelmişti. Yani kimsenin bilmediği ekselansları prens. Hadi ama! Cidden mi? O kadar sıfat varken kara şövalye mi?

Günümüz yazarları çok sıradan olmaya başladı. Ben kitap yazsaydım ana karakterimi beyaz şövalye yapardım...

Askerler beni kollarımdan çekerek yataktan yere attılar. Bir asker boynuma kılıçı dayadı. Bir kez daha ölümle burun buruna gelmiştim. Bir kez daha Ariana, bir erkeğin önünde diz çökmeye zorlandı. Bir kez daha...

Bana o tiksindirici gözleri ile bakarken tek yapabildiğim ağlamaktı. Güçlü olduğumu düşünüyordum ama o an ne kadar güçsüz olduğumu hayat resmen yüzüme çarpmıştı. Erkeklere olan nefretim yeniden üst seviyeye taşınmıştı.

Prens saçımı eline doladığı gibi kökünden sertçe çekti. Ben acıyla çırpınırken, çığlıklar atarken o ürkütücü bir sakinlikle istifini bozmadı. Kulağıma doğru eğildi ve bana fısıldadı; "Cidden kadınsın diye kurtulacağını mı sandın?"

...

Çığlık atarak uyandım. Nerede olduğumu yada rüyada olduğumu çok sonradan fark ettim. Elim ayağım titriyordu. Ölüm beni yine uykumda yakalamıştı. Söylediğim gibi değildi, ölü birini de öldürebilirsiniz. Ölü olsanız bile defalarca ölebilirsiniz. Hani buraya ilk geldiğimde demiştim ya, ölümden korkmuyorum diye. Tamamen yalan! Yani tamamen yalanmış, çünkü ben karanlıktan korkan küçük bir çocuk gibi korkuyorum ölmekten.

Bunu zehiri içtiğim de fark etmemiştim belki, ölmeyecegimi biliyordum çünkü. Bu aptal zehirin beni dedikodumun yapılacağı partiden uzak tutmak için bir bahane olduğunu bilmeseydim, belki o zamanda korkardım.

Kendimi zar zor yataktan aşağı attım.

Bu gün iş günüydü. Bir kaç gündür zaten tek yaptığım şey yatmaktan ibaretti. Artık bir işin ucundan tutmanın vakti gelmişti.

Ellerimi yıkarken şarkı söylemeye başladım. Belki Disney prensesi değildim ama şarkı söylemek beni daha canlı hissettiriyordu. Odamdan çıktım ve giyinme odasına yöneldim.

Benim odamdan kat ve kat daha büyük olan giyinme odasında her ne ararsanız vardı. Lanet olası Dük!

Kendi kızından çok onun giydikleriyle ilgileniyordu. Odada dolaşırken gözüme papatyalarla bezeli bir elbise çarptı. Fazlasıyla... Çocuksuydu! Evet, çocuksu bu elbise için söylenebilir tek kelimeydi. Çocuksu ve masum...

Elbiseyi aldım ve üzerimdekilerden kurtulmaya başladım. Bir süre sonra elbise üzerimdeydi. Alev rengi saçlarıma ve gözlerime zıt bir masumiyet vardı sanki bende. Tam anlamıyla beyaz kediye benzemistim.

Aynada kendime güzel bir öpücük attım ve babamın odasına gittim. Kapıda yine sör Alex vardı. Ona doğru abartılı bir kibarlıkla referans yaptım ve babamla görüşmek istediğimi belirttim. Yüzünde yine o sevimsiz ifade vardı. Keşke Yeliz'de benimle bu dünyaya gelseydi diye geçirdim içimden. Çünkü eğer Yeliz buraya gelseydi kesinlikle bu adamın burnu çoktan kırılmış olurdu.

İğrenç bakışlarını görmezden gelerek gülümsedim. Bu gülümseme oldukca içtendi, çünkü eğer planlarım başarılı olursa bu adama yapabileceklerim aklıma gelip duruyordu. Ona ne azaplar cektirecektim ama haberi henüz yoktu.

Bana göz devirdikten sonra kocaman kapıyı tıklatıp içeri girdi. Lanet olasıca herifin gitmesiyle derin bir nefes aldım. Bu adam duş nedir bilmez mi? Öldürdüğü insanların kan kokusunu koklamak zorunda değilim. Her ne kadar yakışıklı bile olsa da bu iğrenç karakteriyle kimse buna bakmadı. Kimi kandırıyorum? Elbette bu herife de bakacak birileri olurdu. Bad boy seven aptal kızlar, onu sevgileriyle değiştirebileceğini falan sanardı yüksek ihtimalle.

Bir süre kapıda dikildikten sonra şükür ki dışarı çıktı. Ellerini bağladı ve bana başıyla kapıyı işaret etti. Teşekkür edip içeriye girdim.

Aptal dük yine belgelerle uğraşıyordu. Cimri herifin bir altın bile diğer insanlara kaptırmamak istediği belliydi. Ama bir sorun yok bunda, çünkü bu işin sonunda bütün paraları benim olacaktı.

Bana bakma ihtiyacı bile duymadan, sanki yokmuşum gibi davranmaya devam etti. Sahte bir öksürüğümün ardından sessizliği bölen kişi ben oldum. "Dün yaptıklarımdan dolayı özürlerimi sunarım sayın dük." Bu sefer şaşırma sırası ondaydı. Çünkü ona baba demek yerine ilk defa dük diyerek seslenmistim.

Kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Pişman olmadığımı biraz bile dikkatli baksa anlardı ama ya o aptaldı ya da ben düşündüğümden de daha iyi bir oyuncuydum. Başını salladı. "Pekala, hepsi bu kadarsa cekilebilirsin." Belgelerini incelemeye geri döndü. "Aslında hepsi bu kadar değil." Dediğimde kaşlarını çattı. Her halde ondan sadece özür dilemek için geldiğimi düşünmüştü. Hayır canım benim, ben senden bütün hayatını avuçlarıma alıp mahvedeceğimi söylemek için geldim. Bana sorar gözlerle bakmaya başladı.

"Eğer izniniz olursa yeni laydler arasında oldukça popüler olan bir atölyeye gitmek istiyorum. Yakın zamanda Layd Lisa'nin doğum günü kutlamalarına davet edildim ve sohbet konusu olarak hep bu atölyeler konuşuluyor. Sohbetten geri kalmak istemiyorum. Bu nedenle gitmek istiyorum. Tabii izniniz olursa?" Diyerek soran gözlerle ona baktım. Başını salladı. "Anlayışınız için minnettarım." Dedikten sonra dışarı çıktım. Alex adındaki dağ ayısı ben dışarı çıkınca içeri girdi. Bostan korkuluğu bile bundan daha yararlı olurdu. En azından gelenlere kaba davranmak yerine hiç bir şey yapmaması tercihimdi.

Ben odama gittiğimde Rosa'da benim ardımdan içeri girdi. Hala az önceki sözlerinden dolayı kızgındım. Ama yinede sessizliğimi korudum. Saçlarımı yapıp gitmesini beklemeye başladım. Ama o aptal yine konuşmaya başladı. "Cidden bu elbiseyle kendini masum falan mı sanıyorsun? Unuttun mu? Güzele çuval giyse yakışır ama sanırım bu senin için geçerli değil..." Saçlarımı yolar gibi taramaya başladı.

"Saçlarımı ör." Dediğim şeyi umursamaz gibi konuşmasını sürdürdü. "Ahh. Zavallı Dük. Senin gibi bir yaratık yerine bir güzel kıza sahip olmayı ne kadar isterdi kim bilir." Bir yandanda saçlarımla savaşmaya devam ediyordu.

"Yavaş ol." Bunu dişlerimi sıkarak söylemiştim. Geri zekalı, kafamda bir saç teli bile kalsa şükredecektim. Bana göz devirdikten sonra aynı şekilde taramaya devam etti. Bir hışımla ayağa kalktım ve o daha ne olduğunu anlamadan kolunu tuttum.

Tırnaklarımı koluna geçirerek "Sana yavaş ol dedim" diye tısladım. Sorsanız ormandaki yaratıkları bile dize getirecek cesareti olan Rosa, yutkunarak başını salladı. Elimi kolundan cektim ve tırnaklarım yüzünden kanayan kolundan bulaşan kanı masadaki bezle temizledim ve tekrar yerime oturdum. "Şimdi saçlarımı güzelce ör."

Saçlarım ve elbisem uyumsuzdu. Benim alev saçlarım ve sarı elbisem sanki Galatasaray maçına gidiyormuş gibi hissettirdi. Yine giyinme odasına gittim. Bir şeyler eksikti ve ben onu hala bulamamıştım. Ufak bir göz gezdirmenin ardından hiç bir şeyi beğenmedim. Hayal kırıklığı ile dışarıya, at arabasının yanına geldim.

Arabacı önceden bilgilendirilmişti. Hemen benim yanıma koştu ve ben arabaya binmeden önce çantamı istersem taşıyabileceğini söyledi. Bana bu evde tek hanım gibi davranan kişi bu adamdı. Çünkü beni gerçek bir layd gibi görüyordu.

Dük, bilerek hizmetçileri uyarmıştı. Bu adama kimse evdeki durumu çaktırmayacaktı. Çünkü dışarıdaki insanların önündeki her hangi bir yanlış davranış, insanların düşüncelerini değiştirebilirdi.

Gülümseyerek hayır anlamında başımı salladım. Çünkü içindeki günlüğü bir an bile yanımdan ayırmak istemiyordum. Elinden tutarak arabaya bindim ve arabacınında yerleşmesiyle yola koyulduk. Mana taşları ile yapılmış bu cam sayesinde ben dışarıyı rahatlıkla görebilirken, dışarıdaki kimse beni görmüyordu. Atölye çarşının içinde olduğu için araba kalabalık bir alandan geçiyordu. Dışarıya bakarken gözüm bir çocuğa takıldı. Bir tezgahın yanında oturmuş ağlıyordu.

Arabacıya durmasını söyledikten sonra aşağı indim. Arabacı benimle gelmek için yeltenince ona burada beklemesini söyledim ve kafama pelerinimin kapşonunu örttüm.

Ufak kız ağlarken ona yaklaştığımı fark etmemişti. Yavaşça yanına çöktüm ve başını okşamaya başladım. "Hey, neden ağlıyorsun ufaklık?" diye sordum. Başını okşamamla irkilen kız irkildi ve hemen geriye doğru kaydı. Belli ki benden korkmuştu. Gözleri şu ana kadarki gördüğüm en güzel yeşilin tonuydu. Şu dunyaya geldiğimden beri en hayran olduğum şey gözlerimken, bu kız beni resmen sollamıştı.

Tam kaçmak için yeltenecekken onu kolundan yakaladım. "Korkma, ben sadece yanlız bir kadınım. Sana zarar vermek istemiyorum, sadece senin gibi ufak ve tatlı bir kızı kim üzdü merak ettim." Kolunu yavaşça bıraktım ve gerçekten içten gülümsedim. Kız gitmek ve gitmemek arasında kalmıştı. Ağlamayı bırakmıştı ama gözleri hala şişti.

Çantamdan bir mendil çıkarttım ve gözlerindeki yaşları sildim. Anladığım kadarıyla fakirdi. Çünkü giysileri çok pis ve eski şeylerdi. Ama kahverenginin biraz açık tonu olan kısa saçları ve yeşil gözleri bu kire tezzat oluşturacak kadar güzeldi.

Her ne kadar acelem olsa da bu kıza bir şekilde yardım etmeden hiç bir yere gitmeyecektim. Bana çekingen bir şekilde bakan ufaklık konuşmaya başladı. "Sen bana yardım edemezsin."

"Neden? Her derdin bir çaresi vardır." Küçük kız dediğim şeye komik bir şeymiş gibi gülümsedi. Buruk bir gülümsemeydi. "Annemi geri getirebilir misin?" Dediği şeyle boğazım düğümlendi. Umarım düşündüğüm şeyi bahsetmiyordu. "Ölen annemi geri getirebilir misin?" İşte o zaman susma sırası bendeydi. Ben asla anne sevgisi yaşamamıştım ama hep eksikliğini çekmiştim.

Önceki hayatımda daha 5 yaşındayken annemi, babam olacak cani yüzünden kaybetmiştim. İşte bu yüzden hep kadın haklarını savunmuştum. Sonra buraya geldim ama annem yani düşes çoktan ölmüş, babam olacak dük ise olmayan bir babadan bile daha beterdi. Eğer bir ölüyü geri getirmeyi basarabilseydim işte o zaman annemi çoktan getirmiştim.

Gözlerimden istemsizce göz yaşları dökülmeye başladı. Acıydı her göz yaşım, benim için bir zehirdi. Başkalarının anlatmayacağı bu zehir damlalarını küçük kız hemen anlamış ve bana sarılmıştı. Beraber ağlıyorduk. İkimizde lanet olasıca kaderimize ve çaresizliğimize ağlıyorduk.

Bir süre ağladıktan sonra onun elinden tuttum. "Yeter bu kadar ağlamak, kimsen var mı?" Umduğum şeyin olması için içten içe dua ediyordum. Ama ufaklık başını iki yana sallayınca dualarımın boşuna olduğunu anladım. "Seni yanıma alamam şimdilik ama sana sahip çıkacak birini tanıyorum. Benimle gelir misin?" Genç kız, yaşından daha olgundu. Bu sokaklarda başına neler gelebileceğinin farkındaydı. Başını salladı ve onu elinden tutup ayağa kaldırdım. Arabaya binecekken tezgahta ki çiçekli taçlar dikkatimi çekti. Bu gün giyinme odamda aradığım o eksik parçayı bulmuştum. İkimize de birer tane papatya tacı aldıktan sonra ikimizde gülümsüyorduk. Arabacıya bu genç kızdan babaların haberi olmayacağını belirttim. Ona bunun bir sürpriz olduğunu söyledim.

Tam arabaya binecekken aniden izlenir gibi hissettiğim için arkamı döndüm. Ama kalabalıktaki her insan kendi işine bakıyordu. O kadar fazla düşünmeye başlamıştım ki yavaş yavaş kafayı sıyırıyordum galiba...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.