"Siz..." Dudaklarından kısık bir sesle dökülen bu kelimeyle çenesi kasıldı. Vücudunu saran öfke ve intikam hırsıyla kılıcını çekti. Üzerlerine doğru koşarken onlar Cael ile göz göze bile gelmediler. Kısa saçlı olan, "Biri daha varmış," dedi sadece. Sesi daha kalın olan ise "Bulamadık, gidelim," diyerek Cael’i kolayca geri savurdu.
Cael, kılıcını düzeltip daha büyük bir hızla tekrar saldırdı. Onlara zarar veremediği her an güçsüzlüğüne daha çok sinirleniyordu. Aklına köydeki yaşıtlarının ona bağırdığı zamanlar geldi: "Benden daha güçlüler!"
İki yabancı, Cael ile adeta oyun oynayarak ve onu görmezden gelerek uzaklaştılar. Cael dizlerinin üzerine çöktüğünde avuçlarında iki kumaş parçası vardı. "Rakibini tanırsan, hayatta kaldığın sürece bir şansın var," kuralını uygulamıştı. Onları yenemeyeceğini duruşlarından belliydi, peşlerine düşebileceği parçaları hedef almıştı: Biri düz, diğeri ise işlemeli iki kumaş parçası.
Gökyüzü tekrar normal haline döndüğünde, Cael oluşan o ağır sessizliğe küstü. Remember için bir mezar yaptı, hazırlandı ve ormanın girişinde bekledi. Arkasına bakmadan ilk adımını atarken aklında sadece o iki kişi vardı. Kendi kendine söz verdi:
"Bunu onlara kesinlikle ödeteceğim."
Cael karanlığın en diplerinde yorgun gözlerini dindirirken çoktan beş sene geçmişti."Ne kadar oldu, Ne zaman çıkacağım buradan?" Cael kendince konuşurken avlanmasına devam etti. Ormana girdiği andan itibaren her saniye savaş alanındaydı. çeşitli yaratıklar gördü, ölümden döndü.
Remember’dan aldığı o kitap yaratıklardan bahsediyordu; son kısımları ise bir günlüktü. "Ormana girdiğimizde dış dünyadan tamamen soyutlandığımızı hissettim, bu yüzden bunları yazacağım..." Sayfaların sonundaki talimatlar Cael’in hayata tutunmasını sağlayan tek umuduydu. Savurduğu her kılıç darbesi ve kestiği her yaratık, onu daha da güçlendiriyordu.
Cael, ormanın dışında sekiz yıla tekabül eden on yılın sonunda ışığı yeniden gördü. Mahrum kaldığı tüm sesleri ve gün ışığını gözyaşlarıyla karşıladı. Starve bölgesi sakinlerinin bakışlarına aldırış etmeden ilerledi. Efendinin uyandığı haberi kulağına çalınır çalınmaz, soluğu onun yanında, ana evde aldı.
Cruel’den beklentisi yoktu ama engel olamadığı umudu takip etti. Cruel, tahmininden çok daha farklı görünüyordu. Ona bakarken özgürleştiğini hissedebiliyordu: "İntikam istiyorum."
Cruel bu isteği kabul etmiş ve Cael’e bir umut ışığı sunmuştu. Cael ona karşı derin bir borçluluk hissetmeye başladı.
Cruel’in emriyle Cael, kendisine oda hazırlaması için Ron ile baş başa kaldı. Baş başa kaldıkları an Ron, Cruel’in yanındayken takındığı o uysal ifadeyi bir kenara bıraktı. Cael, bu ani değişim karşısında kaşlarını çatsa da sesini çıkarmadı. Ron tehlikeliydi; üzerinde hâlâ taze, silinmeye yüz tutmuş bir kan kokusu vardı.
Ron, Cael’in yüzündeki şüpheyi okumakta zorlanmadı. Sesi sertti: "Ne soracaksın?"
Cael "Efendi Cruel bunu biliyor mu?" diye düşünmeden edemedi. Cruel’in, Ron'un bu yüzünü bilerek mi onu yanında tuttuğunu sorguladı ancak güvenmeye karar verdiği birinin kararlarını irdelemekten vazgeçti. Yine de Ron’a karşı bir saygısı yoktu; eğer intikamının önüne çıkarsa, onu da yolundan çekmeye hazırdı.
Zamanla Ron Cael’i, Cael de Ron’u tanıdı. Artık emindi: Cruel kesinlikle bazı gerçeklerden habersizdi ve Ron sıradan bir kâhyabaşı değildi.
"Sen kimsin kâhyabaşı? Sadece duruşunla bile..." Cael onu tekrar süzdü. "Normal biri olduğunu söyleyemem."
Ron, Cael dışındaki herkese sergilediği o sahte muzip şekliyle cevap verdi: "Neden bahsediyorsun? Ben sadece bir kâhyayım." Sesindeki gizlenmeyen bir tehdit hissediliyordu.
----------------------------------
Sonunda atabildimm
İnsta: meriselly
Tt: Meriiselly
