“Çünkü gelecek, biraz daha uzak “şimdi” den başka bir şey değildir”. Balonla Beş Hafta 17.s
“Onu istiyorsun, geri gelmesini, kaldığınız yerden, sizi ayakta tutan o güçlü bağlara tutunup devam etmeyi, hiç kimseler yanınızda değilken bile ikiyi bir yapmayı istiyorsun.” Elimdeki fincanı taş sehpanın üzerine bırakırken bunları söylemiştim Armin’e. İçine attığı her şey ve bu suskunluk bir noktadan sonra benim sesime dönüşüvermişti hiç kuşkusuz.
“Bu doğru,”
“Bu kadar mı? Bunları yalanlasana hadi! “O geri gelmeyecek, kaldığımız yerden devam etmeyeceğiz, bir bağa tutunamayacağız, bir olm..” Armin o anda elleriyle, açılıp kapanan dudaklarıma “sus artık” uyarısında bulunarak yine tek kelime etmemeyi tercih etmişti. Ne inat bir deniz erkeği!
Bir müddet sessizce okyanusu izledik. Masmavi değil de bembeyaz bir çarşafa sarılmış bir bebek gibi gözüküyordu duboko şimdi gözümde. Sürüler halinde gezen balıklar gözüme çarptığında onlara bir müddet takılı kaldım sonra ise sessizliği bozarak “ Bu kadar erken ayrılmak zorundalar mıydı?” dedim.
“Gitmek zorundalardı Emala, gitmek… Hah! Onları eksik yolladım ya, eksilttim anlıyor musun?
“Hayır! Sen de eksildin” Ona daha da yaklaşarak “ Sen bu gezegeni ne büyük bir felaketten kurtardığının farkında değil misin? Binlerce canlı yaşamını yitirdi, yüzlercesi ölümün eşiğinden döndü ve sen kalkmış hala kendini suçluyorsun.”
“Anlamıyorsun Emela.”
“Evet, ben anlamam çünkü ben insanım, az düşünen az anlayan hatta ve hatta aklı beş karış hava da ne geçmişi ne de –bu en önemlisi- geleceği düşünen basit bir canlıyım, seni nasıl anlayabilirim ki? Kafamı sağa sola çevirip dudaklarımı büzüştürüp “Üstelik özel güçlerim de yok!” Cümlemim ardından hızla sağımda kalan kapıya doğru yürüyüp yine aynı hızla kapıyı açıp sertçe kapamam bir oldu. Kırılmıştım. Hem de bu benim ilk kırılmalarım değildi ki sert çıkışlarıma meydan okuyayım; her kırıldığımda, her öfkelendiğimde her anlaşılmadığımda böyle hızla çekip gitmelerimle var olmuştum ben bu dünyada, işte şimdi burada da yine aynı bendim. Belki de kırılıyordum ama karşımdakini paramparça ediyordum, farkında değildim.
“Mia! Mia! Miaaa!” Çevremde ki balıklar etrafa saçılırken tek düşündüğüm şey Mia idi. Bir umut işte! Tek bir umut onu canlı kılıyordu. Yaşayabildiğine olan inancımı hiç terk etmemiştim, o beni ayakta tutan en canlı şeydi.
“Emala! Öyle demek istemedim, biliyorsun.”
Birden bire ardımda beliren Armin’in gelişini hissetmemiştim ta ki sesini duyana kadar. Ona cevap vermedim.
“Emala, bana bakar mısın?”
Yine aynı şekilde susmayı düşünürken birden bire “Tek sen sevdiklerini yitirmedin unutma!”
“Biliyorum, haklısın hem de sonuna kadar haklısın. Seni o merak ettiğin yere götüreceğim hadi atla.”
Kalbim öylesine yumuşamış, demin yaşanılanlar hiç olmamışçasına Armin’in sırtına bindiğimde buraya sanki ilk kez geliyormuşum gibi hissetmiştim. Bedenini, ellerim yeterince kavrayamasa da onu yarım sarmak bile çok iyi hissettirmişti. Nasıl yapıyordu bunu? Nefes alamadığım anlarımda bana sonsuz kez hava veriyordu bu su dolu yaşamda…
“Biliyor musun? Buraya geldiğimden beri bir tek ahtapotlarla iletişim kuramıyorum –sesli bir şekilde konuşamıyorum demek daha doğru- aslında anlaşıyoruz gibi oldu ama birden bire kayboldu.”
“Kim? Hangi ahtapottan bahsediyorsun?”
“Haris… Harisin durumu öğrenmek için döndüğümüz zaman var ya, Salem ile birlikte, işte o içeride uyurken cama bir ahtapot yapışmıştı ve onunla konuşmak için dışarıya çıktığımda benimle temas kurdu ama konuşmadı. Hiç anlayamadım.”
“Seni çok sevmiş.”
“Nasıl yani?”
“Ahtapotlar, sevdikleri ve değer verdikleri canlılar ile konuşmaz, onlara kollarını uzatır. Sevmedikleri canlılara ise söylemediklerini bırakmazlar.”
“Sen ciddi misin? Bana el sallayarak veda etmişti. Ben de onu çok sevdim keşke tekrar karşılaşabilsek…”
“Belki de karşılaşırsın, belli mi olur.” Hızlanmıştı ve bir an düşeceğim sandım ama aynı yerimde duruveriyordum.
“Ha biliyor musun, Merjem ile de tanıştım. Bana ne istersem hazırladı, sıcacık kahve, mantı, su…”
“Onlar okyanusun canıdır. Misafirlerimizle ilgilenmeye bayılırlar.”
“Gerçekten de öyle. Her evde bulunmuyorlar sanırım.”
“İhtiyaç anlarında beliriveriyorlar.”
“Bu harika.”
“Öyle, geldik sayılır hazır mısın?”
“Ah! Heyecandan kendimi suya bile bırakabilirim.”
O anda Mirel’in “Orayı gördüğünde ayrılırken tekrar tekrar gitmek isteyeceksin” sözleri dizildiğinde abartıyor diye düşünüştüm.
“Gözlerini kapat Emala.”
“Geldik mi?”
“Evet.”
Orayı daha görmeden misk gibi bir koku etrafı sarmış özüme işlemişti adeta… “Gelmedik mi? Aşırı heyecanlıyım.”
“Şimdi yavaşça açabilirsin gözlerini.”
Yuvarlak bir akvaryum fakat balıklar içinde değil etrafında dönüyor, ben gözlerimi ondan alamıyordum. Sanki dünya durmuş, ben ve o fanus tek başımızaydık. Ne kadar baktığımı hatırlamıyorum, bakmalara doyamamıştım.
“Hadi beni takip et Emela.”
Balıkların ve deniz insanlarının arkalarından hizaya girip onların yönünde devam ettik dönmeye. Küçük büyük bir sürü balık çeşidi… O kadar kalabalıktı ki ama kimse düzeni bozmuyordu. Yedi sefer falan dönmüş olacağız ki Armin ile ilk geldiğim noktaya geri döndük.
“İçeri neden girmiyoruz? Kitaplara dokunmak istiyorum.”
“Çağırılmadan giremezsin Emela. Sadece seçilenler dokunabilecektir.”
“Nasıl yani? Kim çağıracak? Nasıl seçilmemiz gerek? Ne yapmam lazım söyler misin? Ben oraya girmek istiyorum hem de çok. Buraya kadar gelip de o kitaplara dokunamazsam çok üzülürüm.”
“Senin çağırılacağına adım kadar eminim, biraz sabır lazım Emela. Şuan en yoğun olan saate denk geldik gerçi burası her daim yoğun fakat belli saatlerde Kabiblio’ya yaklaşmak daha mümkün olabiliyor, o yüzden beklememiz gerekiyor.
“Anladım, peki. İçindeki kitapların diğerlerinden farkı nedir?”
“Onlar kutsal ve kadim kitaplar Emala.”
“Onlara dokunmak için çok heyecanlıyım.” Gözlerimi sonunda fanustan alabilmiş ve çevreye doğru gezdirmiştim. Burası devasa bir kütüphaneydi… Milyonlarca raf, fanusunun etrafını sarmış bir kule gibi adeta burayı koruyordu. Suyun içinde kütüphane! Bu görüp görebileceğim en muazzam şeydi. Huzur doluydum ve geride bıraktığım her şeyi unutuvermiştim –aynı suyun içinde hapsolduğum Mia’yı bile- birden.
“Peki, fanusa girebilene kadar diğer kitapları gezelim mi?”
“Sen nasıl istersen.”
“Harika!”
“Yalnız kendini raflara fazla kaptırırsan, fanusa girmen zorlaşabilir, unutma.”
“Tamam tamam, azıcık bir göz atıp tekrar buraya gelelim, sen beni uyarırsın olmaz mı?”
“Ya beni kim uyaracak insan kız? Burada herkes kendini kaybedebiliyor.”
“Gerçekten mi? Senin de uyarılabileceğini hiç düşünmemiştim. Pekala aklımız her an fanusta olacak anlaştık.”
“Anlaştık canım, hadi gidelim çünkü vakit daralıyor.”
O an Armin cümlesini bitirir bitirmez gözüm fanusa gitti ve oraya varabilmek için sınırsızca kullanacağım merak duygumu dizginlemeye ve sınırlamaya çalıştım. Etraf aşırı derecede kalabalıktı ve bu kalabalık giderek çoğalıyordu.
“Keşke Mirel ve Salem de burada olsalardı.”
“Ben de onların burada olmasını isterdim.”
“Ne zaman dönecekleri belli mi?”
“Bilmiyorum, belki bir belki iki asır sonra.”
“Nasıl! Hah tamam, sizin burada zamanınız bizimkinin on katıydı unutmuşum. Ama yine de çok fazla değil mi? Nasıl dayanıyorsunuz?”
“Bu tıpkı senin yeni yaşına girecek olman kadar bir zaman canım.”
“Yani bizdeki bir yıl sizde bir asır demek ha…” Armin gözleriyle onayladığında daha fazla soru sormamam gerektiğini hissettim ya da buna çok fazla konuşmamak da diyebiliriz. Çünkü burası onca kalabalığa rağmen çok sessiz bir yerdi; ne bir uyarı tabelası ne de sessiz olmamız gerektiğini söyleyecek bir görevli vardı.
Elime ilk alacağım kitabı çok merak ediyordum. Rafın önüne geldiğimizde gözlerimi kapadım ve ellerimi uzatıp ilk temas ettiğim kitabı çektiğimde kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
“O elindeki hiç duyulmamış bir eser.”
“Nereden biliyorsun, madem hiç duyulmadıysa”
“Çünkü ben yazdım.”