İçeriğe geç

Dual Sin

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Dual Sin

Bölüm 1

BÖLÜM 1 — TOZLU DAKTİLO VE SİYAH USB

Limenia Film, dışarıdan bakınca “cool” bir binaydı; içeriden bakınca ise yüksek tavanlı, steril bir panik odası.

Girişte dev afişler asılıydı: Berlin’den Special Mention, Cannes’dan Market Screening… Festival logoları duvarlara üst üste yapıştırılmış, her köşe “biz sanatız” diye bağırıyordu. İçerideyse sanat değil, sunum vardı: bayat kahve kokusuna karışan deadline teri, bitmeyen mail zincirleri ve “özgün” diye pazarlanan ama aslında birbirinin genetik kuzeni olan projeler.

Noah Harlan üçüncü kattaydı. Kapısının buzlu camında DEVELOPMENT OFFICE yazan, gerçekteyse “Sen başkalarının hayallerini oku, not çıkar; kararları biz veririz” odası olan dar bir bölmede.

Boynundaki personel kartı, sistemdeki yerini hatırlatır gibi duruyordu:

ID: 314

Resmî unvanı: Development Assistant.

Gayriresmî unvanı: Script kölesi.

Masasının üstü her sabah aynı mezarlıktı: PDF senaryolar, logline listeleri ve yaratıcılığı rakamlara hapseden “pazar potansiyeli” raporları. Kendi yazdıklarıysa bilgisayarında kimsenin görmediği bir klasörde gizliydi:

_Original_Projects/Seriously_Original/

İroni, Noah’nın bu vahşi sektöre karşı kuşandığı en güvenli zırhtı.

O gün öğleden sonra toplantı odasında dört kişi vardı. Noah bir köşede not alıyor, diğerleri “hikâye”yi Excel’e çeviriyordu.

Vivian Hart (Head of Development), elindeki dosyayı masaya bıraktı. Kahvesinin kapağını tık diye kapatırken bile tavizsizdi.

“Platform yeni bir şey istiyor,” dedi. “Rahatsız edici ama izlenebilir. Şok edecek ama kaçırmayacak.”

Graham Caldwell (COO/CFO) hemen araya girdi; kelimeleri bile bütçe kokuyordu.

“Disturbing olacak ama bingeable da olacak. İki gün trend, üç gün meme, bir hafta konuşulacak.”

Robert Kline (Business Affairs/Legal), cümlelerini mahkeme salonu gibi kurdu:

“Ve şu geçen yıl ortalığı yakan film var ya… adını anmayalım… onunla en küçük bir benzerlik istemiyorum. ‘Bunu hatırlattı’ dedikleri an dava dosyası masama iner.”

Vivian gözlerini Noah’ya çevirdi. Bakışı tek cümleydi: Yeteneklisin ama ben o yeteneğe güvenmem; ben o yeteneği yönetirim.

“Noah. Bunu sen toparlarsın. Aynı damardan ama kopya değil. Yeni bir katman istiyorum. Yeni bir günah.”

Noah başını salladı. “Anladım.”

İçinden geçen cümle ise çok daha keskindi:

Özgünlük, kimsenin çalındığını fark etmediği bir hatadır. Benden bu hatayı cilalamamı istiyorsunuz.

Toplantı biterken Mark Hensley (Executive Producer) içeri girdi. Odaya girerken sanki havayı satın almış gibi bir edası vardı. Noah’ya omuz üstünden bakıp gülümsedi.

“Senin kafan çalışıyor çocuk,” dedi. “Ama seyirci seni görmüyor. Çünkü sen kendini göstermiyorsun.”

Bir an durdu. Gülümsemesi tam oturmadı. “Bu işte… paket önemlidir. Yüz ister. Işık ister.”

Noah’nın boğazına bir yumru oturdu. “Görünmek” kelimesi onun için iki anlam taşırdı: başarılı olmak veya yakalanmak.

Gece olunca bina boşaldı. Noah, Los Angeles’ın sahte ışıklarından sıyrılıp küçük dairesine döndü. Daire küçüktü; duvarlar inceydi; hayat, fazla yakındı.

Telefon ekranı bir anlığına parladı: banka uygulamasından bir uyarı. Kısa, soğuk bir cümle.

Noah’nın midesi düğümlendi.

Kendi adıyla aynı cümlede yalnızca borçlar daha “gür” duruyordu.

Gözü salonun köşesindeki eski çantaya takıldı.

Babası öldüğünde geriye kalan tek gerçek miras: eski bir daktilo.

Noah o çantayı yıllardır açmamıştı. Çünkü açarsa yalnızca metal kokusu değil; geride kalmış, yarım kalmış, utandıran şeylerin kokusu da odaya dolacaktı.

Yine de o gece, bir dürtüyle fermuarı zorladı. Dişler gıcırdadı. Cırt.

İçeriden toz kalktı.

Daktilo ağırdı; metal yüzeyi soğuktu. Noah onu çıkarırken çantanın iç astarında bir sertlik hissetti. Parmağı, sanki özellikle saklanmış bir yere denk geldi.

İnce bir cep.

Ve cebin içinde… rulo yapılmış sarı bir kâğıt.

Babası’nın el yazısıyla tek bir cümle vardı:

“İki hayat bir bedene sığar mı? Hayır, biri diğerini her zaman…”

Cümle orada kesilmişti. Sanki devamı yazılmamış değil; yırtılıp alınmıştı.

Kâğıdın hemen altında siyah, mat bir USB bellek duruyordu. Üzerinde ne marka vardı ne yazı; yalnızca tam ortasında metalik bir gül motifi işlenmişti.

Noah, daktilonun yan tarafına baktı.

Metal gövdeye kazınmış bir rakam gördü:

314.

Bir an boğazı kurudu.

Çok küçük bir an, ama yeterince uzun: “tesadüf” kelimesi o arada nefes alamadı.

USB’yi eline aldı. Oda ılıktı ama metal buz gibiydi. Başparmağını gül motifinin üstünden geçirdiği an, derisinin altında iğne ucu kadar keskin bir sızlama hissetti.

Refleksle elini çekti.

Parmağının ucunda soluk pembe-kiraz arası bir iz belirmişti; sanki deri altına işlenmiş minik bir damga gibi. Noah önce “pas” sandı. Sildi. Geçmedi. Bir kez daha sildi. İz hâlâ oradaydı.

Bu, leke değildi.

Bu… mühür gibiydi.

Masadaki eski, “çöp” laptopuna yöneldi. Fanı bazen öksürür, ekranı bazen kararırdı. İş bilgisayarı gibi değildi; kimse bunun umurunda değildi.

Noah kendini şu bahaneyle kandırdı:

“Bunu iş bilgisayarına takmıyorum. Yani teknik olarak risk almıyorum.”

USB’yi porta yaklaştırdı.

Tam o sırada, ekranın sağ alt köşesinde minicik bir bildirim belirdi—Noah hiçbir şeye basmadan.

New device ready: GÜL_ARAYÜZ

Seçim yapılabilir.

Bildirim bir saniye sonra kayboldu.

Noah nefesini tuttu. Sonra, “abartma” der gibi güldü.

“Tamam,” dedi kendi kendine. “Delirmiyoruz.”

USB’yi taktı.

Laptop milisaniyelik bir kararmayla sustu. Sonra ekran geri geldi—ama Windows açılmadı.

Ekranın ortasında siyah, retro bir panel belirdi; eski DOS ekranlarını andıran, tekinsiz bir sadelikle.

THE ROSE INTERFACE

ROSE PROTOCOL — INITIALIZATION

Köşede zarif bir imza gibi tek bir kelime:

Rosalind

Noah’nın boğazı kurudu.

Panelin altında satırlar akmaya başladı.

Ve Noah’nın yıllardır kimseye göstermediği o klasör…

_Original_Projects/Seriously_Original/

…kendiliğinden açıldı.

Dosyalar tek tek seçiliyor, cümleler oynuyor, paragraflar silinip yeniden yazılıyordu.

Üstelik Noah’nın bile cesaret edemediği bir tonda: daha keskin, daha parlak, daha “vitrin”—ve daha acımasız.

En altta tek bir satır belirdi:

KİMLİK GİRİN.

Noah bir an kendi adını yazmayı düşündü: NOAH HARLAN.

Ama parmakları dondu.

İçinden bir ses fısıldadı; sanki kendi düşüncesi değildi, sanki çok eski bir kuraldı:

Noah yazarsan yarın yine aynı hayat.

Yalnızca daha süslü bir hapishane.

Panel iki seçenek açtı:

LEGAL ID

PUBLIC PERSONA (STAGE NAME)

Noah’nın zihninde iki isim, yıllardır bir not defterinin arka kapağında durur gibi parladı. Zaman zaman rüyasında biri onu o isimle çağırırdı—kısa, net, utandırıcı bir yakınlıkla.

Birincisi “kök” gibi: güvenli, bankada kayıtlı, resmî.

İkincisi “ışık” gibi: herkesin baktığı, herkesin alkışladığı, herkesin “izin verdiği.”

Noah yazdı:

S A D I E S P A R K L E

Durdu.

Alt satıra geçti.

S I E N N A S P A R K L E

Odanın ışığı yarım ton kısıldı. Gölgeler bir tık uzadı. Sanki salon, “normal dünya” olmaktan bir adım geri çekildi.

Panel son soruyu sordu:

ALTERNATE FORM: “SIENNA SPARKLE”

CONFIRM?

[YES] / [NO]

Noah, Mark Hensley’nin “paket” dediği şeyi hatırladı. Yüz ister. Işık ister.

Sienna, onun için sadece bir karakter değildi. Sosyal bir hack’ti. Sistemi içeriden ele geçirecek, kusursuz bir Truva Atı.

Noah fısıldadı:

“Özgün bir şey istiyorlardı ya…”

Dudaklarında kısa, tatsız bir gülümseme belirdi.

“Alın size en özgün olanı:

Benim sağlıklı kalamayacak kadar dürüst olmam.”

İmleç [YES]’in üstünde titredi. Noah, trackpad’e bastı.

Tık.

Ekran patlamadı. Işık saçmadı. Bağırmadı.

Sadece… odadaki hava değişti.

Çok uzak bir yerden ince bir rüzgâr geçti; sanki bir kapı aralanınca dünyanın içinden kaçan bir şey gibi.

Ve gül kokusu artık “hayal” denemeyecek kadar netleşti.

Noah başparmağındaki mühür izinin hafifçe ısındığını hissetti.

Artık ortada sadece bir senaryo yoktu.

Artık ortada bir mühür vardı.

Ve mühür…

kapı demekti.

Panelin alt köşesinde minicik bir bildirim belirdi—bir mesaj gibi kişisel, bir imza gibi rahat:

Mr. Vale: “Seçim yapılabilir.”

Noah nefesini tuttu.

Kapı açılmıştı.

Ve “özgün senaryo” denilen şey, yavaş yavaş özgün bir lanete dönüşecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.