"Kanser gelebileceği en kötü noktaya yaklaşmış. Çok ciddi bir hastalığın var delikanlı. Daha fazla vakit kaybetmeden yatışını yapmalı ve tedavine başlamalıyız."
Bu sözler, alanında bir numara olduğu iddia edilen Prof. Dr. Murat Ataman tarafından bir gün önce sarf edilmişti. Üzerinden saatler geçmiş olmasına rağmen tek bir kelimesi dahi Eray'ın hafızasından yok olmamış, tekrar tekrar başa sarıp ona yaşarken görebileceği belki de en kötü kabusu izletmişti. Gözleri açık olduğu halde ancak bir kabusta olabilecek olaylar, birbiri ardına hayatının içinden geçerken tek yaptığı yatışının yapılacağı hastanenin önünde çaresizce düşünmekti. Kalbini karartan korku, iliklerine kadar işlemeye yüz tutmuş; gerginlik tüm kaslarını ele geçirmişti.
O artık kanserdi.
Yaşam ve ölüm arasında çaresizce yalpalıyordu ve bu dayanılacak şey değildi.
Serin rüzgar koyu kahve saçlarını sanki veda ediyormuşçasına nazikçe okşuyordu. Göğsünün tam orta yerine yerleşmiş ağır bir duygu boğazını yakıyor, akmak için yalvaran gözyaşlarını orada oyalıyordu.
Ağır hareketlerle uzun ve güçlü bedenini polikliniklerin önündeki banka bıraktı. Dirseklerini bacaklarına yaslayıp gür saçlarını karıştırdı. Dudaklarından kaçıp giden çaresiz iniltiyle bundan sonraki hayatını düşündü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Önünden geçip giden insanlar zerre ilgisini çekmiyordu. Her birinin omuzlarına ayrı bir dert binmiş, oradan oraya koşuşturuyorlardı.
Sırtını soğuk cama yasladığında gözünden akan bir damla yaş yanağından siyah maskesinin altına doğru süzüldü. Bakışlarını, önünde duran insanlara çevirdi. Hemen karşısında yaşlı bir kadını, tekerlekli sandalye ile gezdiren bir adam gördü. Adamın, önündeki kadın için duyduğu endişe her halinden belliydi. Yaşlı kadınınsa yüzündeki ifadeyi anlamak zordu. Belli ki o artık bu dünyanın hesabını yapmıyordu. Ruhu bedeninde sıkışmış, aklı başka boyutlara çoktan göçüp gitmişti. "Ne kadar şanslı." diye geçirdi içinden Eray. "Akıllı bir zihnin hasta bir bedeni kabullenmesi çok zormuş."
Eray'ın düşüncelerinden iyice uzaklaşan yaşlı kadın ve adam köşeyi dönüp kayboldu. Onların gitmesi üzerine maskesinin altından sıkıntılı bir nefes verdi. Yavaşça kapanan gözleri karanlık yerine içindeki çırılçıplak korkuyu gördü. Şimdiye kadarki tüm korkuları bir köşeye çekilip meydanı en güçlü korkusuna, ölüme, bırakmıştı. Tam o esnada kulaklarına dolan bir çığlıkla kapalı olan gözleri aralandı. Bakışları aniden sesin geldiği yere döndü. Genç bir kadın çığlık çığlığa bağırıyor, yerde yatan adam için yardım istiyordu.
O daha ne olduğunu anlamadan önünü bir duvar gibi saran kalabalık görüşüne engelledi. Oturduğu yerden kalkıp kalabalığa doğru ilerlemeye başladığı sırada poliklinikten çıkan bir kadın Eray'ın omzuna çarptı ve sendelemesine neden oldu. Kadın onu umursamadan kalabalığın arasına doğru koştuğunda Eray'ın gördüğü tek şey lacivert beresi olmuştu. "Bu ne merak böyle?" diye geçirdi içinden. O ve onun gibi onlarca meraklı insan sarmıştı yerdeki adamın etrafını. "Burada ne kadar da çok doktor varmış (!)" Bu seferki cümlesini sesli söylemişti. Pürüzsüz çıkan sesinin tonu dingin bir denizi andırıyordu.
Diğer insanlar gibi meraklı davranmayıp uzakta kalmaya karar verdi. Kalabalık oluşturup doktorların işini zorlaştırmanın ne anlamı vardı? O doktor değildi. Hem zaten acil bulunduğu yere yakındı. Birazdan bir doktor gelecek ve duruma el koyacaktı.
Yavaşça açılan kalabalık Eray'ın tekrar yerde yatan adamı görmesini sağladı. Kısa saçlı bir kadın yerde yatan adama kalp masajı yapıyordu. Kadının, hızla kalkıp inen bedeniyle orantılı olarak adamın göğsü hareket ediyordu. Artık kalabalık iyice dağılmış, kadın ve Eray arasında kimse kalmamıştı.
Genç kadının sırtı Eray'a dönüktü. Ensesinde biten açık kahverengi saçları kalp masajı yaptığı için inip kalkıyordu. Sivildi, hemşire ya da doktor değildi. Üzerinde siyah bir mont vardı. Cılız bedeni giderek yorulmaya ve sendelemeye başlamıştı. Kalp masajı yapmanın zorluğundan bihaberdi Eray. Özellikle bir kadının aralıksız uzun süre kalp masajı yapabilmesi oldukça zordu. Genç ilk yardımcının gücü giderek tükeniyordu.
Uzaklardan gelen sedye sesi dakikalar ilerledikçe daha da yükselmeye başladı. Bu ses kulaklarını doldururken önündeki can pazarına dalmıştı yaşlı gözleri. Genç kadın adamın göğsüne baskı yapmayı bırakıp dudaklarına eğildi. Yüzündeki maske üzerinden iki nefes üfledikten sonra hız kesmeden tekrar saymaya başladı. "1 ve 2 ve 3 ve 4 ve..." sesi git gide kesiliyor, titriyordu. Yorulmuş olmasına rağmen kendini parçalarcasına masaja devam ediyordu. En sonunda hastaya ulaşan sedye gürültülü bir şekilde yere indirildi. Acilin önündeki ambulans görevlileri doktorlardan önce davranıp ambulansın sedyesiyle olay yerine varmıştı. Hasta sedyeye alınır alınmaz genç kadın da zayıf bedenini sedyenin üzerine çıkarttı ve kalp masajına devam etti. Kısa saçları yüzüne dökülmüş kimliğini gizlemişti. Tüm bu süreç boyunca Eray genç kurtarıcının yüzünü görememiş, sadece cesaretine ve öz güvenine hayran kalmıştı.
Köşeyi dönüp kaybolan sedye Eray'da büyük çaplı yaralar açmıştı. Bir gün bu mücadele onun için de verilecekti. Peki o buna hazır mıydı?
Başı az önceki hastanın yattığı yere dönünce bakışları yerde duran siyah bir şeye takıldı. İyice yaklaştığında renginin siyah değil lacivert olduğunu gördü. Bu bir bereydi. Az önce ona çarpıp kalabalığa karışan kızın görüntüsü canlandı zihinde. Aynı mont, aynı bere, aynı kahve saç. Az önceki ilk yardımcı, omzuna çarpan kızdı. Yine yüzünü göremediğini hatırlayarak üzüldü.
Parmaklarının arasında tuttuğu bereyi sahibine geri vermek ve ön yargısı için ondan özür dilemek istedi. Ama öylece gidip özür dileyemezdi. Nedensiz yere özür dilemesi komik görünürdü. Hem zaten Eray hayatı boyunca hiç özür dilememişti ki. Bunu başarması imkansızdı. Sadece bereyi vererek en azından kendini affedebileceğini düşündü.
Hızlı adımlarla acilin olduğu yere doğru koşmaya başladı. Aklında toparlamaya çalıştığı cümleler acile yaklaştıkça daha da dağılmıştı. Tam acilin önüne gelince durdu. Ne söyleyecekti? Beynindeki sözcükler neden bir türlü cümle oluşturmuyordu? Belki de çıkana kadar burada beklemeliydi. Peki ya çoktan gittiyse?
Karmaşık düşüncelerinin üzerini örterek bacaklarını tekrar harekete geçirdi. Acilin içine girdiğinde gözleri etrafı taradı. Alelacele bir yerlere koşan hemşire ve doktorlardan, sıkıntısını yok yere büyüten hastalardan, çok çalıştığı için hayıflanan personellerden başka hiç kimseyi göremiyordu. Görünürde siyah mont giymiş, kısa saçlı bir tek kişi dahi yoktu. Acilde birkaç tur attıktan sonra 'Kırmızı Alan" yazısının altında duran genç kadını gördü. Babası için çığlık çığlığa yardım isteyen ve hâlâ ağlamayı sürdüren o kadını.
Hiç düşünmeden ona doğru ilerledi. "Afedersiniz?" Kadın, yaşlı gözlerini ona seslenen adama çevirdiğinde Eray'ın kalbi pişmanlıkla burkuldu. Acı ve korku içindeki bu kadına berenin sahibini sormak ne kadar etikti? Kadın elinin tersiyle yanaklarındaki yaşları sildi. Kendisine seslenen adamın konuşmasını bekledi. Eray, içindeki kararsızlığa bir son verip "Babanızdı değil mi? Durumu nasıl?" diye sordu. Evet, en doğrusu önce babasının durumunu sormaktı.
"Henüz bilgi vermediler, bekliyorum."
"Şey, peki ona yardım eden kadın da içeride mi?"
Genç hasta yakını bir an düşündü. Aklı o kadar doluydu ki kadının ne söylediğini parça parça hatırlıyordu. "Onu içeri almadılar az önce gitti." dedi emin olduğu şeyleri söyleyerek. "Acelesi vardı sanki. Teşekkür bile edemedim. Siz arkadaşı mısınız? Onu görünce teşekkür ettiğimi söyler misiniz?"
Eray yüzüne ufak bir gülümseme yerleştirip bereyi havaya kaldırdı.
"Bu bere onun sanırım."
"Evet, sanırım babamın başının altına koymuştu."
Tekrar gülümsedi Eray. Bugün ikinci kez gülüyordu.
"Onu geri vermeliyim. Ne tarafa gittiğini biliyor musunuz?"
Genç kadın biraz daha düşündü. Hatırlamaya çalıştı. Önündeki çıkışa doğru gitmemişti, girdikleri yere doğru da gitmemişti. Müşahedenin olduğu koridoru işaret edip "Sanırım şu tarafa doğru gitti." dedi.
Eray kadına teşekkür edip hızla o yöne konuştu. Koridora geldiğinde sağına ve soluna göz gezdirdi. Tüm koridor boyunca bir şahin gibi her kadının yüzünü taradı.
Müşahede odasında hastasının olabileceğini düşünüp her yatağa baktı. Ama aradığı kadını hiçbir yerde göremedi.
Bulunduğu koridor acilin tam merkeziydi. Hastanenin bütün bölümlerine bağlanan bu yerde olmak, berenin sahibinin her yere gitmiş olabileceği anlamına geliyordu.
Genç adamın bakışları elindeki bereye döndü. Sanırım sahibini bulması artık imkansız bir hal almıştı. Geldiği yönden çıkıp tekrar polikliniğin önüne gitti. Belki kadın beresi için geri döner diye oldukça uzun bir süre bekledi. Soğuk artık dayanamayacağı bir acı vermeye başlayınca pes edip yatışının yapıldığı odaya gitmeye karar verdi. Doktorun dün söylediğini yerine getirmeliydi. Daha fazla oyalanmadan saçlarını kazıtmalı, kendini kemoterapiye hazırlamalıydı.
Telaşsız adımlarla odasına geldiğinde anne ve babasını onu beklerken buldu. Babası elinde bir tıraş makinesi tutuyordu. Tek kelime etmeden makineyi alıp banyoya girdi. Kapının kapanma sesinin hemen ardından kulağına annesinin hıçkırık sesleri dolmaya başladı. Onun sesini bastırmak için tıraş makinesini çalıştırdı, yüzündeki maskeyi sertçe çekip çıkardı. Lavabonun pislenmesini umursamadan saçlarını kazımaya başladı. Gözünden damlayan yaşlara rağmen ağzından tek bir ses dahi çıkmıyordu. Ama güçlü duran bedenini gözyaşları ele veriyordu.
Nihayet tüm saçını kazıdığında üzerine yapışan saçları yıkadı. Aynaya her baktığında gördüğü yansıma canını yakacak olsa da buna alışmalıydı. Yoksa hayat onun için çekilmez bir hâl alacaktı.
Soğuk su başından boğazına doğru ince çizgiler halinde ilerlerken ıslanan kazağı hiç umurunda değildi. Kenarda duran peçeteyle kafasını kuruladı. Kullanılmış peçeteyi çöpe attıktan sonra ellerini montunun cebine soktu. Parmaklarına değen yumuşaklık ona kendini hatırlattığında bereyi cebinden çıkardı. Birkaç saniyeliğine lacivert berede oyalanan bakışları tekrar aynaya döndü. Hızla bereyi başına geçirdi.
Saçını kaybedeceği gün eline bir bere geçmişti. Evren onunla dalga geçiyor olmalıydı. Hayatındaki felaketler bununla da sınırlı değildi. Tüm dünyayı saran salgın bir hastalık her yeri etkisi altına almıştı. Covid 19 salgının ikinci senesi dolmak üzereydi. Hastaneye yatması riskli olsa da başka çaresi yoktu.
Lacivert berenin yüzüne renk kattığını görebiliyordu. Birkaç saat sonra bu renk uçup gidecekti. Kemoterapinin ilk dozu bedenine girecek ve onu çekilemez acılara sürükleyecekti. Hayat bir kez daha adil davranmamış 23 yaşında kanseri onun omuzlarına yüklemişti. Artık o kanserin hüküm sürdüğü bir krallıkta çaresiz bir esirden başkası değildi. Bu esaretten kurtulmak, yeniden yaşamak mümkün müydü?
⇝♡⇜








