Noctem Akademisi’ne giden yol fazlasıyla engebelliydi çünkü akademi şehrin içinde değldi. Dağın zirvesine kurulan akademi tüm herkesten saklanmak istercesine gizlenmişti dağın içinde. İçinde bulunduğumuz siyah limuzinde giderken akademiye doğru dağın taşlı ve dik yolunda sarsılıyorduk.Hiçbirimiz konuşamıyorduk çünkü şoförün duyması riskini alamazdık ne kadar sürücü kısmının penceresi kapalı olsa da risk riskti.Dağ yolunda dışarıyı seyretmekten başka seçeneğim yoktu. Ne yapacağımıza dair bir düşüncem olmadığı gibi. Gecenin karanlığında gökyüzünü aydınlatan dolunay ışığının yettiği kadarıyla ormanın tadını çıkarmak istedim tıpkı eski güzel günlerde olduğu gibi. Nostaljik hissetmek yıllardır kendimi kapadığım hislerden biriydi. Geçmişimin üzerini çizmiştim. Yok saymıştım ama karanlığından da kurtulmayı başaramamıştım. Geçip giden çam ağaçlarını seyrederken yetimhanenin arkasında kalan orman aklıma düşmüştü. Küçüklüğümde, yetimhanenin soğukluğundan kaçmak, insanlardan saklandığım yerdi o orman. Çitlerin çevirdiği yere kadar gider, bir ağacın arkasına saklanarak herkesten ve her şeyden uzaklaşmanın tadını çıkarırdım. Karanlık, her zaman benliğimin bir parçası olmuştu. Dışarı yansıttığım ışığın karanlık tarafını sadece ben biliyordum. Ben ve tek arkadaşım. Beyaza çalan gri saçlarım, beyaz tenim ve gri gözlerim ile herkes için bir ucubeydim. Dışlanan, aykırı, normalliğin dışındaki kişi… Oysaki bende herkes gibi çocuktum, herkes gibi insandım. Toplumun kurallarından, kanıksadıklarından farklı olmak sizi dışlanmışlara katıyordu. Toplum sizi dışlamayı tercih ediyor ve hastalıklı kabul ediyordu. Sırf aynı olmadığımız için ucubeleştrilmeyi, zorbalanmayı kimse hak etmiyordu. Toplumsal normlar her zaman doğru olduğu anlamına gelmiyordu. Yanlış olsa bile insanlar öğrendiklerinin dışına çıkarak yanlışa yanlış demekten korkuyorlardı.Herkes için ucubeydim ben ama yine de çiçekler dağıtmaktan vazgeçmemiştim. İyiliğimin ışığını insanların göreceğini ve onlardan farklı olmamın bir anlamı olmadığını öğreneceklerini sanıyordum. Ancak unuttuğum bir gerçek vardı ki gökyüzü bir gecede güneşini kaybedip karanlığa gömüldüğünde insanların içindeki iyi duygularda ölmüştü. Mutluluğun yerini üzüntü almıştı. Öfkeden doğan kavgaların gürültüsü doldurmuştu sokakları kahkahalar yerine. Hoşlantı yerini tiksintiye bırakmıştı, aşk ise nefrete… Dağıttığım çiçeklerin yaprakları sevgisizlik ve acıyla koparıldığında anlamıştım hayatın toz pembe olmadığını.Elimin üzerine kapanan el ile düşüncelerimden sıçrayarak kendime geldim. Korkmuştum. Üstelik düşmanımızın bölgesindeyken kendi ekip arkadaşımdan korkmuştum. “Korkutmak istememiştim,” dedi karşımda oturan Esli yavaş ve melodik sesiyle. “Tırnak etlerini yoluyorsun, devam edersen kanatacaksın.”Uyarısını anlamıştım ve o ana kadar fark etmediğim yolunmuş tırnaklarıma baktım. Gerçekten fazlasıyla yıpratmıştım. Stresli olduğum zamanlarda yaptığım bir davranıştı istemsizce. Ellerim her zaman yara bere içinde olmuştu benim. Kabuk bağlamasına izin vermez, yarayı deşmekten kaçınmazdım. Ellerimdeki kan asla kurumazdı. Hep daha bir öncekine göre daha çok akardı.“Teşekkür ederim.”“Ne düşünüyorsun kendinin farkında olmayacak kadar.”“Sence?”“Stres, bize yardımcı olmaktan çok uzak.”Biliyordum. Stres, en büyük düşmanımızdı çünkü eğer kendimizi kaybedersek ölebilirdik. Göreve odaklanmak zorundaydım. Kendimi kaybedemezdim ama daha ilk geceden yapılan planların suya düşmesi germişti beni. Ve ben ekip arkadaşlarım gibi eğitimli değildim. Onlar gibi bir geçmişim yoktu. Evet, depoda aldığımız bir eğitim vardı ama ben ilk defa tanışırken tüm her şey ile diğerleri için sadece pas atmaktı aldığımız eğitim. Hiçbirimiz geçmişimizde ne olduğunu bilmiyorduk. İsimlerimiz dışında birbirimizi tanımıyorduk ama depoda birlikte geçirdiğim her anda hepsinin geçmişinde bir tehlike, karanlık vardı. Hissediliyordu. Hal ve hareketleri belli ediyordu. Onların yanında ben bir hiçtim ama kahrolası kurada adım çıkmıştı. Hayatta kalmak için savaşıyorduk güya ama bizi ölüme göndermişlerdi. Tüm her şey tıkırında gitse bile Pera’dan sağ çıkma ihtimalimiz yüzde bir bile değildi. Gel gör ki daha ilk saatlerden tren yaydan çıkmıştı. “Biliyorum.”Esli konuşacakken yanından gelen tsch sesi ile yanında oturan Dilgir’e çevirdim başımı. Kaşlarımı çattım istemsize. Kollarını bağlamış, kafasını koltuğa yaslamışken oturduğu yerden alayla güldü. “O yüzden mi yemekte pot kırdın,” dedi küçümserce.“Hey,” diye araya girmişken Esli sözü Borga tarafından bölündü. “Şu an birbirimizi suçlamanın zamanı değil,” dedi.“Cidden mi,” dedi inanamıyormuş gibi Dilgir. “Kırdığı pot yüzünden doğabilecek bir yanlış anlaşılmanın başımıza ne işler açabileceğinin farkında mısınız siz?”“Açmadı ama,” dedi Esli bana sunduğu tatlı ifadesinden sıyrılarak ciddileşip.“Olabilir,” dedi tok sesiyle Borga. “Ama toparlamayı başararak altından kalktığını göz ardı edemezsin.”“Ne yani, hepiniz bu kızın tarafında mısınız?”“Kimsenin taraf tuttuğu falan yok,” dedi Esli ve devam etti Borga. “Sadece olanı söylüyoruz.”Arabanın yavaşlayarak durmasıyla konuşma-tartışma- yarıda kesildi çünkü akademiye ulaşmıştık. Pencereden dışarı baktığımda akademinin önünü çevreleyen demir kapısının önünde kapının açılmasını bekliyorduk içeri girmek için. Dilgir’in sorunu neydi bilmiyordum ama bize hiç yardımcı olmadığı aşikardı. Tavırları ekibe uzun vadede zarar verecekti. Zaman birbirimize düşmenin değil birlik olmanın zamanıydı. Birbirimizi sevmek zorunda değildik ama katlanmayı öğrenmeliydik eğer içinde bulunduğumuz işin altından kalkarak hayatta kalmak istiyorsak.Akademi kapısında, arabadan inmiş eşyaları ellerimizde geldiğimiz şatoya bakıyorduk. Kralın şatosu kadar şatafatlı gözükmeyebilirdi ancak hissettirdiği kasvet tüylerimin diken diken olmasına yetmişti. Dağın başına kurulan okulun neden yaşayanlara bu kadar uzak olduğunu anlayamamıştım. Akademi sanki sisin arkasına gömülerek herkesten gizlenmeye çalışıyordu. Sislerin arkasında her zaman bir canavar olurdu ve Noctreme Akamdemisi sislere sığınıyorduDağın en yüksek noktasında, tepesinde hava fazlasıyla soğuktu. Pera’nın soğukluğunun yanı sıra bulunduğumuz konum dolayısıyla daha çok hissediyorduk soğuğu ve tenimize işliyordu rüzgar. Akademinin etrafını çevreleyen siyah dumanlar iyiye işaret değildi. Siyah her zaman felaketin ve tehlikenin işareti olmuştu hayatım boyunca. Kimi zaman renklerin arkasına gizlenmişti ama her zaman orada bir yerlerde gömülü olmuştu. Şimdi ise hiç saklanmadan özgürce kendini gösteriyordu tehlike. Sanki geleceğe dair beni uyarır gibi.Sakin ol küçük cadı, dedi Vivi zihnimde. Hatırla. Siyah her zaman tehlikeli değildi.Nasıl unutabilirdim ki kehribar gözlü kuzgunu. Siyahın içindeki kehribar çocuk, benim en güzel anım, sevgili arkadaşım…Akademin büyük kapısının menteşeleri gecenin karanlığını bölüp bağırarak açıldı ve ardından kızıl saçlı bir kadın çıktı. Çok güzeldi. Beyaz teninde, omuzlarından dökülen dalgalı saçları vardı. kalp yaka kadife bordo elbisesinin yakasındaki dantel boynunda birleşiyordu ve elbisesiyle neredeyse uyumlu kırmızı gözlerine yakın bir ruj süslüyordu dudakları. Çok asildi. “Noctreme Akademisine hoş geldiniz, sevgili elçiler!” Kadının melodik ve gür sesi kulaklarımıza doldu. Sesindeki hafif kalın ton otoritesini haykırıyordu adeta. Kendisini takip etmemizi işaret etmesiyle ardından akademinin içine doğru merdivenlerinden çıkarak ilerlemeye başlamıştık. Akademinin duvarla birkaç saat önce bulunduğumuz şato kadar siyah değildi. Siyahın daha açık tonu ama grinin koyusunda kalarak orta rengi bulmuştu. Etrafında dizilen kuleler tıpkı geriye kalan alanların çatısı gibi sivrileşiyordu. Hayran kalmıştım. Karanlığın sarhoş edici büyüsüne kapılmamak elde değildi ve akademi büyüyü fısıldıyordu sanki.Bizleri kocaman bir hol karşılamıştı ve beklediğimden çok daha az kişi vardı. ancak olanlar bize bakmaktan kaçınmıyor meraklı gözleriyle bizleri izliyorlardı. Aynı ırka mensup olmadığımızı anlamaları sadece birkaç saniye sürmüştü çünkü ten renklerimizin farklılığı adeta haykırıyordu insan olduğumuzu.Kızıl yek bizleri yukarı çıkarırken artan fısıltılardan uzaklaşmak iyi gelmişti. Göz önünde olmaktan hoşlanmıyordum. Hem de hiç. Yukarısı aşağıya göre daha karanlık ve loştu ama aldırmadım. Karanlığı seviyordum. En yakın dostum olurdu kendisi. Kızıl yek durduğunda beraberinde hareket etmeyi kesmiştik. Neden durduğumuzu sorgulayacak iken hafif bir rüzgarın esmesi ve yekin arkasında beliren erkek yekin ortaya çıkması eş zamanlı olmuştu. Yekler ve alışamadığım hızları.“Erkek öğrencilerimizin yatakhaneleri doğu kanadındaki kulede kalmaktadır,” diyerek açıklama yaptı ve eliyle sağımızı gösterdi. “Yardımcım Sizleri kalacağınız yere götürecek. Lütfen kendisini takip edin.” Böylece Esli ve Borga ile ayrılmış olduk ve gözden kaybolmadan önce Esli gülümseyerek el sallamıştı bize. Batı yönünü takip ederken kalacağımız odaya doğru ilerlerken zihnimin derinliklerindeki anılar çıkmak için çırpınıyordu. Yetimhanede de erkekler ve kızların yatakhaneleri ayrıydı ve benzerlik unutmak istediğim parçamı gün yüzüne çıkarmak istiyordu. Ne de olsa karanlık çöktüğünde en gafil avlandığım zaman oluyordu. Duvarları süsleyen meşale ateşlerine odaklanarak ışığın beni kurtarmasını diledim ve kuyunun dışına çıkabileceğimi ümit ettim çaresizce.Batı kanadında kalacağımız yere varmak beklediğimden daha uzun sürmüştü. Upuzun bir koridoru geçmiştik ve tekrardan yukarı çıkmıştık. Müdire olduğunu söyleyen kadının anlattığına göre kule dört kattan oluşmaktaymış. Üçü yatakhaneler olmak üzere bir tane çatı katı varmış ve orası genelde depo olarak kullanılıyormuş. Kalacağımız yer olan ikinci kata çıkmış ve en nihayetinde koyu ahşap kapının önünde durmayı başarmıştık. Yorulmuştum. Yıllardır tek aktivitem hapishane bahçesine çıkmaktı. Aldığım eğitim olmasaydı belki de dayanamazdım bu kadar yürüyüşe ve tırmanışa. “Dilgir hanginiz,” diye sorduğunda müdire hanım kara kız bir adım öne çıkmıştı kendisi olduğunu belli etmek amacıyla. “Senin kalacağın oda burası. Senin haricinde bir tane oda arkadaşın olacak.”Siktir, aynı odada kalmayacak mıydık? Erkeklerin ve kızların ayrı olmasını bir yere kadar anlayabilirdim ancak biz neden başka odalarda kalıyorduk? Saçmalık.“Aynı odalarda kalmayacak mıyız,” diye sordu tıpkı benim gibi şaşırarak Dilgir.“Hayır.”Kısa ve netti.“Neden?” tek kaşını kaldırmış sorgulama moduna geçmişti Dilgir.“Kurul herkesin kaynaşabilmesi için böylesini daha uygun gördü.”Müdüre hanımın ketum cevaplarına karşılık sinir olmuştum. Lafları ağızından kerpetenle zorla alıyorduk sanki. Ne demek kurul böylesini uygun görmüştü? Hangi kurul? Ne kurulu?Odasının kapısını kapatmadan önce üzgünce “İyi geceler Lavin,”demişti Dilgir. Kahrolası şekilde fazla iyi rol yapıyordu. Bir an için gerçekten üzüldüğünü sanacaktım. Nerede kaldığını aklıma kazımak için oda numarasına baktım son anda ve müdürenin arkasından üçüncü kata çıkan merdivenlere yürüdüm.Yatakhanelerin bulunduğu kule fazlasıyla büyüktü. Her katın koridorları beklediğimin aksine fazla uzun değildi ve bu kalınacak az oda olduğunu gösteriyordu. Öyleyse akıllara bir başka soruyu getiriyordu durum. Noctreme Akademisinde neden olması gerektiğinden daha az öğrenci vardı? Akademi gittikçe daha da ilginçleşiyordu.310. kaldığım odanın numarası buydu ancak tuhaf şekilde dejavu hissetmekten kendimi alamadım. Sanki daha önce bu anda bulunmuştum. Yine de tanıdık hissettiren nostalji duygusu hoşuma gitmişti.Ah küçük cadı, dedi Vivi yeniden zihnimde. En son aynı duyguyu hissettiğinde her şeyin başlangıcı olmuştu. Hatırla…Hayatımın rayından çıktığını fark edemediğim anlar sanki dünmüş gibi hissettiriyordu ancak çok uzun zaman olmuştu. Yıllar, tüm anıları örtmüştü beyaz çarşafla ama tek gömemediği bendim. Toprağın altında olmayan herkesin yaşadığı anlamına gelmiyordu. Hala nefes alıyordum, öldürülmeme rağmen.Kalacağım odada benim dışımda iki kişi daha kalıyordu. Odada değillerdi ama üç yatak bulunuyordu ve ikisi çoktan kapılmıştı. Oda üç alandan oluşuyordu. Batı, kuzey ve doğu. Sağ tarafta bulunan kısmı inceledim ilk yatağımın hemen yanı başında ormana bakan pencereyi açtıktan hemen sonraSimsiyah boyanmıştı duvar tıpkı alanında geriye kalan her şey gibi. Koyu ahşap işlemeli yatağının üzerini simsiyah nevresim takımı kaplıyordu. Yatağın hemen sağında yatakla aynı renkte komodin ve üzerinde siyah, kırmızı erimiş mumlar vardı şamdanlarda. Sağol tarafında ise çalışma masasında ciltli fazlasıyla kalın kitaplar duruyordu. Kimisi masanın üzerindeki rafta kimisi ise masanın üzerinde dağılmıştı. Ancak masanın üzerinde dikkatimi çeken şey cam akvaryum olmuştu. İşin yuhaf kısmı ise içinde balık yoktu. Odanın tek ışık kaynağının pencereden giren ay ışığı olduğunu hesaba katarsak görememem normaldi, o yüzden aldırmayarak doğu kısmına, yani sola döndüm.Diğer kısma göre fazla renkliydi. Yine aynı şekilde duvara yaslanmıştı yatak başlığı. Aynı şekilde yatağın solunda komodini ve sağında çalışma masası bulunmuyordu. Mor, mavi, yeşil, kırmızı ve siyah. Renk renk mumlar, tütsüler ve yapraklar yayılmıştı alanına. Anladığım kadarıyla spiritüel kişiliğe sahip biriydi. Benim alanım ise pencerenin hemen yanındaydı ve pencerenin yanında olmasını sevmiştim. Gökyüzünü izleyebilecek olmak, özgürlüğü tadabilecek olmak bile heyecanlandırmıştı ve tenimin tatlı tatlı karıncalanmasına neden olmuştu.Yatağıma serilen nevresimde siyahtık tek farkla üzerinde ay ve yıldızlarla süslenmişti. Masam ve komodinim diğerlerine göre boştu, içi boş kabuk gibi, benim gibi… El valizimi masamın yanına bırakarak kendimi yatağa attım. Yorulmuştum. Zihinsel olarak yorgundum. Yerine getirmem gereken bir görevim vardı üstelik yaptığımız tüm planlar elimde patlamıştı. Ölüme kafa tutuyordum. Toprağa girmesi gereken bedenim yeryüzünde takılı kalmıştı sanki. O gece ölmesi gereken bendim ama kaderin başka planları vardı benim için. Kötü planlar.Belki de yeni bir başlangıç yapmanın zamanı gelmiştir, dedi Vivi. Her şeye yeniden başlamanın.Ah benim tatlı yol arkadaşım. Zihnimde duymaya başladığımda Vivi’yi çocuktum. Bana yoldaş olmuştu. Yürümem gereken yolu göstermiş, yalnız bırakmamıştı ve her seferinde de korumayı başarmıştı beni. Vivi ile tanışmam trajik bir olaya dayanıyor olması en kötü yanıydı onu tanımanın. Belki de beynim beni korumak için üretmişti Viviyi. Hayatta tutabilmek için beni.Gözlerimin yorgunluktan kapanmadan önce kulaklarıma Vivi’nin tatlı sesi doldurdu. “İyi geceler minik cadı.” 🌙“Bize benziyor,” dedi fısıltıyla bir ses ve takip etti başka bir ses.“İnsan olduğunu bilmesem kesinlikle yek derdim.”“Uyumak nasıldır sence?”“Güzel olmalı, baksana çok masum ve huzurlu görünüyor."Başımın neredeyse yanı başında duyduğum sesleri algılamaya başladıkça zihnim uyku mahmurluğundan yavaşça sıyrıldı. Oda arkadaşlarımın geldiğini anlamıştım ama ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Sosyal bir insan olmamış hiç. Olamamıştım, şans verilmemişti bana ve şimdi vücuduma yayılan gerginlik ve stresle baş etmeye çalışarak karar vermeye çalışıyordum.Uyanmalı mıydım yoksa uyuma taklidime geri mi dönmeliydim?“Kalp ritimleri değişti,” ince bir ses.“Uyanmış olmalı.”Siktir! Kalbimin sesini duyabileceklerini unutmuştum.Yek duyularını nasıl hesaba katamamıştım. Ne kadarda aptaldım!Alışmam zor olacaktı bu dünyaya. Varlıklarını biliyor olmak yeklere alışkın olduğumuz anlamına gelmiyordu. Her iki ırk, dünya iki asır önce kendi bölgelerine çekilmiş ve sınırlarını belirlemişlerdi. Yekler benim için her zaman kitaplarda karakterlerden ötesi olamamıştı çünkü hiç gerçek hayatta karşılaşmamıştım.Gözlerimi kırpıştırarak sanki uyanıyor gibi yapmıştım ve yattığım yerde dönerek gerinerek uyandığımı daha da belli etmiştim. Gözlerimi açtığımda beni iki kız güler yüzleriyle karşıladı. Ancak ben onlar kadar güler yüzlü olamamıştım çünkü fazlasıyla yakından incelenmenin, tanışmamın ve düşmanım olmaları yeterince geçerli sebeplerdi bence.“Merhaba,” dedim çekinircesine. İnsan ilişkilerinde oldum olası iyi olamamıştım. Çocukluğumun ve geçmişimin yaşattığı hayatta maalesef ki bana sunulmayan bir başka armağandı.“Merhaba” dedi benim aksimi sağ taraftaki daha esmer olan kız. Genç duruyorlardı ama görüntünün aldatmacadan yana olduğunu çok erken yaşta öğrenmiştim. Yanılsamalar, insanın en çok kandıkları oluyordu. Bir zamanlar benim kandığım gibi…“Adım Darcy,”dedi esmer kız aynı sevecen tonuyla ve sesindeki yakınlık ve içtenlik bana aile olan kadını düşürdü aklıma. Özlemiştim. Ortamdaki sessizliği fark etmiş olacak ki yanında duran kızı dürtükledi dirseğiyle ve kız sanki transtan çıkıyormuş gibi daldığı yerden titreyerek kendine geldi ve nerede olduğunu idrak ederek konuşmaya başladı.“Fiona.”Arkadaşının aksine daha asi duruyordu. İçe dönük gibiydi. İkisinin de üzerimdeki olan beklenti dolu bakışlarını gördüğümde benimde ismimi söylemem gerektiğini hatırladım. “Lavin,” dedim neredeyse fısıltıyla.Darcy’nin bakışlarının anlayışla yumuşadığı gördüm ve yüzündeki tebessümün büyüdüğünü. “Tanıştığımıza menün olduk.” 🌙 Bütün vücudum yorgunluktan artık çökmek üzereyken uyarıları her birim hücremde hissedebiliyordum ancak dinlenmeme izin verilmiyorken üstelik yeterince sorun yaşamışken sevgili profesörümüz ile bir başka vukuat istemiyordum. Gidebildiğim yere kadar şansımı zorlamaktan başka seçeneğim yoktu.Bütün bir hafta boyunca neredeyse baştan sona kadar tüm şatoyu temizlemiştik. Bırakın dinlenmeyi yemek yemek bile bizim için bir lüks olmuştu ve aklıma hangisinin daha kötü olduğu sorusu gelip gidiyordu. Hapishane mi yoksa akademi mi? En azından hapishanede bir şeyler yiyebiliyorduk ve ne kadar kurallar olsa da yaşayıp gidebiliyorduk.Ne yaparsak yapalım profesörümüzü memnun edemiyorduk. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki kadın resmen kara gözümüzden kaşımızdan bile bir sorun bularak bize cezalar vermekten çekinmiyordu. Tanrım, dedim. En azından acı çekmiyorum…Şu an içinde bulunduğumuz eskiden mahsen olan odayı artık depo olarak kullandıkları için günlerdir mahzeni temizliyorduk. Sıra sıra küçük kitaplıklar, karton kutular ve ıvır zıvırlar. Sayısız bütün kitapları indirerek rafları temizlemiş ve kitapları farklı sıralarda tekrar tekrar dizmiştik. Bütün mahzeni süpürmüş, paspaslamıştık. Yetmemişti kolilerin içindekileri boşaltarak sayın profesörümüzü memnun edemediğimiz için tekrardan geri yerleştirmiştik. Tüm süre zarfı boyunca ise yemekhanede bulabildiğimiz arta kalanları veya midemize girebilecek herhangi bir şeyi yemeye çalışıyorduk.“İyi misin,” diye sordu Eris halime üzülecek olacak ki bakmak için döndüğümde halinin benden daha beter olduğunu gördüm. Hiçbirimiz için kolay olmayacağını biliyordum ama beklediğim fiziksel yorgunluk bu değildi. Teni yorgunluktan ve tahminimce yeterli beslenememekten kaynaklı şekilde solmuştu. Yüzündeki bütün renk çekilmişti sanki.“Asıl sen iyi misin? Bana soracağına kendine bak ilk önce.”Güldü dediğime.“İyiyim ben. Endişelenmene gerek yok.”Kapının sertçe açılmasıyla kimin geldiğini anlamak pekte zor değildi ve muhattap olmamak için yaptığımız işlere geri döndük. Elimde tuttuğum kitapları kaçıncı kez sildiğimi unuttuğum raflara geri dizdim.Topuklarının sert zeminde çıkardığı sesler hırçındı profesörün ama başımı eğdiğim yerden kaldırmadım. Duymazsan sorun olmazdı. Görmezdi seni. Bir hayalet gibi sessiz ve görünmez olmalıydım. Öğrendiğim buydu. Başını eğ ve görünmez ol. Ellerimin titrediğinin farkındaydım ama sorun yoktu. İyiydim. Derin nefes al ve ver. Geçti. Bitti. Yola devam et. Sorun yok.Ancak hayat bir kez daha yüzüme gülmeyerek beni görünmez olmaktan çıkardı ve bunun kötüye işaret olduğunu saniyeler içinde biliyordu zihnim ama kalbimin algılaması ve teklemesi zaman almıştı. Belki de kabul etmek istememişti.Yerleri paspaslayan Eris’e çarparak dengesini kaybeden profesörün düşmemesi için atılarak tuttuğumda her şey saniyeler içinde gerçekleşmişti. Tıpkı yüzüme inen tokat gibi.“Ne hakla bana dokunursun pis insan!”“Ne yaptığınızı zannediyorsunuz siz!”Sesler aynı anda yükselmiş ve yankılanmıştı mahzende.Ellerimdeki titremenin bedenime yayıldığını zar zor algılayabilmiştim. Bir çift kol omuzlarıma sarıldığında bu kişinin Eris olduğunu ve bağıran kişinin de Dilgir olduğunu gördüğümde şaşıramadan edememiştim. Evet, geçen zaman içinde Eris ile muhabbetimiz artmış ve iyi anlaşmaya başlamıştık. Hatta çekindiğim Borga ile bile konuşabiliyorduk ama Dilgir her zaman sessizdi ve asla katılmazdı bize ve şimdi beni savunması ve öne atılması beni hayrete düşürmüştü.“Sizi düşmekten korumuş birine böyle mi davranıyorsunuz siz? Yekler düşündüğümden daha aşağılık varlıklarmış. Size boşuna kalpsiz dememişler.” Borga’nın bağırmayan ama sert sesine karşı denen profesörün alev alev yanan kızgın gözlerinin yeni hedefiydi.“Sizi aşağılıklar! Bana nasıl üstten bakmaya cesaret edersiniz!”Göz kapayıp açana kadar yanımda biten ve beni kolumdan tutarak dışarı sürüklemeye çalışmasını hiç kimse durdurmayı başaramamıştı. Yek gücünü kullanıyordu ve biz insanların ne kadar denesek de karşı koyamayacağımız fiziksel güçlerden biriydi. Dışarı çıkmadan önce sadece arkamı dönerek onlara sorun olmadığını gösterecek bir gülümseme sunmuştum. Benim için ileri gitmelerini istemiyordum. Belki bir bağımız olmayabilirdi ancak hedef benken onların zarar görmesini istemeyecek kadar hala içimde bir yerlerde masumiyeti taşıyordum. Ve Eris’in yarım çağırmak için koştuğunu görmek onlarla olan son bağımdı.Algılarım kendine gelerek düzeldiğinde karlı yolda ilerlediğimizi görmüştüm. Mahzende kapı olduğunu bile bilmiyordum, izi bile yokken eliyle koymuş gibi bulmuştu profesör. Ancak kötü olan bu değildi. Ormana gidiyorduk.Asla gitmememiz gereken tek yere.Yasak olana.Akademinin arka sınırlarının dışında kalan orman gidilmemesi gereken tek yerdi. Asla çiğnenmemesi gereken tek kuraldı. Ve bizi ormanın sınırlarına doğru götürüyordu. Yeklerin düşman olduğu topluluğun bölgesine. Ölüme.Korkma, dedi çok sevdiğim o melodik ses zihnimin derinliklerinden çıkarak. Ölüm hiçbir zaman korkutamadı bizi.Ölümle her zaman dans etmeyi sevmiştim. Etrafımda olmasına alışmıştım. Korkmuyordum. Biliyordum beni sevgiyle kucaklayacağını.Tutulduğum kolumdan sertçe ileriye, yere doğru savrularak dizlerimin üzerine düştüm ve acı aynı hızda vurdu. Bembeyaz kar kırmızıya boyandı.“Cezanı çekme vakti,” dedi profesör durumdan menün sesiyle başımın üzerinden. Ormanda yankılandı dal kırılma sesi ve korkusunun canlanarak etrafını sardığını duyumsamıştım. Başımı tam kaldırmadan yüzüne baktım ve korkunun en saf haliyle karşılaştım. Gözlerinin sonuna kadar açılarak göz bebeklerinin küçüldüğünü gördüm. Bir adım geriye adımladı. Bir adım daha ve ortadan kaybolarak beni ecelimin ellerine bıraktı.Gülümsedim.Eski bir dostumla karşılaşmak için heyecanlandım ve belki de kavuşmak için mutluluk duydum sonunda. Kapkara cüppelerini üzerlerine giymiş bir topluluk ağaçların ardından belirmeye başlamıştı. En önde liderleri olduğunu düşündüğüm kişi kendini belli edercesine duruyordu tüm heybetiyle.Siyahlar.Krala karşı gelen ve iktidarı indirmeye çalışan yek topluluğu. Beni gördüler. Kanımın kokusunu aldılar. Ama hareket etmeyerek oldukları yerde durmaya devam ettiler. Ya da ben öyle sandım. Yüzüme düşen saçların esen rüzgarla birlikte savrulduklarını saç tellerinin yüzümü gıdıkladığını hissettim. Göz kapaklarım kapandı ve açıldı. Bir çift ela göz bana bakıyordu yüzüme yakın mesafeden.Nefesim kesildi.Yüzünü kapayan kapşonuna rağmen elalarını görebiliyordum. Bana bakan bir çift kahverengiyi tanıyordum. Veya tanıdığımı sanıyordum ve gerçekliğinin mümkün olamayacağını biliyordum ama kalbimin en derin arzusuna karşı gelemiyordum.Geçmiş ve şimdi birbirine girerek kasırgaya sebep oldu. Ve ben fırtınaya kapılarak ezildim.Liderin arkasında karların üzerinde duran bir karga gördüm ve uçmaya başladığında ormanda ki tek ses olan bağırmasını işitirken ben farkında olamadan kahverengilere karşı tek bir sözcük firar etti dudaklarımın arasından.“Kuzgun.”
Bölüm 4
3.Bölüm:GEÇMİŞİN GÖZLERİ
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.