İçeriğe geç

DONMUŞ KALPLER

Bölüm 1 · 14 dk okuma

DONMUŞ KALPLER

Bölüm 1

1.Bölüm: GÜMÜŞ KAN

Hayat herkes için adil değildi. Doğduğunuz andan önce belirlenen kaderiniz doğduğunuz anda ilk darbeyi vuruyordu size. Kaderin kırmızı ipleri yol göstermek yerine boynunuza dolanıyordu hatırlatmak için kim olduğunuzu size. Kimileri hayata bir sıfır önde başlarken kimileri ise kaderin sizin için biçtiği yolda onlardan birkaç adım geride başlatabiliyordu. Tıpkı benim kaderimin ağlarının benim için ördüğü kader çizgisinde şanslı olmamın mümkün olmadığı gibi.Hayat bana adil davranmamıştı. Hiçbir zaman. Ne çocukken, ne gençliğimde ne de şimdi. İnsanların şansız diye nitelendirdiği kişilerden biriydim ben. Herkesin bir zamanlar acıyarak baktığı, üzüldüğü ve benim yerimde olmadıkları için minnet duyduğu kişi. Ne var ki hayat bebekken ailem tarından terk edilmem ile ilk darbesin i vurmakla kalmamış, yaşadığım her bir anda darbesini vurmaktan kaçınmamıştı. Acıyarak baktıkları kız büyümüş ve artık acımanın yerini nefret ve öfke almıştı.Tek değişen bakışlar da olmamıştı. Hayatım değişmişti, ben değişmiştim… Değişmeye mecbur bırakılmıştım. Bana seçenek sunulmamıştı. Sadece yapmakla mükellef olduğum görevi yerine getiren bir oyuncuydum adeta bu hayat oyununda. Alışmıştım. Alışmak zorunda bırakılmıştım. Tüm aşağılanmalara, bakışlara, yalanlara… Ama en sonunda yapmam gerekeni yapmıştım. Hayatta kalmak için yapmam gerekeni yapmıştım ve tüm her şeyi o gece de bırakarak gizleri gömmüştüm ölen gençliğimin cesedine. Pişman mıydım? Evet ama hayatta kaldığım için değildi pişmanlığım.“Lavin,” dedi içinde bulunduğum koğuştan bir kadın. İsmimi duymamla yatağımın tavanında bulunan bakışlarımı sesin geldiği yere doğru çevirdiğimde karşımda arkadaşım sayılabilecek kişiyi gördüö. Koğuşta bana kol kanat geren, geldiğim ilk günden beri bana ablalık yaparak şefkatini hiç esirgemeyen Eflin ablayı gördüm.“Efendim Eflin abla,” dedim yerimden doğrulurken. “Bir şey mi oldu?”“Gardiyan yarım saattir sana sesleniyor. Duymuyor musun?”Dediği ile kaşlarımı çatarak yerimden doğrulup kapıya doğru baktığımda kadın gardiyanın koğuşun kapısında bulunan sürgülü pencereyi açarak bana sert bakışlar attığını görmüştüm. Ayağa kalkarak kapıya doğru gittim alıştığım sert bakışları umursamadan.“Sizi hayallerinizden uyandırdık, kusura bakmayın prenses,” dedi iğneleyici bir tonda. “Ancak hiçbiri gerçekleşmeyecek.” Göz devirmemek için kendimi tuttum. Başıma iş açmak istemiyordum. Yeterince nefret ediliyorduk zaten. Gardiyanlar, bizlere karşı hiçbir aman olumlu düşünmezlerdi. Bizlerin öldürülmesi gereken kişiler olduğumuzu söylerler ve savunurlardı. İçinde yaşadığımız toplum bize bunu öğütlemişti. Suçlular şeytanın büyüsüne kapılan kirlenmiş ruhlardı. Bir kere elini kana buladığında o kişinin ruhu kirleniyordu ve geri dönüşü olmayacağına, düzelemeyeceğine inanılıyordu.“Müdüre hanım seni çağırıyor,” dedi eski sert tonuna dönerek. Demir kapının aşağısındaki sürgülü pencereyi açtı ve ellerimi uzattım kelepçelemesi için. Kelepçelerin soğuk metali tenime değdiğinde irkilmiştim. Alıştığımı sandığım ama her seferinde tanıdık soğukluk ile irkildiğim nadir şeylerdendi. Bazen böyleydi. İnsan alıştığını zannettiği şeylerle karşılaştığında yeniden aslında hiçbir zaman alışamadığını hayat sert bir şekilde yüzüne vururdu. Kimi zaman fiziksel kimi zaman ise duygularla…Demir kapının iğrenç gıcırtısı tüm koridorlarda yankılanırken açıldı kapı ve eş zamanlı olarak iki kadın gardiyan kollarıma sert bir şekilde girmişti. Tutuşları kaba ve sertti. Canımı acıtıyorlardı ve beyaz tenimde morluk olarak bana geri döneceğini biliyordum hareketlerinin. Koridorlarda ilerlerken her bölüğün önünde demirliklerden oluşan kapılar vardı ve hapishanede duyduğumuz tek ses belki de buydu. Demirlerin tıngırtısı, menteşelerin gıcırtısı ve anahtar sesleri… Yine de dış dünyayı özlediğimi söyleyemezdim. Hatta hapishanenin dış dünyadan daha iyi olduğunu bile söyleyebilirdim çünkü kitaplarda anlatılan o eski dünya düzeni yoktu artık. Dünya atmosferi kendini karanlığa bırakmıştı. Artık hüzün ve acıdan başka hiçbir duyguya yer yoktu insanların dünyasında. Sadece acı, keder ve zulüm hüküm sürüyordu. Halbuki eski zamanlarda ne güzelmiş dünya. Çocukken yapacak hiçbir şeyim yoktu ve küçük ruhumun sığınabildiği tek yer kitapların tozlu sayfalarıydı. Kitaplar kimsesizliğim içinde bana aile olan tek şeydi. Ne bulursam okurdum. Tarih, kurgu, bilim…  Ama en çok sevdiğim tür eski dünya tarihiydi. O zamanlara özenmekten ve o tarihlerde yaşadığımı hayal etmekten kendimi alamazdım.Bana saatler gibi gelen ama aslında sadece birkaç dakika içinde ulaştığımız hapishane müdürünün odasının kapısı tıklattı gardiyanlardan biri. İçeriden ‘gel’ sesinin duyulması ile kapı yavaşça açıldı ve içeri girdik. Kollarımdan tutan iki gardiyan bizleri odada bırakarak geldikleri gibi çıktılar. Şimdi ise odada üç kişi kalmıştık. Karşımdaki masada oturan gözlükleri neredeyse yüzünden düşecek gibi duran hafif kır saçlı yaşlı hapishane müdüremiz vardı. Klasik koltuğunda oturuyor, ellerini otoritesini belli edecek şekilde ellerini birbirine kavuşturarak masaya yaslamış ve bizden kendini üstten gördüğünü asla saklama gereği duymadan üstten bakışlar atıyordu.Hemen sağ tarafında ise hapishane gardiyanlarının komutanı baş gardiyan ellerini arkadan birleştirmiş ve dik şekilde duruyordu. Yolunda olmayan, garip bir şeyler vardı. İlk benim gibi önemsiz biri neden çağırılıyordu ve ikincisi ise baş gardiyan neden buradaydı. Hapishanede geçirdiğim yıllar boyunca sadece iki veya üç defa gelmiştim müdürenin odasına ve şimdi hiçbir sebep olmadan çağırılmam fazlasıyla garipti ki hissettiğim havada bunu destekler biçimdeydi.Her ikisi de gergin görünüyordu halbuki bizler onlar için bir hiçtik. Hiçbir değerimiz yoktu. Bizlerin kendilerine eş değer görmedikleri için hep rahat görünürlerdi. Hiç gergin olduklarını görmemiştim veya duyumsamamıştım. Ellerim önümde kelepçeli şekilde karşılarında dikiliyordum ve tek yaptığımız bakışmaktan öteye geçmiyordu. Saniyeler birbirini kovalarken en sonunda baş gardiyan ve müdüre yandan bir bakış paylaştılar ve en sonunda müdürenin sıkıntıyla nefeslendiğini gördüm saliselik ama kendini çabucak toparladı.“Pera’ya gidiyorsun,” dediğinde müdüre hanım algılarım birkaç saniye kapandı. Yanlış duymuş olabileceğimi düşünüyordum. Düşmanın bölgesine gitmem imkansızdı çünkü. Ancak müdüre hanım bitirici son vuruşu yaptı devam ederek sözlerine. ”Barış anlaşmaları için gönderilecek heyet için seçilenlerden biri sensin.”Ben seçilmiş olamazdım. İmkansızdı. Ben tüm kurallara uyuyordum. Kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. En azından hapishanede örnek gösterilebilecek bir suçluydu. Hiç kimse karışmamış ve bulaşmamıştım. Kendi sessiz köşemde yaşıyordum ve varlığım bile hissedilmezdi. Nasıl oluyordu da ben seçilebiliyordum ve neden? Daha ağzımı açıp konuşmaya başlayamadan içeriye beni getiren gardiyanlar geldi v e tekrardan kollarımı girdiler. “Eşyalarını toplaman için beş dakikan var.” dedi müdüre hanım odadan çıkmadan önce. “sizleri götürecek araba aşağıda bekliyor olacak.”Artık tamamen duyularımı kaybetmiştim. Kulaklarım uğulduyor, gözlerim odağını kaybetmiş her yer bulanıktı, zihnim ise puslu. Yüzyıllardır barış anlaşmasının olması bir şeyi değiştirmezdi. Düşman düşmandı ve şimdide bizleri düşman bölgesine yolluyorlardı. Neredeyse iki asır önce gerçekleşen savaş hala tüm okullarda ve tarih kitaplarda güncelliğini koruyordu. İnsanlığın şu ana kadar görmediği bir vahşilikte olan savaşın kalıntıları hala yerini koruyordu insanlarda. Resmen ölüme gönderiliyorduk! Sanki biraz önce bana saatler gibi gelmemi gibi yolu sadece birkaç saniyede geri gelmiştik. Beynim işlevini yitirmişti kesinlikle. Etrafımda olan biteni anlayamıyordum. Şu an koğuşun içerisinde, kapının önünde dikiliyordum. Herkesin bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum, bana bakıyorlardı ancak hareket edemiyordum. Donmuştum.Eflin ablanın yanıma gelerek omuzlarımı tuttuğunu hissettim. Uzaktan boğuk bir ses işitiyordum ancak ne ediğini anlamıyordum.Omuzlarımdan sarsılmamla şok etkisi yavaşça kayboldu ve vücudumdaki karıncalanmaları hissederek kendime geldiğimi hissettim.“Lavin, neler oluyor? Müdüre hanım sana ne söyledi?”“Toparlanmam lazım,” dedim aceleyle ve tutuşundan kurtularak sol taraftaki kullandığım ranzaya doğru adeta koşmuştum. Doğruca yastığımın altındaki fotoğrafı almak için elim hızlıca hareket etmişti. Yastığı bir kenara fırlatarak fotoğrafı elime almıştım. Bu hayattaki tek değerlim bir kağıt parçasıydı. Bir fotoğraftı. Çocukluğumdan bana kalan hatıra. Hayatın ilk defa yüzüme güldüğü tek anı. Ancak verdiği gibi de geri almıştı hayat elimden mutluluğumu. Her mutluluğun bir bedeli olduğunu çok küçük yaşta öğrenmek zorunda bırakılmıştım.Fotoğrafı katlayarak cebime koyduğum da yanımdaki hareketliliği fark ederek sola döndüm. “Lavin,” dedi Eflin abla merak ve kuşkuyla. “Neler oluyor?” “Haberlerde,” dedim nereden başlamama gerektiğini bilemeyerek. Çok fazla zamanım yoktu. Gardiyan her an gelebilirdi ve benim Eflin ablayı endişelendirmeden ve panikletmeden nasıl söylemem gerektiğini bilmiyordum çünkü söylediğim an ne olduğunu endişeyle gözleri açılacaktı ilk önce ve kendini kontrol edemeyerek sesi yükselecekti, yükseldiği gibi ise beni göndermemek için çözüm arayacaktı ama ne çözümü vardı ne de vaktimiz. O yüzden en kısa şekilde söylemeye karar verdim. “Haberlerde gördüğümüz barış anlaşması yıldönümü için gönderilecek grup vardı ya,” dedim anımsamasını bekleyerek ve kafasını onaylar şekilde salladığında devam ettim. “Kuradan benim ismim çıkmış. Gidiyorum abla ben.”Tahmin ettiğim gibi gözleri şaşkınlıkla sonuna kadar açıldı ve o çok sevdiğim yeşil gözleri endişeyle kısıldı yavaşça. Başını iki yana sallayarak, ”Hayır,” dedi ama yapabileceğimiz bir şey yoktu. Beni kız kardeşi yerine koyduğunu biliyordum ve birilerinin benim için endişeleniyor olması içimi sımsıcak etmişti durumun aksine. Kimsesizdim ben. Tek yakınım Eflin ablaydı. “Seni düşmanın yanına gönderemezler! Bu resmen ölüme göndermekle eş değer!”Bir sola bir sağa giderek etrafında dönüyordu. Bir eli belinde bir eli ise alnında endişeyle. Ama sanırım panik atağının da eşiğindeydi çünkü göğsü alışılmışın dışında fazla hızla inip kalkıyordu. Yanına adımladım ve az önce bana yaptığı gibi ben kollarından tuttum bu sefer. “Eflin abla,” dedim sakinleştirmesini umduğum yavaş bir tonda. “Sorun yok gideceğim ve güvenle geri döneceğim.” Tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki demir kapı tıklatıldı ve ismim söylendi.“G46.”Hepimizin bir kodu vardı. Bırakın insanı canlı bile sayılmadığımız buy dünyada bize kimliğimizi belirleyen isimlerimizle seslenmeyi reddediyorlardı. Biz suçlular, ruhumuzu şeytana satmıştık onların bilincinde. Halbuki şimdi beni-bizleri- şeytanın inine gönderiyorlardı. İşlerine geldiklerinde ne çabukta değere biniyorduk. “Geliyorum!”Güven verici ve sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle Eflin ablaya kocaman sarıldım. İlk başta anın şokuyla tepki veremese de sarılmama karşılık vermişti. Omzumda ıslaklık hissedebiliyordum. “Geri döneceksin,” dedi çatallaşmış sesiyle. Omzumdan ayrılarak yüzümü avuçlarının arasına aldı. “ kendine dikkat edeceksin, tamam mı? Seni sağ salim geri istiyorum.”“Söz,” dedim kolları arasından hiç istemeyerek çıkıp gardiyanın yanına doğru giderken. Evet, hapishanedeydim. Bir suçluydum. Kimilerine göre şeytanla anlaşma yapmıştım. Özgürlüğüm kısıtlanmıştı. Ama bilmedikleri şey ise ben dışarıda özgür değildim. Daha çocukken küçücük bedenmi bağladıkları prangalarla ben hayata tutsak etmişlerdi. Alışmıştım zincirlerle yaşamaya o yüzden esaret altında değildim. Hapishane benim özgürlük biletimdi.Hapishanenin dış kapısına ulaştığımızda bizi bir mahkum arabası bekliyordu tıpkı müdire hanımın dediği gibi. Arka kapılar bizim geldiğimizi görülerek açıldı. Açılır açılmaz ise gardİyan tarafından sırtımdan sert bir şekilde itilerek aracın içine doğru düştüm. Neyse ki önümdeki ellerimle kendimi koruyabilmiştim ama el bileğimi çok kötü burkmaktan kaçınamamıştım. Kapı tıpkı itilmem gibi sert bir şekilde kapanmış ve sesi aracın içinde yankılanmıştı. Oturmak için ayaklanmaya çalıştım. O an fark ettim arabada yalnız olmadığımı. 6 çift göz bana bakıyordu. Siktir ama!  Umursamamaya çalışarak sağ kısımda demir rahatsız edici oturağa oturdum. Tabi arabanın hareket ediyor olması bana pek yardımcı olmamıştı ama başarmıştım nihayetinde. Gözlerden kaçınmak için başımı arkama yaslamış ve gözlerimi kapamıştım. Bileğim çok feci şekilde zonkluyordu. Kelepçeden çok mümkün olmasa ovalayabildiğim kadar ovaladım sol bileğimi.Motor sesi ve rahatsız edici cızırtılı radyo dışında hiçbir ses duyulmuyordu aracın içerisinde. Yavaşça gözümü hafif şekilde araladım ve birlikte yolculuk ettiğim belki de müttefik olmam gereken insanları incelemeye başladım. Karşımda biri kız biri erkek olmak üzere iki kişi oturuyordu. Tıpkı benim gibi ikisinin de gözleri kapalıydı. Erkek olanın asker tıraşı şeklinde kazıtılmış saçlara sahipti ama hafif uzamış ve sarışın olduğunu seçebilmiştim.  Sağ gözünün üzerinden geçen kocaman çizik şeklinde bir yarası vardı. Yapılı ve kaslı vücuduyla atletik duruyordu. Üzerinde asker yeşili bir atlet ve siyah bol pantolonu ile aynı renkte botları vardı. Kollarının her ikisinde de veya tenini kaplayan birçok dövmesi bulunuyordu. Ne çok dövmesi vardı. Dövme güzeli diyecektim ona. Gözleri kapalıyken bile yaydığı enerji fazlasıyla tehlikeliydi. Tahmini otuzlarına yakın duruyordu.Başımı bu sefer sağ tarafında oturan kıza çevirdim. Upuzun koyu kahve saçları vardı. Esmer teninde bir çok yara izi vardı dövme güzelinden farklı olarak.  Ama benzer özellikleri de vardı mesela sağ omuzunda bir kartal dövmesi vardı onunda. Baştan aşağı simsiyah giyinmişti. Kısa kollu siyah gömlek, kargo pantolon ve botlar. Çok güzeldi. Yapılı burnu, belirgin elmacık kemikleri ve hafif dolgulu dudaklarıyla. Gözleri kapalı olmasına rağmen kirpiklerinin gürlüğünü görebiliyordum.Yanımdaki elemanında merak ediyor ve incelemek istiyordum ama bunu çaktırmadan yapabilmem imkansızdı neredeyse çünkü kafamı ona çevirmem gerekiyordu ve bu kendimi açık etmem anlamına geliyordu. Diğerlerinde yaptığım gibi çaktırmadan bakamazdım. Saçım sanki önüme geliyormuş gibi kafamı salladım ve hafifçe sağa doğru çevirdim. Gözlerimi ise yavaşça sağa doğru kaydırdım ve seçebildiğim kadar incelemeye çalıştım. Simsiyah upuzun saçları at kuyruk yapılmıştı. Kara kız gibi saçları dümdüzdü. Diğerlerinin aksine üzerinde beyaz bir gömlek giymişti. Altında ise kumaş siyah bir pantolon ile converse.  Taktığı gözlükleri onu masum gösteriyordu ki bana baktığını fark edene kadar. Siktir! Bana baktığını fark etmemiştim ama onu incelediğimin farkındaydı. Bana yüzünü kaplayacak bir gülümsemeyle baktı ve kelepçeli ellerinden birini salladı. Masum olduğunu mu düşünmüştüm az önce geri alıyordum gülüşü bir psikopata yakışır şekilde delice ve tehlikeliydi. Bütün tüylerimin diken diken olmasına neden olacak kadar ürpertici.Hemen önüme dönerek yere bakmaya başladım ve bir süre bu şekilde yolculuğumuza devam ettik. Mahkumların arabasında şoförün olduğu kısım dışında arkada bizim bulunduğumuz noktada pencere yoktu, dışarıyı göremiyordum. Görmeyi ister miydim, belki ama hiçbir şeyin değişmediğine emindim.O kara günden sonra dünya hiçbir zaman eskisi gibi olamamıştı zaten. Yüzyıllar önce vampirler ve insanlar bir arada yaşıyordu. İnsanların vampirlerden haberi yoktu. Yanınızdan geçtiğinde size normal bir insan gibi görünebilirdi. Evet, belirleyici özellikleri vardı ancak bunu varlıklarını öğrenmeden önce bilmiyordu insanoğlu. Kanı çekilmiş, parçalanmış sayısız ceset bulunmaya başlandığında yerel polis hiçbir zaman cinayetlerin arkasındaki kişiyi bulamamıştı. Her zaman tek bir neden vardı; hayvan saldırısı. Ancak hiçbiri kanın çekilmesini açıklayamıyordu. Bu noktada Dracula nam-ı diğer vampir söylentileri çıkmaya başlamıştı ve insanlar vampirlerin varlığına inanarak onları avlamaya çalıştığı döneme geçiş yapmışlardı. Bir gece sokakta gerçekleşen vahşet tablosundan sonra insanlar yeklerin varlığını öğrenmiş olmuştu. O gece kontrolünü kaybeden erkek bir yek tüm sokaktaki insanları vahşice katletmişti. Kanların son damlasına kadar içmişti. İnsanoğlu bir gerçekle yüzleşmekle kalmamış bir savaşa sürüklenmişti. Savaşın fitilini ateşleyen kanlı olay üzerinde tahmin yürütülen yek türüne karşı hiç bilmediği bir savaş vermişti. İki türün arasından yaşanan bu kanlı savaşta sayısız insan hayatını kaybetmişti ancak tek kaybeden biz olmadığımızı sanıyorduk. Ta ki tarihler 1800’lü yılları gösterirken dünyanın atmosferini kara bulutlar kapladı. Güneş artık gökyüzünde yerini karanlığa bırakmıştı. Sadece kasvet vardı artık insanların dünyasında. İnsanların sayısı ise çok hızlı bir düşüşe geçmişti. Hayır, değişen durumlardan dolayı değildi. Yeklerin kara prensinin insanları savaşta bile görülmeyen bir vahşilikte, gözü dönmüşlük ile ve insanlığı dair hiçbir kıpırtı dahi olmadan her önüne geleni katletmesi yüzünden. Ancak burada tarih maalesef ki kesin değildi. Bazı kaynaklarda kara prens olarak geçen yekin sadece gözü dönmüş biri olduğu, bazılarında yeklerin son kozu olduğu ve son olarak ise aşkını öldürdükleri gibi birçok tez vardı. Bana sorulacak olursa ise yekler kana susamış hayvanlardan başka bir şey değildi.Arabanın yavaşlamasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Kendimi yeniden tarihi düşüncelere boğulmuş olarak bulmam benim için alışa gelmiş durumlardandı. Aracın arka kapısı açıldı büyük bir gıcırtıyla ve karanlık olan içerisini hafif bir ışıkla doldurması ilk başta gözlerimi kamaştırmıştı ancak artık gökyüzü eskisi kadar aydınlık değildi. Bizim dünyamız buydu, karanlık.“Aşağı inin.”Sırayla döve güzeli ve kara kız indi. Ardından sırayı bozmamak amacıyla ben ve rapunzel indik. Ağaçlık bir bölgedeydik ve hemen önümüzde ise bir depo vardı. Pera’ya yeklerin bölgesine gittiğimizi sanıyordum fakat olduğumuz nokta bana burada başka şeylerin döndüğünü fısıldıyordu. Bizi nereye getirmişlerdi böyle? Bizimle konuşan kişiler gardiyan değildi. Üzerlerindeki kıyafetler daha üst rütbede olduklarını adeta bağırıyordu. Kamufulaj kıyafetleri giymişlerdi. Yüzlerindeki kasklı maskeler vardı ve ellerinde tüfekler. Askerler miydi? “Yürüyün! Hızlı olun!”Tekrardan sırtımızdan iteklenmemizle deja vu hissetmeye engel olamamıştım. Gerçekten, yürüdüğümüzü göremiyorlar mıydı. Etrafımız tamamen ağaçlarla kaplıydı, bir ormanda olmalıydık ama niye? Neden buradaydık biz? Bizi Peraya göndermekten vazgeçip burada kendileri mi öldüreceklerdi acaba. Düşünce ile içim buz kesti ve ürperdim. Siktir, cidden bizi öldürmezlerdi değil mi? Bir gün elbette ki ömrümüzün sonuna gelecek ve ölecektik ama bu şekilde mi olması lazımdı? Deponun içine girdiğimizde araçtan daha karanlık bir ortamla karşılaştık ve tek ışık kaynağımız kapalı havaydı. O da askerler tarafından koparılarak kesilmişti. Önümü göremiyordum. Betonu titreten sert adımları duyabiliyordum ancak görememek beni panikletiyordu. Tüm vücudum gerilmişken bir kibrit sesi yankılandı boş olduğunu düşündüğüm depoda ve yeri döven kişinin yüzü aydınlandı. Yüzü yaşının getirisiyle veya yaşanmışlıklarla kırışmış, saçları ağarmış ve sert kara gözleriyle bize baksan bir askerin yüzüydü. Hayır, bir yüzbaşının yüzüydü. Sadece benim kafam karışmış olamaz diye düşünüyordum ancak loş ışıkta yüzlerini seçemiyordum. Seçebildiğim kadar ise hiçbir ifadeye sahip değillerdi ve bu beni olduğumdan daha gergin yapmıştı.“Neden Pera’da değilde burada olduğunuzu merak ediyorsunuz,” dedi yüzbaşı hiçte kibar olmayan bir sesle.“Sizler, seçildiniz.”Neye seçilmiştik bey amca? Diye sormamak için dudağımı ısırdım. Kahrolsaı yerde neler oluyordu? Neden gizemli gizemli konuşuyordu yaşlı adam?“Gümüş kan operasyonuna hoş geldiniz!”Neden naneyi yemişiz gibi hissediyordum?2 Ay SonraDepoya geldiğimiz gün hissettiklerimin hemen gerçekleşeceğini hiç düşünmemiştim çünkü naneyi yemiştik. Çöktüğüm yerde sağa doğru takla atarak gelen hamleden kurtuldum. Rakibimin arkasına dönemeden ayağımla çelme atarak yere düşmesine sebep oldum.  Kalkmasına izin vermeden üzerine çıktım ve hançeri boğazına dayadım. Bir el çırpma sesi duydum. Bu bittiğinin işaretiydi ama yine de bir şey söylemeden yerimden kıpırdamadım.“Bugünlük bu kadar yeter G46. İyi iş çıkardın. Kalkabilirsin.”Hançeri boğazından çektim rapunzelin ve ayağa kalktım. Kalkması için elimi uzatmadım çünkü zayıflık gösteremezdim. Acımasız olmalıydım. İki aydır bunu için çalışıyordum. M72 yani rapunzelin oturur pozisyona geçtiği gördüm. Benim gibi kalkmamıştı. Sanki gerçekten hırpalanmış gibi rol yapıyordu. Eğitmen Russo’nun gördüğünün aksine bugün iyi iş filan çıkartmamıştım. M72 kazanmam için bana açık çek vermişti ve bende değerlendirmiştim. Tamamen kurgudan ibaretti dövüşümüz. Kendimi ilk zamana göre geliştirmiştim ancak diğerlerinin seviyesine gelemiyordum ve bu eğitmenlerin gözünde beni değersiz kılarak haneme eksi yazdırıyordu. Hayatta kalmak istiyorsam savaşmak zorundaydım.“Dikkat! Hazır ol!”Yüzbaşıının geldiğini haber veren uyarıyla antreman yapan dövme güzeli ve kara kız durmuş diğer herkesle birlikte sıralanarak hazır ola geçmiştik. Tanıdık ayak seslerini işittim. Buraya gelmesi yedi saniye sürecekti. Altı, beş, dört… Ve bingo! Önümüzde durdu yüzbaşı.“Asker, rahat ol!”Hepimiz dediğini yapmıştık. Sonuçta emirlere karşı gelemezdik, sonuçları olurdu. İlk yaralama görevimde yapmak istemeyerek karşı geldiğimde dövülmüş ve bir hücreye kapatılmıştım üç gün. Tek besinim suydu üç gün boyunca ve bu emire itaatsizliğin bedeliydi. Bana sökmezdi böyle cezalar ancak sanki gerçekten canımı acıtmış gibi yapmak zorunda kalmıştım. Kahrolası depodan ve askerlerden kurtulmak istiyorsam suyuna gitmekten zarar gelmezdi.“ M72, B69,R35 ve G46. Eğitiminizin an itibariyle tamamladınız. Göreve hazırsınız. Gümüş Kan operasyonu başlıyor!”Sonunda depodan da askerlerden de kurtuluyordum. Özgürlüğüme giden yol düşmanımın yurdundan geçiyordu ve ben özgürlüğüm için ölümüme bir adım attım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.