Ara sınavlar yaklaştığı için öğrenciler daha da bir azimle çalışmaya başlamışlardı. Tabii bu çalışma beraberinde yorgunluğu ve stresi de getiriyordu. Öğretmenler de öğrenciler için endişe ediyorlardı. Bu kadar yoğun çalışma onlarda stres, yorgunluk yaratıyor ve sonunda yetersiz olma korkusu onları depresyona bile sürüklüyordu. Ailelerin çocuklarını en iyi olsun diye çalışmaya zorlaması da kaçınılmaz durumlardandı. Bazı öğrencilerin matematik, fizik veya biyolojiye merakları yoktu ama gel gör ki bu derslerin sınavlarında bile iyiydiler. Maksat en iyi olup en iyi üniversitelere gide bilmekti. Tabii ki, bunlar çoğu öğrenciden çok onların velilerinin istekleri ve maksatlarıydı.
Bu durumdan en çok endişelenen öğretmenlerden biri de Kim Ji Sung'tu. Kendisi Hwang Cheon lisesinin en iyi hocalarından biriydi. İnsani duyguları üst düzeyde idi. Öğrencilerine birer kardeş birer baba sevgisi göstermeye özen gösterirdi. Gelecek planları içerisinde edebiyat olan öğrencilere yardım eder, olmayanlara lakin ailesi iyi bir not beklediği için mecbur edebiyat okuyan öğrencilere ise aynı şekilde yardım ederdi. Bazen onlara velilerini rahatlatacak notlar da vermekten kaçınmazdı. Tabi ki bunu yaparken asla haksızlık yapmaz ve tüm kalbiyle çalışan öğrencileri hep doğru bir şekilde ödüllendirirdi.
Yine aynı gün ara sınavlardan önce kendisi öğrencilere küçük bir sınav yapmıştı ve sınav kağıtlarını öğretmenler odasında birer birer okuyordu. Kağıtlara baktığında yine bazı öğrencilerin ara sınavları batıracağı aşikardı. Tabii ki bu öğrencilerin kim olduğunu da biliyordu. Ama çoğu öğrenci şimdiden sınavı fullemişti. En sevimli öğrencilerinden biri olan Ming Oh Ri bir tane bile olsa yanlış yapmamış, son kısımda verilen hikâyeyi de çok güzel bir şekilde tamamlamıştı. Her zamanki gibi bu sınavdan da tam puan almıştı. Öğretmen Kim gülümseyerek çoğu kâğıdın test kısmını hızlıca kontrol edip hikâye kısmını okumaya can atıyordu. Hikâyenin başlığı "Dünyaya bir kez daha gelseydim... " olarak belirlenmişti. Birçok öğrenci güzel ve anlamlı şeyler yazarken bazıları da hikâyeyi alaycı bir şekilde bitirmişti. Okulun futbol kulübünde yer alan çocuklardan biri bu dünyaya bir daha gelseydim Messi olurdum diye bir cümleyle hikâyeyi başlamadan bitirmişti.
İster komik isterse de ciddi bir şekilde yazılsın, öğrencilerin yazdığı tüm bu küçük hikâyeler onların şimdiki düşüncelerini, yaşadıklarını aynı zamanda gelecek hayallerini de kendinde birleştiriyordu. Bazıları bunu bilmeden yazmış olsalar da.
Garip bir şekilde herkes dünyaya tekrar gelse ne yapardı hakkında yazmıştı. Ancak tek bir hikâyede öyle değildi. Hikâye iyi başlamış olsa da yarım bırakılmış ve tırnak içerisinde bu cümleler yazılmıştı.
"Bu dünyaya bir kez daha gelmek mi?! Böyle bir yere mi? Bir kez daha gelmeyi bırakın, önceden şansım olsaydı şimdi bile buraya gelmeyi seçmezdim... Bu dünya... sadece yalanlardan ibaret değil mi, öğretmenim? Başkalarının hayatlarını izleyerek kurduğumuz gereksiz hayallerden ibaret değil mi? Aynı yukarıda yazdığım gereksiz hikâye gibi. Bizim gibiler için bu dünya bir hediye değil, bir ceza..."
Bu cümleleri okuduktan sonra öğretmek Kim bir anlık duraksadı. Bunları yazan öğrenci Ahn Min Kyu idi. Normalde güler yüzlü ve neşeli, aynı zamanda akıllı ve çalışkan bir öğrenciydi. Ne diye böyle ifadeler kullanmış ki. Maddi sıkıntısı olan bir öğrenci de değildi. Babası şirkette çalışıyordu annesi de İngilizce öğretmeniydi. Başkalarının hayatları derken neyi kastetmişti? Ya da Kimi kastetmişti?
Kim Ji Sung kâğıdı kendinden uzaklaştırdı, kendini de masadan. Sandalyeye yaslanıp gerindi. Bu çocuğun derdi ne ola bilir diye tekrar düşündü. Belki de onunla konuşmalıydı. Pek yakın sayılmazlardı ama yine de belki de bir yardımı dokuna bilirdi.
"Ahn Min Kyu... Canını sıkan şey ne" diye aklından geçiriyordu.
Tam bu sırada öğretmenler odasının kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye nefes-nefese kalmış bir öğrenci girdi. "Hocam... Ahn Min Kyu... Çatıda..." Kim Ji Sung bunu duyar duymaz hemen odadan fırladı, çatıya varması bir dakikayı bile almadı. Çok hızlı koşuyordu. Okuduğu hikâye..., gerçekten bir şeyler vardı. Ahn Min Kyu gerçekten kötü şeyler yaşamış olmalıydı. Ama hiçbir şey ölümü seçecek kadar kötü olamazdı değil mi?
Çatıya vardığında Min Kyu’nun öylece durduğunu gördü. Çocuklar ondan biraz uzakta bekliyorlardı.
"Gerçekten intihar mı ediyor?!" diye düşündü öğretmen Kim.
Çocuklardan bazıları Min Kyu'nun kararından dönmesi için bir şeyler söylüyordu. Bazı kız öğrenciler ise korktukları için ağlıyorlar, bazı çocuklar ise şok oldukları için sadece izliyorlardı. Bu lisede böyle bir durum ilk kez yaşanıyordu. Ne kadar depresif zamanlar geçiren öğrenciler olsa da hiç kimse şimdiye kadar böyle bir yolu seçmemişti. Min Kyu ilkti.
Öğretmen Kim çocukların arasından geçerek yavaşça Min Kyu'ya doğru yaklaşmaya başladı.
"Bir adım daha atmayın, öğretmenim." diye bir ses geldi karşıdan. Min Kyu’ydu bu. Ji Sung’u uyarıyordu.
"Min Kyu, bunu yapman gerekmiyor. Böyle bir şey yapman gerekmiyor. Bunu sen de biliyorsun."
Kim Ji Sung soğukkanlı davranarak Min Kyu'yu kurtarmak için bir şeyler söylemeye başlamıştı.
"Siz ne anlarsınız ki, öğretmenim. Ne yaşadığımı dahi bilmeden bunu yapman gerekmiyor diyorsunuz." Min Kyu’nun sesi çok ifadesizdi. Heyecan ya da başka bir belirti yoktu. Sanki kendini çoktan hazırlamıştı ölüme. Ama bir şeyler onu alıkoyuyordu intihara kalkışmaya. Sanki bir şey bekliyordu vazgeçmek için. Bir mucize?
Bunu öğretmen Kim de biliyordu. Eğer isteseydi çoktan kendini atmıştı aşağıya, ama onu vazgeçirecek bir şey bekliyordu muhtemelen. Belki de bu şeyi verecek kişi Kim Ji Sung’tu. Belki de bu mucizeyi o yarata bilirdi.
Bu düşünceyle derin bir nefes alıp bir adım daha attı Min Kyu'ya doğru.
"Hikayeni okudum. Bir şeyler ters gitmiş hayatında belli ki…" Min Kyu bir şey söyleyecek mi diye bekledi ama ses gelmeyince devam etti. "Biliyorum, hayat zor. Yaşamak zor. İnsanlar, okul hepsi zor. Bazen insan çok yoruluyor, bazen kendini yetersiz hissediyor. Bazen sanki kimse yokmuş, kimse onu anlamıyormuş gibi hissediyor. Boşluğa çekiliyor insan, karanlığa gömülmek istiyor. Saklanmak, kimsenin onu bulamayacağı bir yere saklanmak istiyor, yalnız kalmak istiyor. Ama gel gör ki, hayat bizi dinlemiyor, bazen isteklerimizi kulak ardı ediyor. Ama bu hayatın acımasız olduğu anlamına gelmiyor Min Kyu. Bu hayatın bize vermiş olduğu devam etmen gerek mesajı. İnsan sevgiye ihtiyaç duyar ama bu sevgi onu üzerse neden bu sevgiye devam etsin. Tek başına devam ede bilecekken neden birinden yardım bekleyesin." biraz daha duraksadı, ama az evvel bunları söylerken Min Kyu’nun dikkatini ona verdiğini anladı bu yüzden yine devam etti: "Sen çok akıllı birisin Min Kyu. Canını yakan seni üzen şeyin ne olduğunu hatta onunla nasıl başa çıkacağını da bilen birisin. Hikayende bunu gördüm. Buruk bir şekilde yazılmıştı hikayen ama arkasındaki nedenin ne olduğu bilinerek yazılmıştı. O nedeni nasıl ortadan kaldırmanın mümkün olduğu bilinerek yazılmıştı. Tıpkı ilk kısımdaki satırlarda yazıldığı gibi. ‘Biri karşımda durup güneşi kapatırsa güneşten vaz mı geçmek gerek? Hayır, ya karşındaki kişiyi kenara itip tekrar güneşe kavuşursun, ya da durduğun yeri değişip’. Bunları sen yazdın Min Kyu. Bunları sen söyledin. Her satırda canının yandığı kadar güçlü olmayı da bildiğini gösterdin. Min Kyu..."
Bu anda Min Kyu kafasını hafifçe arkaya çevirdi, sanki Ji Sung’un söyledikleri ona güç vermişti. Ji Sung gülümseyerek elini ona doğru uzattı "Min Kyu, beni bir kardeşin olarak gör, bir abi olarak. Lütfen, oradan in, gerçek Min Kyu’yu dünyaya göster. Öyle ki, ikinci kez dünyaya gelmene bile gerek kalmasın. Pişman olmadan yaşa bu hayatı".
Evet gerçekten de olmuştu. Min Kyu bir adım attı Ji Sung’a doğru elini tutmak istediği görünüyordu. Ji Sung gülümseyerek bir az daha yakınlaşmıştı ki, arkadan siyah bir karartı hızla geçerek Min Kyu’nun arkasında durdu. Ji Sung da Min Kyu da ikisi de birdenbire hareket etmeden öylece kalakaldılar. Min Kyu’yu durduran şey o karartıydı. Aynı şekilde Ji Sungu durduran şey de o karartıyı görmesiydi.
Etraftaki çocuklar ne olduğunu anlamayarak hâlâ izliyorlardı. Az önce Min Kyu vazgeçmiş gibi görünüyordu.
Karartı insan formu almıştı. Min Kyu’nun arkasında durarak sağ elini Min Kyu’nun sağ omuzundan aşırarak hafifçe çenesinden tutup kulağına doğru yaklaştı. Ji Sung hiçbir tepki vermeden olanları izliyordu. O varlık Ji Sung’un gözlerinin içine bakarak Min Kyu’nun kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Bunu Ji Sung da duyuyordu.
"Min Kyu ~ah, gerçekten de bunu yapmak istiyor musun? Geri dönmek. O insanların yanına, seni hiçbir zaman anlamayan kişilerin yanına. Bundan sonra seni anlayacaklar mı? Hayır, kesinlikle hayır. Onlar aynı kişiler, değişmeyecekler. Öğretmenin de buna dahil" gözlerini Ji Sung’un gözlerinden bir dakika bile olsun ayırmıyordu.
"Hayır, hayır, hayır Min Kyu dinleme onu. O.… o şey sadece senin aklını çelmeye çalışıyor..." bunu duyduğu zaman garip varlığın yüzünde alışılmadık bir gülümseme belirdi. Korkunçtu, aynı zamanda karşısındakini küçümsüyordu da bu gülümseme.
Olaylar devam ederken çocuklar hocalarının ne demek istediklerini anlamıyorlardı. "Onu dinleme mi? Bu da ne demek?" diye çocuklar kendi aralarında fısıldaşıyordu. Hocaları delirmiş miydi ki? Min Kyu ise kıpırdamadan öylece durmaya devam ediyordu.
"Öğretmenin..." gizemli varlık devam etti "sorunun ne olduğunu bile bilmiyor. Sadece gelişi güzel laflar ederek seni kandırıyor. Sanki her şey güzel olacakmış gibi. Min Kyu ~ah sen söyledin, bu hayat hayallerden ibaret zaman kaybı değil mi? Neden böyle bir dünyada yaşamaya devam edesin ki? Seni daha güzel bir dünya beklerken."
"Ahn Min Kyuu!" öğretmen Kim’in ses tonunda soğukkanlılık yavaş yavaş kayboluyordu. Gizemli varlık bunu anlamıştı. Bu yüzden son birkaç cümle daha ekledi
"Seni bekleyen dünya senin tüm sıkıntılarını senden alacak. Bunun yerine daha güzel ve mutlu bir yaşam verecek. Hatta, seni en çok inciten şey olan..." bundan sonrasını çok kısık bir sesle yalnız Min Kyu’nun duyacağı bir biçimde söyledi "... bile yok olacak. Orada hiçbir zaman üzülmeyeceksin. Gerçek arkadaşların bile orada. Buradakilerden farklı olarak onlar seni hiç bir karşılık beklemeden sevecek. Min Kyu, orada her zaman istediğin gibi yaşayacaksın. Seni üzen hiçbir şey ve hiç kimse orada olmayacak. Ne diyorsun? Seni oraya götürmemi ister misin? Gerçek dünyaya!"
Min Kyu sanki etrafta ne olup bittiğini anlamıyordu. Sanki, komada gibiydi. Sesler duyuyor ama anlamıyordu sadece Gizemli varlığın sesini aydın bir şekilde duyuyordu. Ve bu sözler onun hoşuna gitmişti.
Ji Sung tüm soğukkanlılığını kaybetmişti. Buna en büyük neden ise hiçbir zaman görmediği bir şeyi görüyor olmasıydı. O şey, o varlık neydi öyle? Yüzündeki o gülümseme neydi öyle? Yine de kendini toplayarak Min Kyu’ya yakınlaşmaya çalıştı. Bu anda sanki Min Kyu kendine geldi. Gözlerine ışık gelmişti. Yeniden hayata dönmüştü. Ama aynı değildi. Gözlerini bir noktaya odaklamıştı.
"Ben, böyle bir Dünyada yaşamak istemiyorum. Sizi bir daha görmek bile istemiyorum. Benim ne yaşadığımı bile bilmeden sadece kendi düşünceleriniz ile beni kararımdan döndürmeye çalışıyorsunuz. Ölmemi istemiyorsunuz ama beni ölüme iten varlıklar da sizlersiniz!
Midemi bulandırıyorsunuz, pis yaratıklar. İyiymiş gibi davrananlar, en iğrenç sizlersiniz... Umarım hep bu dünyada kalıp cezanızı çekersiniz. Buradan ayrılmak isteseniz bile umarım bunu başaramazsınız. Umarım sizin gibi iğrenç yaratıklar benim gittiğim o güzel dünyaya gidemezsiniz. Orayı da kirletemezsiniz."
Çocuklar bu lafları duydukça şaşırıyorlardı. Min Kyu asla bu şekilde konuşmazdı.
Ama Ji Sung bunları kimin söylediğini göre biliyordu. Her bir cümleyi o gizemli varlık söylüyordu, Min Kyu ise tekrar ediyordu. Gizemli varlık Min Kyu’nun hala onun dediklerini kavraya bildiğini bildiği için Min Kyu’nun gideceği yeri de güzel bir şekilde onun beynine bu cümlelerle sokuyordu. Min Kyu az evvel Ji Sung’a doğru attığı adımı geri çekti.
Ji Sung yerinde donup kalmıştı, ama ne olacağını da kavrıyordu. Ahn Min Kyu az sonra intihar edecekti.
Ji Sung bir adım daha atmak istiyordu ama o garip varlıktan da istemsizce uzak durmaya çalışıyordu.
Korkuyor muydu? Yoksa sadece şok mu geçiriyordu?
Gizemli varlık hala gözlerini Ji Sung’un gözlerinden ayırmamıştı.
Kim Ji Sung sadece bunu söyleye bildi: "A-Ahn Min Kyu…"
Min Kyu’nun ismini söylemeyi bitirdiği an, gizemli yaratık Ji Sung’un gözlerinin içine bakarak ve yüzündeki o gülümsemeyle öğrenci Ahn Min Kyu'nu Hwang Cheon lisesinin çatısından aşağıya itti.
Herkes Min Kyu’nun aşağıya atladığını görerek koştular. Min Kyu yerde hareketsiz bir şekilde duruyordu. Ji Sung da aynı şekilde ne olup bittiğini anlamaya çalışarak dizüstü yere çöktü. Gözleri kocaman açılmıştı. Gözlerinden istemsizce yaşlar akıyordu. Artık o gizemli varlığı bile fark etmiyordu. Öğrencisi gözlerinin önünde intihar etti. Aşağıya atladı, daha doğrusu itildi.
Bu bir rüya olmalıydı. Min Kyu gibi akıllı ve çalışkan birinin başına böyle bir şey gelmemeliydi. Olamazdı.
Çocuklar çoktan aşağıya inmişti. Öğretmen Kim ise hala oradaydı. Gizemli yaratık da. Aksine gizemli yaratığın yanında biri de belirmişti. Ama Ji Sung ikisini de fark edemiyordu. Aklı karmakarışık olmuştu. Gizemli varlıklar birken iki olmuştu ve uzaktan Ji Sungu izliyorlardı.
Yeni gelen varlık diğerine söyledi: "Hmm, yeni kurban bu ha! Fena değilmiş. Ama biraz çabuk mu dağıldı ne, ha? Hye Soo ?" gülümseyerek Ji Sung’u izliyordu.
"Ya, Cha Ryun, bugün yeteri kadar yoruldum. Gitsek mi artık? Görevi de tamamladım. Amma inatçı çocukmuş, uzun süre konuşmam gerekti. Gidelim artık. Adamı da yalnız bırakalım. Biraz kendine gelsin, ne dersin ?!"
"Peki, öyle diyorsan öyle olsun. Görevi başarıyla tamamladığına göre bana bir içki ısmarlarsın artık"
"Var ya Cha Ryun, beleşçinin tekisin." Hye Soo bunları dedikten sonra birdenbire beliren siyah dumanın içinde kayboldu. Arkasından da Cha Ryun bağırarak "Ya! ben senden yaşca büyüyüm. Kıdemlinle nasıl böyle konuşursun, seni yeniyetme velet?!" O da aynı şekilde ortadan kayboldu.
Ji Sung ise aynı şekilde kalmıştı. Bu olanların bir rüya olmasını diliyordu. Etraftaki çığlıkları, ağlama seslerini ve nihayetinde ambulans sesini duymasına rağmen. Bugünün gerçekten hiç gerçekleşmemesini isteyerek gözlerini kapattı. Aklındaki son düşünce ise o gizemli varlığın ne veya kim olduğu ve nereden geldiğiydi.