Okulun ilk günü, üzerime giydiğim beyaz gömleğin yakalarını düzeltirken aynadaki silüetim bile bana yabancı geliyordu. Babam sabahın köründe, "Ahmet ve kızı bizi kapıda bekliyor, birlikte gideceğiz, kaynaşmanız lazım" diye tutturmuştu. Ancak sabahın ilerleyen saatleri tam bir kaosa dönüştü. Saçlarıma maşa yaparken bir türlü istediğim formu verememiş, üzerine bir de makyajın yarattığı o pürüzsüz ama saatler süren detaylarla uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Babam defalarca kapıyı yumruklayıp "Hadi kızım, Ahmet bizi bekliyor!" diye bağırdıkça sinirlerim tepeme çıkmıştı. Sonunda babamın "Daha fazla bekletemem, biz geç kalıyoruz, sen tek başına gitmek zorundasın!" diye haykırıp kapıdan çıktığını duyduğumda, içimden derin bir "oh" çektim. O arabada o kızla yan yana oturup "ayrılmaz ikili" rolünü oynamaktan kurtulmuştum.
Kolejin görkemli kapısından girdiğimde, etrafımı saran o şaşaalı dünya içimde bir tedirginlik yaratsa da, dışarıya karşı en soğuk bakışımı takındım. Binaya girdiğimde, koridorda loş bir köşede, pencerenin önündeki peteğe yaslanmış birini gördüm.
Dikkatimi çeken ilk şey saçları oldu.
Kutay Demir... İsmini o an bilmiyordum ama dış görünüşü tüm koridorun havasını değiştiriyordu. Saçları; kıvırcık, dağınık, biraz fazla uzun ve sanki günlerdir yıkanmamış gibi yağlıydı. Omuzlarına dökülen o asi ve bakımsız tutamlar, okulun o steril, "kolej tipi" düzenine tam bir isyandı.
Yanından geçerken duraksadım. Kendime hakim olamadım; belki de ortaokulda sürekli hor görülen o kızın, nihayet bir başkasını eleştirme hakkını kendinde görmesiydi bu. İnsanların dış görünüşlerine göre yargılandığı bir dünyada, onun bu vurdumduymazlığı beni nedense sinirlendirmişti.
Kafamı hafifçe yana eğip, alaycı bir gülümsemeyle ona baktım. "Burası bir eğitim kurumu, sanat atölyesi değil," dedim, sesimi net tutmaya çalışarak. "Saçlarındaki o yağ oranıyla biraz daha beklersen, yakında kendi ekosistemini kurmaya başlayacaksın sanırım. Bir duş almanın vakti gelmemiş mi?"
Kutay, yavaşça başını duvardan ayırdı. Gözlerindeki o donuk ifade, bir anda yerini keskin, vahşi bir öfkeye bıraktı. Ayağa kalktı, üzerime doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde kapattı.
"Senin derdin ne be?" diye gürledi, sesi tüm koridorda yankılandı. "Sana mı kaldı benim saçım, başım? O boyalı suratını başka yere çevir, yoksa o kusursuz sandığın burnunu kırarım senin. Senin gibi süs bebeklerinin buraya gelip hava atmasından gına geldi artık. Defol git başımdan, sabah sabah senin saçma sapan zırvalarınla mı uğraşacağım lan?"
Şaşkınlıktan ve öfkeden nutkum tutulmuştu. Kimse bana hayatımda böyle küfürlü ve sert bir şekilde bağırmamıştı. "Sen..." diyebildim sadece, yüzümün kızardığını hissederken.
"Ne 'sen'i?" diye üzerime yürüdü. "Önüne bak, yürü git şuradan. Bir daha da o ağzını açıp saçma sapan yorumlar yapma. Kendi işine bak, aptal."
O an, kolejin ilk gününde sadece yeni bir okul değil, kendime yeni bir düşman da edindiğimi anlamıştım. Bu kıvırcık saçlı çocuğun, hayatımdaki en büyük "ters köşe" olacağından habersizdim.
Çocuk bir hışımla yanımdan ayrılınca bende ne yapacağımı bilmeyerek sınıfıma doğru ilerledim. Kendi ismim yazan listenin olduğu sınıfın kapısının önünde durdum.Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğimde, beklediğim o "saygın kolej" havasından eser yoktu. Sınıf tam anlamıyla bir kaostu ama bu kez farklı bir türden; burası, parası çok ama üslubu olmayanların mekanıydı.
En arka sıraya doğru yürürken, arka arkaya dizilmiş dört esmer çocuk dikkatimi çekti. Sanki bir ekip gibi arka arkaya oturmuşlardı. Yanlarından geçerken duymam için özellikle yüksek sesle konuşuyorlardı. "Oğlum," dedi içlerinden biri, hafif aksanlı bir tonda şaka yaparak, "biz buraya Uganda'dan yeni geldik, buralar hep bizim olacak, duymadın mı?" Geri kalan üçü kahkahayı bastı. "Aynen kardeşim, yakında buranın kralı biziz, köylüler yol versin!" diye destekledi diğeri. İçimden bir anlığına gülümsedim; kendi hallerinde, eğlenceli ve saçma bir özgüvenleri vardı.
Onları geçip cam kenarındaki boş sırama oturdum. Tam önümdeki sırada, biraz daha "havalı" görünmeye çalışan iki çocuk, ayaklarını önlerindeki sıraya uzatmış hararetli bir sohbete dalmıştı.
"Oğlum gördün mü?" dedi sarışın olan, elindeki telefonu masanın üzerinde döndürerek. "Ülke gündemi iyice karıştı, vergiler yine fırlamış, geçen babamın yanında duydum; yakında bizim kolejin harçları da el yakacakmış. Bu ekonomiyle nasıl dönecek bu işler, anlamıyorum."
Diğeri, kafasını telefondan kaldırmadan cevap verdi: "Boşver ekonomiyi falan oğlum, sen asıl Kanye West konseri iptal mi olacak onu söyle? Biletlere bir dünya para döktük, eğer iptal olursa ortalık karışır. Adam zaten kafayı yemiş, konser verip vermeyeceği bile belli değil."
"Abi adam Kanye sonuçta," dedi diğeri heyecanla. "O sahneye çıkmasa bile biz orada takılırız, ortamı yeter. Ama harbi söylüyorum, konser olursa bu senenin en ikonik olayı olur. Sosyal medyada herkes bunun peşinde."
Sıramda arkama yaslanıp onları dinlemeye başladım. Ortaokulun o ezik, sessiz dünyasından sonra bu kadar farklı, bu kadar "umursamaz" bir ortama düşmek garipti. Bir yanda Uganda şakası yapan o neşeli çocuklar, diğer yanda ülke ekonomisi ve konser biletleri arasında sıkışmış ergen stratejileri...
Dışarıdan bakınca burası tam bir saçmalıktı ama itiraf etmem gerekiyordu: Eski okulumdaki o gergin, zorbalık dolu havadan çok daha "eğlenceli" ve başa çıkılabilir görünüyordu. Burada herkes kendi dünyasındaydı. Kimse benim "sessiz salak" olup olmadığımla ilgilenmiyordu.
Sınıfta ilerleyen saatlerde Kanye West hayranı ikilinin o "müzik tanrısı" saçmalıkları kulaklarımı tırmalamaya başladığında, sabrımın son sınırındaydım. Kanye'nin o egosunu göklere çıkarıp Taylor'a laf atmaları bardağı taşıran son damlaydı.
"Kanye müzik tanrısı mı?" diye lafa girdim, sesim sınıftaki tüm fısıltıları bastıracak kadar keskindi. "Adamın müzik kariyeri, sırf karısı Kim Kardashian’ın Instagram’da paylaştığı skandallardan ibaret. Müzikten değil, magazin dramından beslenen bir figürle Taylor’ı bir tutmanız gerçekten komik."
Sarışın çocuk, sanki kutsal bir değerine küfretmişim gibi bana döndü. "Ne saçmalıyorsun sen? Kim ne alaka? Kanye’nin vizyonu, Taylor’ın o liseli kız triplerinden çok daha öte. Kim de zaten moda ikonu, o ayrı bir lig."
Gözlerimi devirerek ayağa kalktım. "Moda ikonu mu? Kim, estetik cerrahın başyapıtı olmaktan başka ne yapmış? Taylor ise bütün o 'liseli kız tripleri' dediğin şeylerle dünya ekonomisini döndürüyor, stadyumları doldurup bir ülkenin GSYH’sini tek başına yükseltiyor. Kanye ise sürekli 'Kim benden boşanıyor mu?', 'Taylor’ı konserde niye rezil ettim?' diye ağlayıp duran bir adam. Sizin müzik zevkiniz sadece magazin sayfalarındaki dedikodulardan ibaret."
Diğer çocuk, elindeki telefonu hırsla masaya bırakıp "Sen kimsin de bizi magazinle yargılıyorsun?" diye çıkıştı. "Kim Kardashian’ın hayatı bile Taylor’ın tüm şarkılarından daha çok ses getiriyor. Taylor’ın ne başarısı var ki? Birkaç kırık kalp şarkısı mı?"
"Sizin müzik anlayışınız, Kanye ve Kim’in o bitmek bilmeyen 'ayrıldık-barıştık' dramına odaklanmış bir magazin programından hallice!" dedim, üzerlerine doğru bir adım atarak. "Taylor bir sanatçı, Kanye ise sadece skandallarla ayakta duran bir kukla. Kim’in o bitmek bilmeyen selfielerine bakmaktan, Taylor'ın Eras Tour'daki koreografisini göremeyecek kadar körsünüz."
Arka sıradaki o "Uganda" tayfası alkışlamaya başladı. "Ooo, kız Kanye ve Kim’i gömdü beyler! Savaş başladı!" diye bağırdılar. Sınıftaki diğer kızlar da yavaş yavaş Taylor Swift cephesinde toplanmaya başlamıştı.
Sınıf artık bir sınıf değil, sanki bir magazin programının canlı yayın seti gibiydi. Kim'in estetiğinden tutun da Taylor'ın rekorlarına kadar her şey havada uçuşuyordu.
KÜRSÜDEKİ SESSİZLİK
Sınıftaki magazin fırtınası tam "Kim Kardashian'ın estetik cerrahı" tartışmasıyla zirveye ulaşmışken, kapı aniden sert bir şekilde açıldı. İçeriye giren kişi, sınıfın havasını bir anda değiştiren o otoriter sessizliği de beraberinde getirdi.
Orta yaşlarda, saçlarını sıkı bir topuz yapmış, bakışları bir cerrahın bistürisi kadar keskin olan bir kadın içeri süzüldü. Üzerindeki gri döpiyes, ortamdaki tüm o "Kanye-Taylor" karmaşasını tek bakışıyla süpürüp attı. Herkes yerine sindi; o "Uganda" tayfası bile sessizliğe gömüldü.
Kürsüye geçip çantasını masaya bıraktı ve sınıfa şöyle bir göz attı. Gözleri bir anlığına benim üzerimde durdu; muhtemelen demin bağıran kız olduğum için.
"Günaydın çocuklar," dedi sesi, buz gibi bir netlikteydi. "İsmim Naime. Bu yıl boyunca burada, hayatınızın geri kalanında belki de en çok ihtiyaç duyacağınız şeyi; yani 'mantıklı düşünmeyi' öğreneceksiniz. Umarım içerideki o hararetli tartışmanız, dersin konusu olan analiz yeteneğinizin bir provasıdır."
Kısa bir sessizlik oldu. Naime Hoca gözlüklerini düzelterek sınıfı taramaya devam etti. "Bu sınıfta kim olduğunuzu, dışarıdaki magazinel takıntılarınızla değil, burada kuracağınız cümlelerle belirleyeceksiniz. Şimdi, herkes sırayla ayağa kalksın. İsmini, hedefini ve en önemlisi... hayatındaki o 'yüzeysel' takıntılarını bir kenara bırakıp, bu yıl için gerçekte neyi başarmak istediğini söylesin. Başlayalım."
Sınıfta bir homurdanma yükseldi. Önümdeki o Kanye hayranı çocuk ayağa kalkarken bana doğru yan yan bir bakış attı, belli ki hala hırslıydı.
Sıra bana yaklaştıkça kalbim hızlandı. Naime Hoca’nın o keskin bakışları altında kendimi nasıl tanıtacaktım? Herkesin üzerinde tepindiği o eski Kayra mı, yoksa kendi hikayesini yazmaya başlayan bu yeni, keskin Kayra mı? Ben bunları düşünürken çocuk gayet rahat bir şekilde ayağa kalktı. Ellerini cebine sokup hocaya dik dik bakarak "Tahir Mert Akıncı," dedi. Sesi sınıftaki gerginliği bir anda hafifletti. "Hedefim belli, sınıfta kalmadan şu liseyi bitireyim yeter. Okul biter bitmez babamın sanayideki dükkanın başına geçeceğim, zaten araba parçalarıyla haşır neşirim, müzikmiş, Taylor Swift’miş; o işler benim boyumu aşar, ben sanayideki motor sesine bakarım!"
Hemen yanındaki arkadaşı da Tahir'in sırtına vurarak ayağa fırladı. "Ben de Atilla Yaman hocam!" dedi, sanki bir iş görüşmesindeymiş gibi ciddi bir tavırla. "Benim olayım net; ehliyetimi alayım, sonra da ticarete atılacağım. Yani anlayacağınız, burada sadece kağıt üzerinde öğrenciyiz, asıl iş hayatın içinde. Kimin neyi dinlediği umurumda değil, para nasıl kazanılır, ben ona bakarım."
Sınıfta bu "sanayi ve ticaret" kafası üzerine bir kahkaha patladı. Tam o sırada Naime Hoca gözlerini bana çevirdi. Bakışları, "Bakalım sen ne saçmalayacaksın?" der gibiydi.
Sıramdan ayağa kalktım, omuzlarımı silktim ve masaya yaslandım. "İsmim Kayra," dedim, hafif bir gülümsemeyle sınıfa göz gezdirerek. "Eskiden herkes benim yerime karar verirdi; şunu giy, buraya git, şu kızla arkadaş ol... Ama artık o devir kapandı. Hayatımın direksiyonuna geçtim ve kendi rotamı çiziyorum."
Naime Hoca kaşlarını hafifçe çattı. "Hedefin ne peki Kayra?"
"Hukuk okumak istiyorum," dedim, sesimdeki kararlılık sınıfın gürültüsünü kesti. "Geçmişte çok haksızlığa uğradım, herkesin içinde hor görüldüğüm, susturulduğum zamanlar oldu. Artık masumları savunmak benim işim olacak. İnsanların birbirine olan o gereksiz, saçma sapan zorbalıklarını gördükçe, adaletin ne kadar önemli olduğunu anladım. Ama öyle takım elbiseli, sıkıcı bir avukat olmayacağım; kendi kurallarımla oynayan, her türlü adaletsizliğin karşısında o 'Swiftie' inadıyla duran bir hukukçu olacağım."
Tahir Mert arkadan fısıldadı: "Oğlum kız avukat çıktı, bizim sanayi dükkanının ruhsat işlerini de halleder bu!"
Sınıfta bir kıkırdayış koptu. Naime Hoca ise bu sefer gülümsedi; ilk defa o soğuk maskesi çatlamıştı. "Hukuk mu? Güzel. Ama unutma Kayra, hukukta 'Swiftie inadı' değil, deliller ve mantık konuşur. Bakalım o kalemi eline aldığında gerçekten destan mı yazacaksın, yoksa sadece dilekçe mi?"
Yerime oturduğumda Tahir ve Atilla bana doğru dönüp, "Aramıza hoş geldin hukukçu, dükkanda indirim yaparız artık!" diye takıldılar. Ortam bir anda o gergin havadan çıkıp, tuhaf bir şekilde eğlenceli bir şeye dönüştü.Naime Hoca, yerime oturmamla birlikte bakışlarını sınıfta gezdirdi. "Sırada kim var?" diye sorduğunda, arka sıralardan bir el havaya kalktı. Yanındaki arkadaşları tarafından dürttürülen, omuz hizasındaki saçlarının yarısı mor, diğer yarısı kendi renginde olan bir kız ayağa kalktı. Kahkülleri alnına dağınık bir şekilde düşmüştü; üzerinde okul forması değil, sanki bir konsere gidecekmiş gibi bir hava vardı.
"Ayda Su Andal," dedi, sesi o kadar umursamazdı ki sanki öğretmenle değil de arkadaşıyla konuşuyordu. Naime Hoca’nın "dinliyoruz" diyen otoriter bakışına rağmen omuzlarını silkti.
"Valla hocam, hedefim medefim yok. Yaşayıp gidiyoruz işte, rüzgar nereye eserse oraya," diyerek başladığında sınıfta ilk gülüşmeler duyuldu. "Babam sağ olsun, 'Kızım, senin kafan bu derslere basmaz, gel bizim düğün salonunda takıl, ben sana bakarım, hiç yorulma' diye yalvarıyor. Ama ben inadına 'Okuyacağım!' dedim. Neden mi? Çünkü düğün salonunda halay başı olmak dışında daha yaratıcı bir şeyler yapmam lazım."
Tahir Mert arkadan dayanamayıp, "Hangi düğün salonu o, halayda uzmanım!" diye bağırdı.
Ayda, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi hemen cevap verdi: "Bizimkisi, Hayal Garden Düğün & Davet'. Sen gel, sana özel indirim yaparım ama halayda hata yaparsan mikrofonu kafana fırlatırım, ona göre!"
Sınıf kahkahaya boğulurken Naime Hoca kaşlarını çatsa da dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma oluştu. Ayda, hiçbir şey olmamış gibi devam etti: "İleride manga çizeri olmak istiyorum. Böyle havalı, aksiyonlu falan... Ama baktım olmuyor, babamın salonunu devralırım; düğünlerde damatla gelinin arasına girip 'Hadi bakalım, herkes piste!' diye coştururum. Planım bu kadar, yani kağıt üzerinde büyük bir vizyonum yok, günü kurtarsam yeter."
Naime Hoca gözlüklerini düzeltti. "Manga çizerliği ha? İlginç bir tercih Ayda. Peki, düğün salonu işletmeciliğine geçişin bu kadar hızlı olması, senin biraz 'rastgele' yaşadığını mı gösteriyor?"
Ayda, mor saçlı kahkülünü geriye doğru savurdu. "Hocam hayat dediğin zaten büyük bir düğün salonu; kimin ne zaman pistten ineceği belli değil. Ben de şarkı bitene kadar dans etmeye çalışıyorum işte."
Sınıfta alkış tufanı koptu. Tahir ve Atilla, "Bravo Ayda, vizyonun bizi bitirdi!" diye tezahürat yaparken, ben de o an ağzım kulaklarıma değecek şekilde gülümseyerek Aydaya bakıyordum. Ayda benim bugüne kadar tanıdığım kız imajından çok farklıydı. Ona o kadar özendim ki bazen keşke onun gibi olabilsem diye düşündüm.
Ayda’nın o neşeli "halay başı" şovu biter bitmez, sınıfın en arka köşesinden, sanki mahalle maçına çıkıyormuş gibi kendine has bir yürüyüşle, üzerinde hafif salaş ama "havalı" kıyafetlerle bir kız kalktı. Saçları tepeden sıkı bir topuz, gözlerinde hafif bir meydan okuma, kulağında ise belli ki son ses Blok3'ün bir şarkısı çalıyordu.
Naime Hoca’nın "Seni dinliyoruz" bakışına aldırmadan, sırasına yaslanarak başladı:
"Ilgaz Tanrıversin. Tanrıversin diyorum, çünkü doğuştan böyleyiz, yapacak bir şey yok." diyerek bir kahkaha patlattı. "Kulağımda kocam çalıyorken, dünya yansa umurumda değil şuan açıkçası kusura bakmayın. He bu arada hocam, siz 'mantıklı düşünün' diyorsunuz ama hayat mantıkla değil, delikanlılıkla dönüyor."
Sınıfta bir "ooo" sesi yükseldi. Ilgaz, sanki sınıfta değil de bir klip çekimindeymiş gibi devam etti: "Gelecek mi? Valla benim derdim o sıkıcı ofis hayatları değil. Bana bol sıfırlı maaş lazım. Lüks hayat, altında son model araba, etrafımda beni anlayan bir tayfa... Okuyorum çünkü ailem 'kızım bir diploman olsun' diye tutturdu, yoksa benim gözüm yükseklerde."
Tahir Mert arkadan, "Helal Ilgaz, vizyon belli, para lazım!" diye bağırdı.
Ilgaz, "Aynen kardeşim," diyerek ona bir baş selamı verdi. "Herkes 'hukuk' diyor, 'çizerlik' diyor; ben diyorum ki para neredeyse ben oradayım. Biraz ergenlik mi yaşıyorum? Belki. Ama dünyayı ben kurtarmayacağım, dünya benim etrafımda dönsün yeter."Naime Hoca, gözlüklerini indirip derin bir nefes aldı. "Ilgaz, senin ritminle hayatın ritmi bazen bir tutmaz. 'Para neredeyse oradayım' demek, bazen en çok istediğin yerden uzaklaşmana sebep olur. Ama dürüstlüğün için teşekkürler."
Ilgaz, hiç oralı olmayıp "Hocam, hayat bir oyunsa en yüksek skoru ben yapacağım, gerisi hikaye," diyerek yerine oturdu. Telefonunu masaya sertçe bıraktı, ekranında yine o tarz bir şarkı listesi parlıyordu. Kenardan olup biteni izlerken içimden, "Tam bir kaos," diye düşündüm. Bir yanda hukuk hayaliyle yanan ben, diğer yanda düğün salonu işletmecisi manga çizeri Ayda, şimdi de parayı ve "havayı" tek hedefi yapmış Ilgaz... Bu sınıf, sadece bir okul sırası değil, sanki herkesin kendi karakterini bir oyun gibi sergilediği bir arenaydı. Naime Hoca'nın işi bu yıl gerçekten çok zordu.
-2-