1. Bölüm - Küller Altındaki Sancak
Kuzeybatı rüzgârları, Yorgos Dağları’nın eteklerindeki Grihisar’ı her akşam aynı saatlerde dövüyordu. Bu akşam da farklı değildi. Taş duvarların arasındaki çatlaklardan sızan soğuk, Arven’in odasındaki şöminenin alevlerini titretiyordu. Genç adam, yıpranmış bir kurt postunun üzerine oturmuş, elindeki eski bir haritayı inceliyordu. Harita, hanesinin topraklarını gösteriyordu: bir zamanlar verimli ovalar ve ormanlarla çevrili, şimdi ise sadece çorak tarlalar ve terk edilmiş köyler kalmıştı.
Arven, yirmi üç yaşındaydı. Uzun boylu, ince yapılı, koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülen bir adamdı. Gözleri, babasınınkiler gibi griye çalıyordu ama bakışlarında babasının sertliği yoktu. Henüz yoktu. Miras aldığı tek şey, küçücük bir hanenin varisi olmaktı: Sancakları gri bir kurtbaşı olan, Dokuz Hane arasında en önemsizlerinden biri sayılan Veyren Hanedanı.
Kapı çalındı. Arven başını kaldırdı.
“Gir.”
İçeri giren yaşlı hizmetkâr, Thomen, başını eğerek selam verdi. Elleri titriyordu; son yıllarda hepsinin titrediği gibi.
“Lord babanız sizi akşam yemeğine çağırıyor, efendim. Misafir varmış.”
“Misafir mi?” Arven kaşlarını çattı. “Kim?”
Thomen omuz silkti. “Bilmiyorum. Kapıya atıyla geldi, yüzü kapalıydı. Lord sizi bekliyor.”
Arven ayağa kalktı, kılıcını beline takmadı. Grihisar’da artık kimsenin kılıca ihtiyacı yoktu; açlık ve borç, en keskin silahtan daha tehlikeli hale gelmişti. Koridorlarda yürürken duvarlardaki eski sancaklar gözüne çarptı. Bir zamanlar gümüş ipliklerle işlenmiş kurtbaşı, şimdi solmuş, yer yer yırtılmıştı. Tıpkı hanesi gibi.
Büyük Salon’a girdiğinde hava ağırdı. Uzun masa, sadece üç kişilik hazırlanmıştı. Babası Lord Edric Veyren, başköşede oturuyordu. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen daha yaşlı görünüyordu. Saçları beyazlamış, omuzları çökmüştü. Ama gözleri... gözleri her zamankinden daha parlaktı bu akşam.
Karşısında, sırtı kapıya dönük bir adam oturuyordu. Siyah pelerinli, başlığı hâlâ açıktı. Arven yaklaştığında adam yavaşça döndü. Yüzü keskin hatlı, kırklı yaşlarında, gözleri soğuk bir maviydi. Hiç konuşmadı.
“Arven,” dedi Lord Edric, sesi gergin ama kontrollü. “Otur. Bu... konuğumuz, uzak yoldan gelmiş.”
Arven otururken gözleri babasının yüzünü tarıyordu. Lord Edric’in parmakları şarap kadehini sıkıca kavramıştı. Damarları belirgindi. Bir şey oluyordu.
Yemek sessizlik içinde ilerledi. Kızarmış tavşan, biraz ekmek ve sulandırılmış şarap. Konuk neredeyse hiç yemedi. Sadece babasıyla ara sıra göz göze geliyorlardı. Arven’in soran bakışlarına ise cevap verilmiyordu.
Yemek bittiğinde Lord Edric konuğuyla birlikte ayağa kalktı.
“Sen odana çekil, Arven. Konuğumla özel görüşmemiz var.”
Arven itiraz etmek istedi ama babasının bakışlarındaki uyarıyı gördü. Başını eğdi ve salondan çıktı. Fakat koridorda durmadı. Merdivenlerin gölgesine saklanıp bekledi.
Bir süre sonra babasının çalışma odasının kapısı kapandı. Arven yavaşça yaklaştı. Kapı aralıktı. İçeriden alçak sesler geliyordu.
“...artık zamanı geldiğini söylüyorlar,” diyordu konuk. Sesi pürüzsüzdü, ama altında bir tehdit gibiydi. “Dokuz Hane’nin dengesi bozulmak üzere. Eğer siz de geç kalırsanız...”
“Anlıyorum,” dedi babası. Sesi Arven’in daha önce hiç duymadığı kadar kararlıydı. “Ama Grihisar’ın hali ortada. Ordum yok denecek kadar az. Altınımız... neredeyse bitti.”
“Altın her zaman bulunur. Önemli olan, doğru tarafı seçmek. Ve siz, Lord Edric, doğru tarafı seçecek kadar akıllısınız.”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra sandalyenin gıcırtısı duyuldu. Arven geri çekildi ve hızla odasına döndü. Kalbi hızlı atıyordu. Babası yıllardır hiçbir şeye bu kadar kararlı görünmemişti. Ne borçları öderken, ne de hasat kötü geldiğinde.
Gece yarısını geçmişti.
Arven uyuyamıyordu. Pencereden Grihisar’ın avlusuna bakıyordu. Normalde bu saatte sadece iki nöbetçi olurdu. Ama bu gece avluda en az on meşale yanıyordu. Adamlar sessizce atları hazırlıyor, sandıkları taşıyorlardı. Babasının en güvendiği adamı, Kaptan Borren, bir arabayı denetliyordu.
“Ne oluyor?” diye mırıldandı Arven kendi kendine.
Kapısının önünden ayak sesleri geçti. Babasının sesini duydu:
“Kimseye söylemeyin. Özellikle de oğluma. Henüz değil.”
Arven’in boğazı kurudu. Babası ondan bir şey saklıyordu. Hem de büyük bir şey.
Sabahın ilk ışıklarına kadar uyumadı. Avludaki hareketlilik azaldıktan sonra, sessizlik geri geldi. Ama o sessizlikte bir ağırlık vardı. Arven kalktı, koridora çıktı. Babasının çalışma odasının kapısı kilitliydi. Fakat Arven çocukluğundan beri bu kaleyi avucunun içi gibi biliyordu.
Duvarın yanındaki eski goblenin arkasında, küçük bir geçit vardı. Babası bunu unuttuğunu sanıyordu. Arven gobleni yavaşça kenara çekti, dar taş koridora girdi. Soğuk ve nemliydi. Geçidin sonunda, çalışma odasının şöminesinin arkasına açılan gizli bir kapı bulunuyordu.
İçeri süzüldü.
Oda loştu. Sadece şöminede birkaç kor kalmıştı. Arven masaya yaklaştı. Babası her şeyi toplamıştı ama aceleyle. Bir çekmecenin kilidi tam kapanmamıştı. Arven çekmeceyi yavaşça açtı.
İçinde, deri bir kesenin içinde katlanmış bir mektup duruyordu. Mühür balmumu, koyu kırmızıydı ve üzerinde dokuz farklı sancağın birleştiği ortak mühür basılıydı. Dokuz Hane’nin ortak mührü. Arven bunu sadece eski kitaplarda görmüştü. Bu mühür, ancak büyük bir konsey toplandığında veya... bir ittifak kurulduğunda kullanılırdı.
Parmakları mektubun üzerinde titredi.
Mektubu açmamak için kendini zor tuttu. Eğer açarsa, babası anlardı. Ama içinde ne yazdığını bilmek istiyordu. Babasının gözlerindeki o ani parıltıyı, avludaki gizli hazırlıkları, yabancı konuğun soğuk bakışlarını düşündü.
Kapının dışında ayak sesleri duydu.
Arven hemen mektubu yerine koydu, çekmeceyi kapattı ve gizli geçide geri döndü. Tam goblenin arkasına saklandığında, çalışma odasının kapısı açıldı. Babasının sesini duydu:
“Thomen, oğlum uyuyor mu?”
“Uyuduğunu sanıyorum, lordum.”
“İyi. Sabah ilk ışıkla yola çıkıyoruz. Kimse bilmeyecek.”
Arven nefesini tuttu. Kalbi kulaklarında atıyordu. Babası Grihisar’dan ayrılıyordu. Hem de onu bile haberdar etmeden.
Goblenin arkasından odasına döndü. Yatağına uzandı ama uyumadı. Gözleri tavandaki çatlaklara takılı kaldı. Grihisar’ın taşları, yıllardır küller altında kalmış gibiydi. Ama bu gece, küllerin altında bir ateşin yeniden harlandığını hissediyordu.
Ve o ateş, bütün Dokuz Sancak’ı yakabilecek kadar büyük görünüyordu.
Sabah olduğunda, Arven pencereden babasının atını avluda gördüğünde kararını verdi. Ne olursa olsun, gerçeği öğrenecekti. Çünkü Veyren Hanedanı’nın varisi olarak, küllerin altında yatan sırrın bir parçasıydı.
Mektubun üzerindeki dokuz mühür, zihninde yanıyordu.
Ve o mührün ardında, ihanet mi, yoksa yeni bir başlangıç mı gizliydi, yakında öğrenecekti.