Hata yapmaktan korktuğumuzda, korkunun bizi içinde bulunduğumuz Dünya'dan mahrum bıraktığını fark ettim. Kendimiz veya şüphelerimiz yüzünden yakınlarımızı da bu kargaşaya soktuğumuzu, aynı zamanda da onları güvende tutmaktan çok bu döngüde takılıp kalmalarını sağlayarak yaşam adına büyük bir hata yaptığımızı, ama hataların boyutu var mıdır ki?
Yaptığımız küçük yanlışlar bazen farklı algılarda fazla büyütülebilir, bazıları ise küçültülür, eğer "Küçük Yanlışlar" diye bir şey olsaydı.
Bizim gözümüzde kıymeti olmayan şeylerin farklı bakışlar içerisinde ne kadar değerli olduğunun bilemeyiz. Herkesin kendine özgü bir derdi, kendine göre ağır bir yükü vardır. Hepimizin istekleri, hayalleri, sorunları farklıdır, bu yüzden de hatalarımıza ölçü vermek yanlış olur. Biz de kendimize göre bir insan olarak, bazı olaylarda empati yapamayacak kadar kör olmamalıyız, bir başkasının bizi anlamasını istiyorsak ilk önce, o kişiyi anlamalı, kendimizi onun yerine, aynı bizim davranacağımız şekilde koymalı, hareketlerimizi değerlendirmeli, karşımızda ki kişinin bu konu da ki tavrını bu şekilde eleştirmeliyiz. Zor geldiğini düşünebilirsiniz, inanın ki bu kendimizi tanıyınca daha kolay, bizi hatalı yapan gerçek kişiliğimizde ki cahilliğimiz, bencilliğimiz, kendimize olan yabancılığımızdır. Hatalarımıza değer vermek yerine karakterimizin getirdiği kişilik tipini ölçülendirmek daha doğru olur, bunu küçük veya büyük bir kusur olarak değerlendiremeyeceğimiz gibi hatayı yapan kişinin yaşını da, yanlışının boyutu ile bir tutamayız.
Daha doğrusu, herkesin hayatı kendine göre zorluklarla doluyken, kendi hatalarımıza, kendimize özel bir ölçü belirlemek onlara verdiğimiz baskının değerini veremez.
Herkes hata yapar, hatta yapması gerekir. Hepimiz hata yapmalıyız ki bundan ders çıkararak yapacağımız diğer hataları engelleyelim, önemli olan bundan ders çıkarmadan kendi yanlışımızı diğerlerin kusurları ile kapatmaya çalışmamak, bu şekilde devam edersek sadece kötü bir kadere değil aynı zamanda kötü bir karaktere de sahip oluruz. Size önerim sürekli aynı hatayı kasıtlı olarak yapmaya devam eden kişiyi ciddiye almadan veya onunla kavga etmeye çalışmadan hayatınızdan yavaşça çıkarmanız, düzeleceğini düşünerek aynı hataları yapmaya devam etmesine izin verirseniz onun değişmesini de engellersiniz, başka bir kötü de siz olursunuz, hem onun için, hem kendiniz için, hem de iyi bir kadere sahip olmanız için yapmanız gereken ilk şey ne kadar yakın olursanız olun, sevdiğiniz insanın kusurlarını görmezden gelmemektir. Belki bu sayede o da kendi hatalarından ders çıkarabilir.
Bahsettiğim şey, sevdiklerinizin kendi doğrunuzdan, yolunuzdan, küserek zorla ilerlemesini sağlamanız değil, tam tersi, doğru olduğunu düşündüğünüz şeyi, onunla birlikte sorgulayarak, onu anlayarak, kendi hatalarınızı da görmeye çalışmanıza yardımcı olmak, zaten tek başınıza asla bir kader yazamazsınız, insanlarla tanışmalı, başkaları ile kendinizi tanımalı, kendiniz ile duygularınızı doğru kullanmayı ve insanlarla iyi anlaşmayı öğrenmelisiniz. İnsan, sosyal bir varlıktır. İnsan, insanla var olur. İnsan, insanla öğrenir, gelişir, kaderini devam ettirebilir. Asla tek başınıza bir kader yazamazsınız, zira kader belirsizliktir, yapacağımız her hareketi planlayarak geçireceğimiz zamanı tamamen bir düzen üstüne kurarsak, hayvanat bahçesinde ki bir hayvandan farkımız kalmaz.
İnsan olmalıyız, bunu da bizi diğer canlılardan farklı kılan özelliklerimiz ile yapmalıyız. Zaten bizde mevcut olan bu mucizeleri kullanmak neden bu kadar zor olsun ki?
Kısacası ; Bu Dünya'da ki en büyük sıkıntılardan biridir, dili yanlış kullanmak, en ufak bir hatada kavga çıkartmak, farkında olmadan bunu etrafımızdakilere de yaymak. Artık insanın bağırmayınca kendini duyulmaz hissetmesi ..
Dediğim gibi ne yaşımız ne de kanaatlarımız hatalarımızın boyutu belirleyemez, en azından bunu devamlı bir şekilde sürdürmediğimiz taktirde, onun dışında bu hata olmaktan çıkar, kusur olur.
Kaderimizde daha az kavgaya yer vermek için ilk olarak, yakınlarımızın sesinin boyutunu, daha sonra ise bizim gerginlik seviyemizi sorgulamalı ve bunun üzerinden giderek ayarımızı kontrol etmeliyiz, biz karşımızda ki kişiye abartılı bir dil kullanmazsak o da kullanamaz. Utanır, belki de utanmaz, ama tartışma da haklı olsada o an uzatırsa sonunda haksız çıkacağını bilir, bunun riskini alamaz.
Eğer hayatımızda bir döngü varsa ve bu döngü bütün yaşamımızı, yakınlarımızı etkileyecek şekilde devam ediyorsa onu kırmalı ve hayatımız için bazı riskler almalıyız, belirsiz riskler. Belki yaptığımız hatalar, aslında bir hata değil bir denemedir. Denenmesi gereken bir deneme.
-
Bilge Canan, kahve rengisi sarıya karışmış uzun dalgalı saçlarını yüzünden çekerek, hafif kumral tenini öne çıkaran yeşil gözlerini iş üstünde olduğu ekrana kilitliyor. O bir haber kanalında çalıyor. Onun işi her hangi bir olayı süsleyip püsleyerek, bunu izlemesi keyifli bir hale getirmesi. Kabaca anlatmak gerekirse kusurlu insanların yaptığı hatalara diğerlerinin fazla tepki vermesi için söylediği bir takım yalanlarla süslenmiş eğlenceli kurguları oluşturuyor.
Her ne kadar anlatırken garip gelsede bizim de her gün sosyal medya da, çeşitli televizyon kanallarında karşılaştığımız bir manzara. Kafamızı dağıtmamız ve kendi yanlışlarımızdan uzaklaşmak için tutunduğumuz diğer yanlışlar.
Bilge, bu aralar üstünde büyük bir yük hissediyor. Sanki bir şey unutmuş, bir şeyler hatırlamalı ve hayatını şu ankinden farklı hale getirmeli, gelişmeli, değişmeli, her hangi bir şey yapamalıymış, zira göğüsünde ki öküz hissinden kurtulamayacakmış gibi hissediyor. Yapacaklarını tekrar tekrar planlıyor, bitki çayları içiyor, yatağına uzanıyor uzun uzun düşünüyor, çalışıyor, alışıyor ama asıl yapması gereken ne bilmiyor. Zehirli düşünceler dikenli sarmaşıklar gibi batıyor ve acısını hissetmemek için önemli olan düşünceleri de hafızasından siliyor, kendini tamamen uyuşturuyor. Hayat böyle devam etmez, ancak o umursamıyor. Kaderi değiştirmek için geç olduğunu düşünüyor, hayatı hep böyle ve ölene kadar da böyle kalacak, o yüzden acele etse iyi olur, başka bir şeye takılmasına gerek yok. O içten içe boş olduğunu sanıyor, ancak beden yorgun olsada, zihin her zaman bir şeylerin farkındadır. Sürekli sinirleniyor ve etrafına negatif enerjisini bırakıyor, buna engel olamıyor çünkü hiçbir şekilde nedenini bilmiyor, sonuçta beynine gelen her sinyali çöpe atıyor. Sonunda herkesin beklediği şey oluyor, ofiste ki sinir boyutu, diğer insanların özel alanını ihlal edecek dereceye geliyormuşçasına, Bilge'nin gerilmesine ve kendisini rahatsız hissetmesine neden oluyor, insanlar artık bir şey olduğunu düşünüyor ve ardından Bilge'nin patronu onu çağırıyor.
Bilge'nin patronu "Çarşamba Gazetesi"nin kurucusu Mehmet Bey'dir, odası kapkaranlıktır, nitekim ona "Renksiz" demektedirler, fakat aslında bunu diyenlerin çoğunluğu daha önce onunla tanışmamıştır, odasına giren bile fazla kişi yoktur, bu ön yargıları çoğaldıkça Mehmet Bey de 'sinirli', 'gergin', 'renksiz' adı altına alınmıştır. İnsanların, dış faktörlerden etkilendiği bir takım kalıp düşünceler arasında bu tür okunmayan kişiliklerde vardır, fakat Bilge bile ilk defa onu tanıyacaktır. Her ne kadar tanımak geniş bir anlam ifade etse de, Bilge diğer insanların Mehmet Bey'e olan ön yargıları sayesinde, hakkında daha fazla detaya gerek olmadığını düşünmektedir. Bu onu, ona bu fikri veren düşüncelerden daha tehlikeli yapmıştır. Bilge bilmiyordur ama her insan tek bir özelliği ile belirlenemez, insanlar bir çok farklı kişilik ile kendilerine özeldir, her insan daha fazla tanınmayı hak eder. Her insanın içinde farklı durumların getirdiği, çeşitli duygular vardır ve duyguların bir çok ölçeği, yerine göre olması gereken rolleri vardır. Mehmet Bey, aslında samimi ve sıcak bir adamdır. Sadece görünüşünü değiştirmek için özel bir çaba göstermiyordur, doğuştan kalın ve çatık kaşlar, iri gözleri veya burnunun üstünde ki çizik, onun gerçek karakterinin içinde ki çeşitli kişilikleri ile ilgili bilgiler vermiyordur. İnsanlar bunu düşünüyor ve dile getiriyordur ama artık dile sadece doğru şeyleri getirelim, o bize yanlış kullanmamız için verilmedi.
Oda sade dekore edilmişti. Mavi renkte, çiçekli duvar kağıdı dışında, çalışma masasının hemen üzerine Bilge'nin nedensiz bir şekilde, o farkına bile varmadan içini ısıtan bir aile fotoğrafı vardı. İçeriye geçtiğinde Mehmet Bey nazikçe Bilge'ye selam vermişti. Hâlâ gülümsüyor ve Bilge'ye oturması için işaret veriyordu, sanırım Bilge onun yanında daha korkutucu kalırdı ki selamı almamış, direk söze girmişti. "Beni neden çağırdınız?”
Mehmet Bey'in yüzünde aynı tebessüm vardı, ancak Bilge, soğukkanlılık ile özgüveninden ödün vermemişti. İşini layığı ile yapmış, bu zamana kadar tek bir labâlelik bile etmemişti. Patronu ne derse desin, ona doğru olanı söyleyecek ve sonunda başına bir şey gelmeyecekti. Sonuçta sadece suçlarının farkında olanlar korkar, o sadece neden geldiğini merak ediyordu. Peki o zaman, suçlu mu değildi, yoksa farkında mı? Tam o sırada Mehmet Bey, lafa girmeden önce Bilge, o zamana kadar sakladığı gerginliğini sinsi bir şekilde serbest bıraktı. "Bir kabahat mi işledim?" Diye sordu.
Bilge içinde bulunduğu son derece normal durumda diğer insanların tepkileri üzerine fazla gerildi, bu da onun yanlış düşüncelere itilmesine sebep oldu. Mehmet Bey, bunu anlamıştı. Karşısında ki genç kadına onu rahatlatacak bir ses tonu ve sözlerinin hakikatini belli edecek bir göz teması ile cevap verdi. "Hayır, tabii ki hayır. Son işlerini okudum, yani okuduk diyebiliriz. Eşim ve ben işlerinin hayranıyız, asıl sana sormalıyım ; Bugün nasılsın? Bu aralar seni sıkan bir şey var mı?"
Bilge, kendini her soruda bir sınavda gibi hissederdi. Bu sınavda doğru veya yanlış yoktu. O akıl okumakta iyiydi, onun için 'onların doğruları' ve 'onların yanlışları' vardı, ama şu ki ..Mehmet Bey aklı okunacak bir adam değildi. "Hayır." Diye cevap verdi, Bilge.
"Sen öyle diyorsan öyledir."
"O zaman müsadenizle." Ardından Bilge, hızla odadan çıktı. Bu kadardı. Sadece birkaç dakika kaldığı bu odada, yıllarca ona yetecek korku ve gerginlik yaşamıştı, oysa sadece patronu onu merak etmişti, belki insanların öznel düşüncelerini nesnelleştirmeseydi, kendi doğrusundan sapmayacak, Mehmet Bey'e kendi bakış açısından bakabilecekti, sonuçta onu daha önce görmemişti, ona karşı kötü ne yapmış olabilirdi ki? Onu bir çelişkiye sokan ön yargılar sonucu farkında bile olmadan o fikirlere hak vermişti, hiçbir suçu olmayan bir insana kusurlar yüklemişti, sonucunda da hiçbir şey olmamış ve çok şey olmuştu.
Ofise çıktı masasına geçti, arada yarım saat bile geçmeden tahmin ettiği oldu ve çalışanlar ne olduğunu sormak için yanına toplandılar, orda merak edilebilecek kadar şey bile yaşanmamıştı ama kimse öyle olduğunu düşünmedi, Bilge ofiste ki en güvenilir kişiydi ama iş önemli meselelere gelince onun tutumunu kimse bilemezdi, bu yüzdende Bilge ne kadar olanı anlatsada, olan, olağan değildi.
Birkaç dakika sonra Bilge'nin söylediklerini kanıtlayacak bir kâğıt geldi, Mehmet Bey, Bilge'ye 2 haftalık bir tatil vermişti, odada Bilge'nin kabul etmeyeceğini düşündüğünden yüz yüze vermemiş olmalıydı, öyleydi de.
Şu an kafasını dağıtabilecek tek şey çalışmaktı ve bunu elinden alıyorlardı. Kağıdı vermek için Mehmet Bey'in yanına gidecekti ki arkada ki notu gördü.
"Çalışmak uzun bir döngüdür, her zaman burda ve seni bekliyor, onu değil, hayatı ve ondan zevk almayı kaybetmekten kork."
Sanırım Bilge'nin kendi kafasında kurduğu yeni bir görevi, hatta işi var.
İşten erken çıkmıştı, normalde 6-7'de çıkar eve gelmesi 8'i bulurdu, şu an saat 2'ydi, eve gidince tek yaptığı şey uyumaktı, şu anda ise uykusu yoktu, Mehmet Bey onu bir çemberden çıkarıp ötekine atmıştı, Bilge sonunda kendine çalışmaktan başka bir hayat amacı bulmak zorundaydı, kendini buna mecbur hissetmesinin nedeni ise başarısız olduğunu düşünmesiydi, bunu bile başarıya bağlıyordu, belki de o yüzden pek arkadaşı da yoktu, eğlenmeyi yıllar önce unutmuştu.
Siz en son ne kadar eğlendiniz? Soru kafasınız mı karıştırdı? Hayır, doğru okudunuz. Eğlenmek bir anlık değildir, eğlenen kişi o anın getirdiği her şeyden mutlu olur ve bu yıllarca güzel bir hatıra olarak zihninde kalır, belki izlediğiniz kısa bir videodan, belki bir espiriden keyif aldınız, ama eğlenmediniz.
Bilge biraz gezindi, sıcak havayı hiç sevmezdi, o hep yelesinde ısınmayı bekleyen bir ayı gibi, atkı, bere ve koca montu ile ofisin en soğuk masasına geçer ve gölgelerde otururdu, pencereyi görmemekten ışığı bile unutmuştu, sonuçta gece gelip akşam giderdi, hafta sonu ise uyur, dinlenirdi.
Dakikalardır dışarda olduğu halde ofisin iki kilometre uzağına bile çıkamamıştı, belki gezinmekten değil fark edilmekten korkuyordu, bulabildiği bir gölgeye sığındı ve sıcaktan kaçmak için en yakın dükkana girdi, dükkan cidden serindi.
Bakınmaya başlarken birden bire önüne 40-45 yaşlarında bir kadın çıkıverdi. Onu görünce fark etmişti, şirketin yanında ki falcıdaydı. "Yüz, tarot, el kişi başı ; 200, bakla falı ve iskambil 250 Türk Lirası. Kahve falına inanmıyoruz."
Bilge kendini gülünç bir duruma soktuğunu düşünüyordu, üstelik bu kadın gerçek bir falcı bile değildi, emekli bir matematik öğretmeniydi. Şansa bak ki burası tam istediği gibi karanlık, serin, ışıktan uzaktı, bir fal onu içinde bulunduğu bu karışık durumun içerisinden çıkaramayacaktı fakat bir dükkan onu bu içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendireceği ile ilgili düşünecek zamanı verebilirdi.
Belki de sadece burda biraz daha kalmak için uygun bir fiyattı. Kadın Bilge'nin bu kadar uzun düşünmesinin sebebini yanlış anlamış olmalı ki sessizliği bozdu. "Evet biraz pahalılar ..Boşver bu falları! Buraya özel, sadece ama sadece burda bakabileceğin, %99 işe yarar modern bir falımız var, tam siz gençlere özel, üstelik ilk denemeye indirimli."
"Tamam, uzun sürsün yeter." Dedi, Bilge. Bolca zamanı vardı, akşama kadar sürerse eve gidip uyuyabilirdi, belki biraz kitap okur, belki de çalışırdı, hatta belki de o yokken işler ters gider ve patronu tekrar onu çağırırdı.
"Oh hoo ..! Bu iş aceleye gelmez." Yaşlı kadın, küçük masasının yanına çömeldi ve Bilge’den de çömelmesini istedi. Ardından bir şeyler fısıldadı.
Düşünüyorum da, bu fal işi cidden inanılmaz bir şey, belki de yıllar sonra karşımıza çıkacak seçim ve fırsatlar ile ulaşacağımız güzel veya kötü olaylarda sırf önceden bir kahve fincanında, elimizin ,yüzümüzün yapısında, hatta sadece bir kartta gördüğünü söyleyen kişiler yüzünden o süreçte kendi çabamızı kendimize unutturmamızı sağlıyor.
Bu da şu an yaşadığımız en büyük sorunlardan biri olan 'kadere suç atma' olaylarını doğuruyor. Biz "Bu benim kaderimdi", "Kaderimde vardı.", "Alnımda yazıyordu." gibi kelimeler ile yaptıklarımızın bizi buraya getirdiğini kendimize konduramayız, fakat hiç tanımadığımızın biri, iki üç numara ile bize her şeyi kondurabilir. Gerçekten inanılmaz.
"Ben buna 'mantık' diyorum." Dedi, yaşlı kadın. Kadın kareli, sanki bir haritaymış kadar uzun büyük boy bir kâğıt çıkardı, defterin kapağı yoktu ve sayfaları kahverenginin en koyu haliydi.
"Ama bu matematik konusu değil mi?" Bilge, alaycı bir şekilde konuşmaya başladı, bu kadının emeklilikten sonra sıyırdığını fark ettikçe gelecekte ki halini düşünemeden edemedi. O da böyle mi olacaktı? “Ben ..Anlamıyorum, bu ne işime yarar ki?”
"Evet canım matematikte de mantık vardır, mantık hayatın içindedir, buraya gelmen bile bir mantığa bağlıdır, bende falcılığa karıştırmanın iyi bir fikir olacağını düşündüm.” Diye cevap verdi, kadın. Sayfalara anlaşılması zor harfler ve rakamları oldukça farklı stiller ile çiziyordu. Üstelik Bilge'nin şu an da yapılanı anlaması için edebi sözlere ihtiyacı yoktu, bunu düzgün bir şekilde anlatmasını rica etmişti ama kadın ne yaparsa yapsın lâkayt kalmıştı
"Bu benim kaderimi mi gösterecek şimdi? .. Neden kahve falına inanmıyorsunuz anladım galiba." Kadın, Bilge'nin apaçık onunla dalga geçmeye çalıştığının farkındaydı, bu pek gücüne gitmemişti, sonuçta o işini biliyor gibiydi.
"Ah ..Ah, hiç bir güç geleceği bilemez, hatta kaderimizin bir yerde tamamen yazılı olduğuna bile inanmıyorum. Hayat bu, hayatı ellerinde ve zihinlerinde tutmaya çalışan da biziz, bizim seçimlerimiz kaderimizin yönünü belirlerken, değişiklik illa ki bu yönlerde ortaya çıkar. Belki içtiğimiz bir içecek veya seçtiğimiz bir kart geleceğimizi tamamen gösteremez, ama tahmin yürütebilir, tahminler de seçim şansları verir, bu da bizim kaderimizi yazmamıza yardımcı olur, gelecek mehçuldur, düşüncelerimiz pasiftir, seçimlerimiz aktif."
Bilge uzun uzun düşünürken kadın kağıdın üstüne harfler yazmaya başlamıştır, Bilge ise düşünmeyi bırakıp harflere odaklanır, hatta buraya neden geldiğini bile unutmuştur, birden bire daha önce hakkında hiçbir şey bilmediği bu tahmin işi onun ilgisini çekmeye başlamıştır. Aslında hep böyle değil midir? , derinine inmedikçe o şey hakkında detaylı hüküm veremezsin.
“Mantık ..Aslında geleceğimizi göstermiyor, kaderimiz hakkında tahmin yürütmemizi sağlıyor, daha önce hiç fal baktırmamıştım, ama şimdi eğlenceli görünüyor.” Son kısmı fısıldayarak kendine itiraf etti Bilge.
“Demek ki bazı şeylerin ilkleri düşündüğümüz kadar tehlikeli değil.”
“Bilmiyorum, sadece bazı şeylerin. Hepsinin değil.”
Yaşlı kadın, önünde ki uzun kağıtta ki işlerini bitirmeden, kafasını kaldırmadan gülerek cevap verdi. “Tabii denemekten zarar gelir ama tahmin yürütmektenden gelmez ya? Bu tahminler sayesinde hata yaparız, hata yaptıkça öğreniriz, öğrendikçe yeni şeyler üretir ve hayatımızı şekillendiririz, bu da kaderimize yön verir. Ne kadar korkarsak korkalım, her şekilde sonumuz da yolumuzda aynı olacak, yolu diğer cesaretsizlerden daha fazla deneyim kazanarak bitirmek, daha anlamlı bir son yazmamıza ve diğer hayatlardan farklı bir şekilde kaderi kendimize özel kılmamızı sağlamaz mı?”
“Ama ya bazı şeyler gereksizse, bu deneyim mi yani? Alt tarafı fal bakmayı kabul ettim, hayatım değişmedi.” Bilge, artık kendini önünde ki kadın kadar deli sanıyor. Bir şeyleri uzun zamandır bu kadar sorgulama gereği duymamıştı. Belki de bu işe hiç karışmamalıydı, eve gidip televizyon izlemeli, yemek yemeli ve duş alıp yatmalıydı her haftasonunu yaptığı gibi.
“Bunu nerden bilebilirsin? Bazen bir saniye bile bakış açının değişmesini sağlayabilir, insan beyni durmaz, sürekli üreten bir şey de tek bir olaya bağlı kalmaz.” Kadın Bilge'yi sanki yıllardır tanıyormuş gibi cevap verdi. Bilge'nin hayatını ne kadar sıradan ve değersiz gördüğünü biliyormuş gibiydi, onu suçlayamazdı, yaptığı tek şey işe gitmek, kimse ile konuşmadan akşama kadar çalışmak, tekrar eve gitmek ve sabah döngüyü yenilemekti, Bilge'nin hayat amacı kendine göre doğru olabilirdi, belki kendi işinde iyi olması, zamanını insanlarla konuşmak yerine dinlenmeye ayırması, kendine bu şekilde bir yol çizdiğini düşünmesi, kadına göre yanlış, başkasına göre ‘hayat’ olabilirdi, kadının öğrenmek istediği bunu gerçekten isteyerek mi yapıyordu? Yoksa hayatı deneyimlemekten korktuğu için mi?
Bilge, kadının bir cevap beklediğini hissetti, yine de bir şey söyleyemedi, ama bilmiyordu ..Gözleri zaten cevabı çoktan vermişti.
“Peki, bana bu hafta başına gelen en güzel ve en kötü olayı söyler misin?”
“Sanırım ikisi de aynı gün oldu, patronum bana uzun zamandır almayı istediğim bir iltifatı verdi, işimde iyi olduğumu söyledi, fakat bana sormadan haftalık bir tatilde bununla birlikte geldi, kovulmuşum gibi, sanki artık bana ihtiyacı yokmuş gibi ..Ya da belki de sorun bu değildi çünkü ben bu iş olmadan ne yaparım bilmiyorum, benim hayatım bu. Hayatım çalışmak, sonsuza kadar çalışabilirim çünkü bundan başka yapacak bir şeyim yok. İnsanlar ..İnsanlar ne yapar ki?” Bilge, bunların hepsini tek nefeste söylediğine inanamıyordu, belki de bir terapiste gitmeliydi, belki de sadece diyaframı çok iyidir.
“Patronum bana işimde iyi olduğumu söyledi ve bana haftalık bir tatil verdi.” Kadın, Bilge’nin dediklerini tekrar etti ve kağıda yazmak üzere hareket etti. Ancak tam o sırada durdu. “Bunlardan hangisi kötü olan?”
Bilge'nin seri karıştı, kadın olayları bu şekilde ifade edince kötü şeyin ne olduğu belli olmuyordu. Kadına apaçık ‘Ben daha önce hiçbir iznimi kullanmadım, haftasonları nöbetçiyim, nöbetçi olmasam bile şirkete gider, orda çalışırım, haftasonumu değerlendirebileceğim kimse yok.’ diyemezdi. “Bu sorular ne için? Hayatımda olacakları bilmek için olan şeyleri bilmeniz gerekiyorsa bunu her hangi bir siteden de yapabilirdim.”
“Bu fal için değil, sizi tanımak istedim, kötü ve iyiyi nasıl ayırdığınızı görmek istedim... Peki o zaman bugün tatili aldığınız andan itibaren yaptığınız ilk şey neydi? Buraya gelmek mi? Neden?”
Bilge yine doğru olamadı. “Çünkü ..Falıma baktırmak istedim.”
“Falınıza ilk defa baktırdığınızı söylediniz, ama sözleriniz yeni şeyler denemekten korkuyor gibi, yani tatil fikri hoşunuza gitmedi ve kafanızı dağıtmak için sevdiğiniz şeyi yapmak yerine yine hoşunuza gitmeyen bir işle uğraşmayı seçtiniz.”
“Hayır ..” İyi yalanlar seçemedi, doğruları da söyleyemedi, kendini yanlış ifade etti ve bu şekilde devam etmek istemiyor. “Evet, haklısınız, burda ne işim var ki?” Kadının beklediği tepki bu olmasada Bilge'nin hareketleri yerindeydi, buna karşı söyleyecek bir şeyi yoktu. “Sizin zamanınızı daha fazla almayayım.”
“Emin misiniz? Yarım kaldı, bazı deneyimler tehlikeli olmayabilir, lakin bazı şeylerin yarım kalması da tehlike doğurabilir.”
“Kalsın, ben yeterince deneyim ettim.” Bilge, minderden kalktı, kapkaranlık odanın kapısının karşısında elinin cehennem ateşi gibi yanan tokmağa ve içinde ki ışıltılı güneşe gittiğini fark etti, korka korka, tekrar tekrar düşündü, ilk defa bu kadar garip tecrübeleri oluyordu, nerde ne yapacağını bilmemesi onu daha başarısız hissettirdi.
Arkadan yaşlı kadının sesi duyuluyordu. “Sonra ki gelişinde hayat amacını ve hayatının anlamını öğrenmek isterim, geleceğini biliyorum, zira bu kapıdan girenler bir daha çıkamaz.”
Bilge'nin hayatı için özel bir anlamı veya amacı yoktu ki? Onun için önemli olan tek şey başarısıydı. Başarı bir amaç değildi, bunu öğrenmesi için uzun bir yolu ve yolculuğu vardı. Sonuçta hikaye daha yeni başlıyordu.
Kapıyı açtı ve içeriden net duyulmayan fren seslerinin başını döndürdüğünü hissetti, Dünya hep bu kadar gürültülü müydü? Yoksa Dünya'nın içinde bulunduğunu daha önce hiç bu kadar derin hissetmemiş miydi?
O sadece kendi Dünyasında yaşıyordu ama onun gibi yaşayan fakat Dünyasında yer almayan daha bir sürü insanın yaşadığı yerde yabancı gibiydi.
Ya da sadece abartıyordu, her şey çok hızlı gelişiyordu ama hayat bu şekilde devam edebilirdi, yavaş veya hızlı olduğuna biz karar veremezdik, bu yaşadıklarımızın bizim zihnimizde ki zamana bağlıydı, kötü veya iyi, yanlış veya doğru, yerli veya yersiz her şeyi istemesekte görmeye mecburduk, bazı şeyler tabii ki bizim zamanımızda yavaş ilerlemek zorundadır, bunu yönetecek olan öğrendiklerimizi uygulayacak olan bizler olmalıyız.
Bazen, Bilge gibi hissedecek ve hata yapmaktan korkacağız, bu yüzden hayatı yaşayamayacak ve özel alanımızda kendimizi kapatmak zorunda gibi hissedeceğiz, kaderimize hiçbir şey yapmadan korkarak yaşadığımızı yazmak yaşamı bize özel kılamaz ki, neden hayatımızı nötr bırakmak yerine risk alıp iyi ve kötü şekilde değerlendirmek bize yanlış geliyor, kimseye karışmadan yaşamak tabii ki herkes için en hayırlısı gibi gelebilir, fakat hayatına akıp gideceğiniz insanın içinde ne gibi düzenlemeler yaptığınıza fazla takılmak yerine o kişinin sizin hayatınızda yapacağı türlü değişiklikleri düşünerek yeni insanlar ile yeni şeyler öğrenmeye odaklanmak en hayırlısı olabilir. Eğer boş zamanınız varsa, veya da yoksa, nerden başlayacağınızı bilmiyorsanız kendinize şunu sorun ;
“Yarın ölecek olsam, şu an ne yapmak isterdim?”
Ani bir kararla Bilge kaldırıma atladı, üstüne gelen arabadan haberi bile yoktu. Güneş şimdi ona daha yakındı.
Korkusu ona çok daha yakındı ama bir önemi yoktu.