Kimsesizler var… Yalnızlar da var… Kalabalıkların içinde gülüp oynayan, mutluluk pozları veren insanlar. Ne güzel oynarlar, değil mi? Acıların içinde boğulurken... İnsanlar, inanmaya müsait olunca, ağlayan gözlerine "gülmekten oldu" derler.
Yediğim tekmeyle yere düştüm. "Ayağa kalk!" dedi Bay Canavar. Yerde kıvranıyorum be Allah'ın belası! "Sen en iyisi beni felç et, ben öyle daha mutluydum!" diye isyan ettim. Az önce bana selam verip, "emrinizdeyim" diye şov yapan şövalye, beni dövmek için kandırmış! Ve yakışıklı olması, ona kanmama yetmişti. Dayım olacak o lanet, bilgi edinmek için halka karışacağını söyleyip gitmiş, beni bu canavarla bırakmıştı. İnsanların kaslarından önce karakterlerini incelemeliymişim, bu da ders olsun.
Bunları düşünürken, düşüncelerimi bölüp konuştu. "Çok acizsin. Önce eğitime ihtiyacın var. Bu acizlikle savaş kazanman mümkün değil." dediğinde, bir cümlede iki kez 'aciz' kelimesini kullanması canımı sıkmıştı, cidden! Oradan bakınca kalpsiz mi görünüyorum, ruhsuz cani adam?
"Şövalyeciğim," dedim yumuşak, çocuksu bir sesle. "Sana ben mi dedim beni buraya getir diye? Kalpsiz, böbreksiz, ciğersiz insan! Ayrıca bilgin olsun, bir kalbim var ve kırılabiliyor!" Dedim, sertçe. Yumuşak başlayıp sert bitirdiğimde, şaşkın ve sinirli bir şekilde cevap verdi.
"Tanrı aşkına! Seni hazırlamaya çalışıyorum! Bu senin kaderin, kaderinden kaçamazsın! Durumun ciddiyetinin farkında değil misin? İnsanlar eziyet görüyor ve sen çocukluk ediyorsun!" dedi öfkeyle. Cidden kırıldığımı hissettim. Ayağa kalktım. Gözlerim doldu ama ağlayacak değilim.
"Ben mi istedim?" dedim soğuk bir sesle. "Ben mi istedim varis olmayı?" diye onu ittim. Bir iki adım sarsakladı ama hiçbir şey olmadı. Tekrar bağırdım: "BENİM DE BİR HAYATIM VARDI APTAL! BİR OKULUM! YENİ BİR EVİM! ŞU ZAMANA KADAR YAŞADIĞIM HER ŞEYİN ÖDÜLÜYDÜ! BEN İSTEMEDİM! İLK OKUL GÜNÜMÜ KAÇIRMAYI! SEN... SEN GETİRDİN BENİ BURAYA! VARİS'SİN DEDİN! SAVAŞMAN GEREK DİYORSUN! BUNLARI BEN SEÇMEDİM, ANLADIN MI! HER ZAMAN BAŞKASI SEÇTİ! ŞİMDİ KES O SESİNİ! BİR KEZ DAHA BANA SESİNİ YÜKSELTME!" diye haykırdım. Sesim dağlarda yankı yaptı. Boğazımın acıması bir yana, içimde oluşan boşluk hissi de geldi. Ama her şeye rağmen içimdekileri söyledim. Derin bir nefes aldım.
"Şimdi bana ne yapmam gerektiğini anlat. İnsan gibi!" dediğimde, olduğu gibi bana bakıyordu. "Ne bakıyorsun, hadi!" dediğimde bakışını benden çekip yere eğdi.
"Pekâlâ... Yapman gereken, büyülü güçlerinden ziyade fiziksel güçlerini de geliştirmek. Bu sayede gücün daha da artar." dedi. Bakışları hâlâ yerdeydi. Pişman olmamı bekliyorsa, yanılıyor. Çünkü haklıyım ve sonuna kadar bunu savunacağım. Derin bir nefes verdim, ama doyamadım nefeslere.
"Buna ihtiyacım yok," dedim sakin bir şekilde. Tedirgin bir şekilde "Kaybedersin," dedi fısıldayarak. Ama hayır.
"Hayır, kaybetmeyeceğim. Çünkü yanımda sen olacaksın," dedim. Evet, birkaç saattir tanıdığım adama, sırf yakışıklı diye umut vaat ediyordum. Neden olmasın?
"Ne demek istediğini anlamıyorum," dedi. Bunu söyleyen tek kişi değilsin koçum, kimse söylediklerimi anlamıyor zaten. Ellerimi yana açtım. Sağ elimi öne getirip "BÜYÜ," dedim, gücümü kastederek. Sonra sol elimi öne getirip "GÜÇ," dedim. Onun kaslı vücudunu anlatıyordum ve ellerimi birleştirdim.
"Gördün mü, şövalyeciğim? Bir bütün." Gözleri birleşik ellerimde takılıp kaldı. Bu kadar masum bakması neden bu kadar tatlı? Ellerimi inceliyor.
"Bana öyle bakmaya devam edersen, şövalyeciğim, bu kez seni kaçıran ben olacağım," dediğimde, dikkatini benden çekti.
"Çok açık sözlüsün, varis. Bu iyi, ama beni zor duruma sokuyorsun. Benimle ilgili düşünceleriniz sizde saklı kalsın," dedi. Uslu duracak mıyım? Hayır.
"İffetli bir erkeğim diyorsun yani. Bu iş bitsin, nikâhı basarız, koçum. Dert etme," dediğimde, şekilden şekile girdi. Hali görülmeye değerdi.
"Her neyse, hadi gün batmadan kulübeye gidelim, varis," dedi. "Yapalım, varis. Gidelim, varis. Emrinizdeyim, varis. İsmi mi unuttum bu saçma yerde..." Kendimi köpek gibi hissettim. Sürekli "varis" diye çağrılıyorum.
Yola çıkalı birkaç dakika olmuştu. İnce keçi yoluna benzeyen bir patikada yürümeye başladık. Biz sessiz bir şekilde yürümeye devam ederken, tepeden mavi saçlı bir kız koşarak yaklaştı. Kız çok güzeldi, şaka yapmıyorum. Duru bir güzelliği vardı. Bize iyice yaklaşınca, şövalyemin arkasına geçtim. Kız yanımıza geldiğinde onu yakından görme şansım oldu; cidden çok güzel bir kızdı. Ama ağlıyordu. Kim ağlattı lan bu tatlı şeyi? Şövalyemin arkasından çıkıp, ağlayan kıza sordum:
"Kimsin? Ne oldu? Neden ağlıyorsun?"
Kız beni baştan aşağı süzdü ve şövalyeye bakıp beni ciddiye almadan konuştu. Oh ya, ne güzel. Soruyu ben sordum, cevabı şövalye aldı. Ne âlâ...
"Ben Su Vârisi Lia Kraliçe Lara, eğer Komuta Birliği Başkanı Stewart ile evlenmezsem Su Krallığını yok edecek! Fakat ben evlenmek istemiyorum!" dediğinde hıçkırdı. Şövalyemin kolunu tuttum.
“Ona yardım etmeliyiz,” dedim. Olumlu bir yanıt beklerken duyduğum cevap beni yaraladı.
“Olmaz,” dedi. Oysa karşısında ağlayan kıza hiçbir hüzünle bakmıyordu. Ama neden?
“Neden? Onu koruyabiliriz! Evlenmek zorunda değil!” dedim. Darcy soğuk bir sesle cevap verdi.
“Eğer bir erkek bir kadını evlenmek için seçmişse, o kadın evlenmek zorundadır. Kural bu. Bu yüzden ona yardım edemezsin.” Kız, konuştuklarımızı duymuştu.
Şok geçirdim, çünkü burası peri masallarındaki gibi bir yerdi. Nasıl olur da hayallerin diyarı, kadınların özgürlüğünü kısıtlayabilirdi? Düşüncelerimi bölen bir ses, tepenin arkasından gelen bir adamın sesiydi.
Kız, Darcy’ye hak vermiş gibi oldu, olduğu yerde adamın gelmesini bekledi. Adam, asker kıyafetli biriydi ama yüz ifadesi gerçekten mide bulandırıcıydı. Yanımıza gelip tek kelime etmeden Su Vârisi'nin kolunu sıkıca tuttu. Tam gitmeye yeltendiğinde, ben de diğer kolundan tuttum. Adam bana döndüğünde irkildim ama bunu belli etmemeye özen gösterdim. Stewart’tı, değil mi?
“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, genç bayan?” dedi.
“Senin sülalendir be, tiksinç yaratık,” diye ciddiyetimi koruyarak yanıtladım.
“Asıl sen ne yapıyorsun? Bu kız seni istemiyor!” dedim. Adamın bakışları üzerimden şölmeye geçince yeniden bana döndü.
“Kimsin sen? Soylulardan falan mısın?” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Öncelikle bir kadınım, kendi hakları olan bir kadın. Sonra ise ateş vâri—” diyecektim ki Darcy, T-shirt'imin yakasından tutup geri çekti. Kızın elini bırakmak zorunda kaldım. Tam konuşacağım sırada Darcy, “Üzgünüm, Mis Stewart. Ruhdaşım küçük bir kaza geçirdi. O yüzden böyle,” dedi. Bakışlarım onu buldu. Ruhdaş ne demek ki? Kaza falan geçirmedim ben. Ayrıca çok kırıcıydı; beni poşet gibi kaldırıp çekmesi...
Stewart, iğrenç bir şekilde konuşmaya başladı. “Ah, senin adına üzüldüm. Zira seçtiğin kız hiçbir yönden çekici değil, ayrıca çok küçük.” Sesindeki aşağılama içimdeki canavarı uyandırmak üzereydi.
Beni savunmasını beklediğim şövalye, “Haklısınız, Mis Stewart. Ama ben küçük seviyorum. İlgi duyulacak biri olmasa da birkaç gün eğlenmek için yeterli olacaktır,” dedi. Kanım dondu! Duyduklarımı sindirmeye çalışıyordum, sertçe yutkundum. Sırada Lia ile gözlerim buluştu. Derin bir nefes alıp ona gizlice göz kırptım. O iğrenç adam...
“Zaten böylesi seni birkaç saatten fazla kesmeyecek gibi durmuyor,” dediğinde çenem kasıldı. Adam Su Vârisi’ni götürürken ben olduğum yerde boynumu çıtlatıp şövalyenin karşısına geçip soğuk bir sesle, “Demek küçük seviyorsun,” dedim.
“Anlatmama izin vermelisin,” dedi.
“Demek ilgi duyulacak bir yanı yok,” dedim ve ona doğru yaklaştım. “Beni din—” dediğinde onu susturdum.
“Demek birkaç gün idare eder,” dedim. İyice yaklaştığımda belindeki hançeri alıp olduğum yerde dönüp hızla ayak dirseğine bir tekme savurdum. Karşı koysa beni çok rahat durdurabilirdi; fakat hayatımda ilk defa birini tehdit ettim. Kalkmaya yeltendi ama hançeri boğazına dayamıştım.
“Sakın,” dedim öfkeyle ve bu kez sesimi olabildiğince yükselttim. “SAKIN! BİR DAHA BENİ BÖYLE AŞAĞILAMA YA CÜRET ETME! YOKSA İLK CİNAYETİM SEN OLURSUN!” Dediğimde patikaya baktığımda Stewart, hiç bize bakmasa da Su Vârisi’ne bakıyordu. Ellerimle işaret vermeye çalıştım. Stewart bakmasa da sağır değildi. Bu yüzden konuşmak yerine elimde küçük bir ateş yaktım. Bu ona ateş vârisi olduğumu kanıtlamaya yeterdi.
Su Vârisi bana şaşkın şaşkın bakarken gözleri büyüdü; tam bir şey söyleyeceği sırada elimi çeneme götürüp “Şhh,” diye işaret ettim. Onaylarcasına kafasını salladı ve adamı takip etti. Hançeri Darcy’nin boğazından çekip önüne attım ve onu geride bırakıp yolu yürümeye devam ettim. Sorun şu ki, buraya geldiğimden beri beni korumasının gerektiğini söyleyen aptal şövalye, Darcy, beni her yerde aşağılamaktan çekinmiyordu. Cidden kırıldığımı göremeyecek kadar aptaldı.
Yolu sessiz bir şekilde geçirdikten sonra kulübeye varmıştık. Darcy, değişik otlardan çorba yapmıştı. Çorbayı kaseye koyup önüme koydu.
“Bütün gün bir şey yiyemedik. Bir şeyler yemelisin,” dediğinde konuşma gereği dahi duymadan çorbayı elimin tersiyle ittim.
“Bak, bana kırgınsın biliyorum ama beni dinle—” sözünü kestim.
“Sen kendini ne sanıyorsun? Sana kırılacak kadar umrumda değilsin. Sen sadece annemin bana seçtiği hizmetliden ibaretsin. Ciddiye bile almadım,” dedim. Al sana aşağılama!
Böyle yapılır bakışı durduğunda ayağa kalktı ve dışarı çıktı.
Vicdanım: "Geliyimmi, Dora?"
Dora: "Tık, gelme."
Vicdanım: "Ama çok ağır konuştun."
Dora: "Bak, bize yapılanı çok çabuk unutuyorsun. Sana şuradan bir çarparım, yat zıbar!" Dediğimde içeri yeni gelen Darcy değişik değişik bana bakıyordu.
“İyi misiniz Vâris?” dedi.
Hemen düşündüm, hayır! Çok kötüydüm! Tabi bunları sana söyler miyim? Hayır. Sadece göz devirdim ve yanımda duran battaniyeyi üstüme çektim. Derin bir nefes alıp vererek kendine uyumak için hazırladığı yere geçti. Evet, buradaki ilk günüm berbat ve inanılmaz zor geçti. Ama yarın yeni bir gün olacak ve ben bir sürü sorumluluk alacağım! Çünkü rahat durmayıp her halta burnumu sokmayı seviyorum.
Genelde erkenci bir insan olduğum için sabaha doğru uyandım; güneş doğmamıştı fakat etraf aydınlıktı. Darcy uyuyordu. Yavaşça kalkıp kapıya yöneldim. Dışarı çıktığımda hava biraz soğuktu. Etrafıma bakındım.
Su Vârisi Lia’yı kurtarma operasyonuna başlıyoruz.
Dora, ulan Lara, başıma açtığın dertlerin hesabını sormaz mıyım? Mor renginden soğudum senin yüzünden...
Patikaya doğru yola çıktım. Bakalım başımıza nasıl belalar açacağız...
Euzübesmele.
Kırgınlıklarımız var hepimizin. Bazen affettim deyip içimizi oyan, tamiri olmayan... Bir hortum gibi hislerimizi çeken, acı çekmekten, kırılmaktan korkup, acıyı gözle görülür yapan...
İnst/myy_sudenaz