Bade, kaldırımın ortasında öylece kalmıştı.
Ertuğ çoktan sokağın köşesini dönmüş, gözden kaybolmuştu ama o hâlâ elindeki fişe bakıyordu. Kâğıt incecikti. Kasadan koparılmış sıradan bir fişti. Muhtemelen birkaç saat sonra çöpe gidecek kadar değersizdi.
Ama arkasına yazılan tek cümle, bütün gününün ağırlığını değiştirmeye yetmişti.
“Bugün söyleyemedim ama… sana anlatmak istediğim bir şey var.”
Bade parmağını istemsizce yazının üzerinden geçirdi. Mürekkep hâlâ çok hafif dağılabiliyordu. Demek ki gerçekten birkaç saniye önce yazmıştı.
İnsan bazen küçücük şeylere gereğinden fazla anlam yüklüyordu.
Belki de bu da onlardan biriydi.
Yine de fişi çantasına koymaya kıyamadı. Kitabının arasına yerleştirdi. Ayraç gibi.
Garipti.
İlk tanıştıkları gün de aynı kitabın aynı sayfasında kalıp durmuştı.
Şimdi o kitabın arasında Ertuğ’un el yazısı vardı.
Otobüste cam kenarına oturduğunda hava tamamen kararmıştı.
Sokak lambaları, yağmur yağacakmış gibi ağırlaşan gökyüzünü sarı bir renge boyuyordu. Kulaklıklarını taktı ama müzik açmadı.
Telefonu eline aldı.
Ümran.
“Anlat.”
“Şu an.”
“Bekleyemem.”
Bade uzun bir ses kaydı göndermeye karar verdi.
“Bak… Bugün çok garipti. Önce bana cheesecake getirdi. Sonra çıkışta birlikte yürüdük. İlk geldiğim günü hatırladığını söyledi. Aynı sayfayı kırk dakika okuduğumu fark etmiş. Sonra… Sonra…” Derin bir nefes aldı. “Bana beni izlediğini söyledi.”
Kaydı durdurdu.
Tekrar dinledi.
“Yok, bu çok sapık gibi oldu.”
Sildi.
Yeniden kaydetti.
“Hayır, öyle değil. Çok tatlı söyledi aslında…”
Onu da sildi.
En sonunda yalnızca tek bir mesaj attı.
“Ben galiba gerçekten gidiyorum.”
Ümran’ın cevabı saniyeler içinde geldi.
“Kalben mi?”
“Evet.”
“Allah yardımcın olsun.”
Bade kahkaha attı.
Otobüsteki yaşlı bir teyze dönüp ona baktı.
Başını öne eğip gülümsemesini saklamaya çalıştı.
Ertesi sabah alarm çalmadan uyandı.
Saat yediydi.
Normalde dokuzdan önce yataktan çıkmayı başaramazdı.
Bugünse gözlerini açar açmaz ilk düşündüğü şey kafe olmuştu.
Kendi kendine söylendi.
“Normal değilsin.”
Aynanın karşısına geçti.
Dolabını açtı.
İlk kez ne giyeceğini düşünerek on dakika geçirdi.
Beyaz gömlek.
Hayır.
Çok ciddi.
Mavi tişört.
Hayır.
Çok sıradan.
Mint yeşili elbisesini eline aldı.
Bir süre baktı.
Sonra geri astı.
“Kendine gel Bade.”
Sonunda krem rengi bol bir gömlek, açık mavi jean ve beyaz spor ayakkabılar giydi.
Saçlarını açık bıraktı.
Çok uğraşmamaya çalışıyordu.
Ama uğraşmamak için bile uğraşıyordu.
Bunu fark edince kendi hâline güldü.
Kafenin kapısındaki küçük zil yine aynı sesi çıkardı.
Bade içeri girdiği anda refleks olarak bara baktı.
Boştu.
Kalbi minicik düştü.
Belki geç gelecekti.
Belki izinliydi.
Belki…
“Dünya üzerindeki en sabırsız insan sensin.”
Kendi kendine söylenerek siparişini verdi.
Her zamanki masasına geçti.
Bilgisayarını açtı.
Kitabını çıkardı.
Fiş hâlâ arasındaydı.
Tam onu yeniden okumaya niyetlenmişti ki kapının zili bir kez daha çaldı.
Başını kaldırdı.
Ertuğ.
Üzerinde siyah tişörtü, omzunda sırt çantasıyla içeri girdi.
Gözleri doğrudan Bade’yi buldu.
Bu kez ikisi de istemsizce gülümsedi.
Sanki birbirlerini görmeyi bekliyorlarmış gibi.
Ertuğ önlüğünü taktıktan sonra doğruca onun masasına geldi.
“Geldin.”
“Biliyordun geleceğimi.”
“Umut ediyordum.”
Bade’nin kalbi yine usulca hızlandı.
“Şey…”
Çantasından kitabını çıkardı.
Arasındaki fişi uzattı.
“Emanetin.”
Ertuğ fişe bakmadı bile.
“Okudun mu?”
“Evet.”
“Pişman oldum yazdığıma.”
“Neden?”
“Çünkü şimdi anlatmak zorundayım.”
“İstemiyorsan anlatma.”
“İstiyorum.”
Derin bir nefes aldı.
“Bugün çıkışta vaktin var mı?”
Bade’nin boğazı kurudu.
“Var.”
“Yakındaki parka yürürüz.”
“Olur.”
“Kahveler benden.”
“Zaten senin.”
İkisi de aynı anda güldüler.
Tam o sırada kasadan bir ses yükseldi.
“Ertuğ! Yardım eder misin?”
“Evet!”
Gitmeden önce birkaç saniye daha Bade’ye baktı.
“Sakın kaçma.”
“Kaçmam.”
“Söz mü?”
“Söz.”
Ertuğ bara döndü.
Bade ise kitabını açtı.
Bu kez gerçekten okuyabiliyordu.
Çünkü ilk kez cevabını merak ettiği şey, “Benden hoşlanıyor mu?” değildi.
“Asıl anlatmak istediği ne?”
sorusuydu.
Saatler düşündüğünden daha yavaş geçti.
Her dakika saate baktı.
Her yarım saatte bir Ertuğ da ona bakıp “Biraz kaldı.” der gibi gülümsüyordu.
Nihayet akşam oldu.
Kafe yavaş yavaş boşaldı.
Ertuğ önlüğünü çıkardı.
Saçlarını eliyle düzeltti.
Son müşteriyi uğurladı.
Kasadaki ışıkları kapattı.
Sonra kapıya yöneldi.
“Hazır mısın?”
Bade başını salladı.
Birlikte kaldırıma çıktılar.
Akşam güneşi yerini turuncu sokak lambalarına bırakmıştı.
Park yalnızca beş dakika uzaklıktaydı.
Yolda ilk kez kahveden, okuldan, kitaplardan başka şeyler konuştular.
Bade çocukluğunu anlattı.
Ertuğ ilkokulda sürekli öğretmenlerinden azar işittiğini söyledi.
Bir ara öyle içten güldüler ki yanlarından geçen yaşlı bir amca dönüp onlara gülümsedi.
Parkın girişine geldiklerinde Ertuğ’un adımları yavaşladı.
Derin bir nefes aldı.
“Bade…”
“Hı?”
“Sana anlatacağım şey…”
İlk kez sesi titremişti.
“…biraz garip.”
Bade onu dikkatle dinliyordu.
Ertuğ gözlerini yere indirdi.
“Telefonuma sürekli ‘Aşkım’ diye arayan kişi…”
Tam cümlesini bitirecekken, parkın girişinden genç bir kadın koşarak geldi.
“Ertuğ!”
İkisi de aynı anda dönüp baktılar.
Kadın nefes nefeseydi.
Gözleri doluydu.
Hiç düşünmeden Ertuğ’a sarıldı.
“İyi ki açtın telefonu…”
Bade olduğu yerde donup kaldı.
Kalbi yine, daha ne olduğunu anlamadan, sessizce hızlanmaya başlamıştı…