İçeriğe geç

DİKENLİ TAHT

Bölüm 1 · 5 dk okuma

DİKENLİ TAHT

Bölüm 1

1.bölüm Yılanlar Sofrası

Bölüm Şarkıları:

​Giriş: Duman – Her Şeyi Yak

​Gelişme: Şanışer – Gel (feat. Sezgin Alkan)

​Sonuç: Mavi Gri – Dünyanın En Güzel Kızı

​Sahne 1: Sokakların Rüzgarı ve Korhan Maskesi

​İstanbul’un arka sokaklarında rüzgar adamı teğet geçmezdi; vurur, devirirdi. Ben o sokaklarda büyümüş, çamurun, kavgayla karışmış egzoz dumanının ve gecenin köründe atılan naraların arasında ayakta kalmayı öğrenmiştim. Benim adım Asena’ydı. Bana öyle süslü, narin isimler yakışmazdı; adımı duyan herifler adımlarını yavaşlatır, gözlerini kaçırırdı.

​Şimdi ise üzerimdeki bol siyah tişört, gri eşofman altı ve dağılmış saçlarımla Boğaz’a sıfır, milyon dolarlık Korhan Malikânesi’nin devasa merdivenlerinin başındaydım.

​Buranın kokusu bile farklıydı. Pahalı mobilya cilası, bayat parfümler ve en çok da buram buram hırs kokuyordu. Bu evde yaşayan herkes bir diğerinin boğazına sarılmak için fırsat kolluyordu. Cihangir Korhan—ailenin büyük başı—şirketleri ve servetiyle övünürken, aslında kendi öz çocuklarının kurduğu kumpaslardan habersizdi.

​Cebimdeki telefon titredi. Ekranı açmadan kim olduğunu biliyordum. Pamir’di. Sokaktaki tek dostum, dışarıdaki aklım ve bu büyük oyundaki en sağlam ortağım.

​Mesaj kısaydı:

“Akraba ziyaretin nasıl gidiyor şampiyon? Korhanlar’ın kasasındaki belgeler için ilk adımı ne zaman atıyoruz?”

​Hızlıca klavyeye dokundum:

“Çayımı içeyim, kasayı da kafalarına geçireceğim. Beklemede kal.”

​Kulağımdaki kablosuz kulaklığın tekini takıp şarkının bass vuruşlarını dinleyerek merdivenlerin tırabzanına hafifçe dokundum. Adımlarımı vura vura aşağı inmeye başladım. Bugün Korhanlar için güzel bir sabah olmayacaktı.

​Sahne 2: Günaydın Yılanlar

​Aşağıda, o devasa maun masanın etrafında toplanmış "asil" aile tam kadro dizilmişti. Masanın üzeri kuş sütü eksik bir kahvaltıyla donatılmıştı ama masadaki yüzlerin hepsi birbirinden zehirliydi. Baba Cihangir Korhan gazetesinin arkasına gizlenmişti. Kız kardeş Melisa tırnaklarına bakıp yüzünü ekşitiyordu. Ve tabii ki Savaş Korhan… Ailenin veliahtı, karanlık, soğukkanlı ve beni ilk gördüğü andan beri tek bir lafımla çıldırtmayı başaran o adam.

​Merdivenin son basamağını geçip masaya doğru rahat adımlarla yürüdüm.

​"Selam yılanlar, taze zehir var mı masada? Yoksa hepsini birbirinize mi enjekte ettiniz?"

​Cihangir Bey gazetesini hafifçe indirip tiksinti dolu bir bakış attı. Melisa ise derin bir nefes verip "Yine başladı görgü tanığı," diye mırıldandı.

​Masaya geçip sandalyemi bacaklarımı açarak geriye doğru çektim ve gürültüyle oturdum. Tam yanımda duran Efe—yani bu evdeki biletim, uysal sevgilim—anında hareketlendi. Gözlerinin içi parlayarak tabağıma zeytin, peynir ve domates yığmaya başladı.

​"Aşkım, hoş geldin! Geç yattın dün gece, uykunu alabildin mi? Sana özel omlet pişirteyim mi hemen?"

​Gözlerimi devirdim. Tam bir kılıbıktı. Benden yediği fırçaları, ona asla aşık olmadığımı ve bu evde sadece güç için bulunduğumu bal gibi biliyordu. Ama adama ne içirdilerse bana körkütük aşıktı. Bütün huysuzluğuma, küfürlerime rağmen ağzımın içine bakıyordu.

​"Kes lan şakşakçılığı, koy çayı," dedim sandalyeye iyice kaykılarak.

​Efe ikiletmedi. "Hemen aşkım, taze demlendi."

​Tam o sırada masanın diğer ucundan, Savaş’ın o sinir bozucu, alaycı sesi yükseldi. Gözlerini gazetesinden bile kaldırmadan, gayet sakin ve hafif bir tonla konuştu:

​"Günaydın sokak kedisi. Yine hangi çöplükten fırlayıp geldin de bu saatte masanın huzurunu kaçırıyorsun? Geceleri dışarıda fazla mı miyavladın, sesin kısık?"

​Savaş’ın bu pişkin, sanki beni hiç takmıyormuş gibi davranan ama her kelimesiyle damarıma basan hali beni deli etmeye yetiyordu. Masadaki çay kaşığını kaptığım gibi bardağın içine hırsla fırlattım. Şıkır! Çay masaya sıçradı.

​"Çöplük senin babandır lan hıyar!" diye bağırdım, sesim salonda yankılandı.

​Cihangir Bey "Terbiyesiz!" diye mırıldandı ama oralı olmadım.

​Savaş istifini hiç bozmadı. Elindeki gazeteyi yavaşça masaya bıraktı, yüzünde sinir bozucu, hafif bir tebessüm belirdi. Benim gibi bağırıp çağırmıyordu; adamın olayı buydu zaten. Soğukkanlılıkla insanı çıldırtmak. Gayet rahat bir tavırla önündeki peçeteyi aldı, parmaklarının arasında hafifçe katladı ve tam tabağımın yanına fırlattı.

​"Ağzını topla ufaklık," dedi, benim öfkeli bağırışıma kıyasla buz gibi bir sakinlikle. "Efe seni yanına süs diye almış olabilir ama sabah sabah bu ses tonuyla havlaman kulaklarımı tırmalıyor. Biraz adabımuaşeret öğren."

​"Ulan gerizekalı, sen kime laf yetiştiriyorsun!" diyerek önümdeki haşlanmış yumurtayı kaptığım gibi yüzüne doğru fırlattım.

​Savaş başını hafifçe yana kaydırdı. Yumurta omzuna çarpıp tabağına düştü. Yüzünü bile ekşitmedi. Çatalını aldı, tabağındaki yumurtayı tutup bana doğru hafifçe itti. Yüzünde hâlâ o gıcık gülümseme vardı.

​"Sakin ol şampiyon. Acıktıysan ye, masadaki eşyaları fırlatma huyunu da o geldiğin mahallenin çamurunda bırak. Efe, sevgiline söyle de biraz insan içine çıkma dersi alsın. Yoksa yakında ona mamasını bahçede kapla vereceğim."

​"Efe! Kalk lan!" diye gürledim masaya vurarak. Masa sallandı, çay bardakları devrilmekten son anda kurtuldu. "Abine söyle tabağını temizlesin, iştahımı kaçırdı şerefsiz!"

​Efe panikle ikimizin arasında kaldı. Bir bana bakıyordu, bir abisine. "Abi... yani kıza öyle denir mi ama? Aşkım sen bakma ona, gel ben sana baştan yumurta soyayım, valla bak..."

​"Sen de sus lan kılıbık!" diye Efe’ye patladım.

​Sahne 3: Savaşın Eşiğinde

​Gürültümle birlikte masa tamamen dağılmıştı. Melisa tiksintiyle sandalyesini geriye çekip salondan uzaklaştı, Cihangir Korhan ise söylenerek kütüphanesine çekildi. Efe hâlâ elindeki ıslak mendille masadaki çay lekelerini silmeye, tabağımı düzeltmeye çalışıyordu.

Sermiş olduğum kaosa daha fazla katlanmayıp oturduğum sandalyeden gürültüyle kalktım. Ahşap bacaklar zeminde cırtlak bir ses çıkardı. Efe hemen ayağa dikildi, "Aşkım bir şey yemedin ki, nereye?" dedi kaygıyla.

"Çekil Efe, içim şişti sizin çakma asil havanızdan," diyerek onu omzumla itip salondan çıktım. Bahçe kapısına yönelip geniş verandaya adım attım. Soğuk İstanbul havası yüzüme çarpınca derin bir nefes çektim. Cebimden paketimi çıkarıp bir sigara yaktım. Dumanı ciğerlerime çekerken arkamda bir ayak sesi duyuldu.

Gelen Savaş’tı.

Ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokmuş, rahat adımlarla yanıma kadar yürüdü. Ağzımdaki dumanı tam onun yüzüne doğru üfledim. İstifini bile bozmadı, hafifçe gülümsedi.

"Evde fırtınalar koparıp sonra buraya kaçmak kolay tabii sokak kızı," dedi, sesi o sinir bozucu derece sakindi. "Ama Efe’yi bu kadar kolay parmağında oynatabileceğini sanıyorsan fena yanılıyorsun. Bu ailenin sınırları var."

"O sınırları alıp senin..." diye söze başladım ama gözlerinin içine bakıp sustum. Sigaramdan son bir nefes çekip izmariti tam onun pahalı ayakkabısının ucuna attım ve botumun altıyla ezdim. "Beni iyi dinle Korhan. Efe sizin ailenin anahtarı, ben de o kilidi açacak tek kişiyim. Karşıma dikilip bana kural öğretmeye çalışma, altında kalırsın."

Savaş bana doğru bir adım yaklaştı. Aradaki mesafeyi neredeyse sıfırladı. Yüzündeki alaycı ifade yerini tehlikeli bir ciddiyete bıraktı.

"Altında kimin kalacağını zaman gösterecek Asena," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Ama unutma, ateşle oynuyorsun. Ve bu evde yangın çıkarsa ilk sen yanarsın."

Arkamı dönüp içeri yürüdüm. Onu arkamda, o soğuk rüzgarın ortasında bıraktım. Cebimdeki telefon tekrar titredi. Pamir’den gelen mesajı açtım:

“Ortalık karıştı mı?”

Sırıttım ve tek elimle hızlıca yazdım:

“Tohumları ektim Pamir. Korhanlar’ın o çok güvendiği krallığı ilk günden sarsmaya başladım. Bu serveti de bu aileyi de ellerinden söküp alacağım. Plan tıkır tıkır işliyor.”

Salona geri döndüğümde Efe hâlâ arkamdan bakakalmıştı. Savaş ile göz göze geldiğimiz o son an zihnime kazınmıştı. Bu savaş daha yeni başlıyordu

______________________________________________________________________________________

İyi okumalar bir sonraki bölüm için 3 yorum yeterli sizin yorumlarınız benim için çok önemli tekrardan iyi okumalar

Bölüm sonu

1 yorum