İçeriğe geç

Dikenli Taç

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Dikenli Taç

Bölüm 1

Bölüm 1: Kaybetmek için önce kazanmak gerekir

Alaric krallığı:

Masmavi gökyüzünü kaplayan kara bulutlar fırtınanın habercisiydi. Rüzgar, şiddetiyle ağaçları köklerinden ayırmış , evlerin çatılarını uçurmuştu. Hiçbir yerde yaşam belirtisi yoktu. Burda yaşayan halk koşar adım evlerini terk etmişlerdi. Canlarını son anda kurtarmışlardı.

Hava sanki içinde kopan fırtınayla beraber bir şeyler anlatmak istiyordu. Öfkeyle her yeri yıkıyor, taş üstünde taş bırakmıyordu. Su o kadar yükselmiştiki artık bazı köyler tamamen su altında kalmıştı. Eski o tanıdıkları Alaric artık yoktu. Eski günler ya su altında ya da toprak altında kalmıştı. Herkes bu fırtınayı kraliçenin çıkardığını biliyordu. Kraliçe çok öfkeliydi. Peki, kim onu suçlayabilirdi ki? O da herkes gibi sadece güvenmek istemişti. Nerden bilebilirdi en büyük doğrusunun aslında en büyük hatası olacağını. Kendisini, krallığını unutmuşken bile onu unutmadı. O, o güne kadar inandığı her şeyi sorgulattı.

" Biliyorum beni asla affetmeyeceksin, benden nefret ediceksin ama zamanı geldiğinde beni anlayacaksın. Sevmesende anlayacaksın beni." Ondan af dilemek istiyordu aslında ama yüzü var mıydı bunu istemeye?

Sadece anlaması yeterli diye düşündü. Daha fazla açgözlü olmamalıydı.

Demir kapı sessizliği bölerek açıldı ve içeriye biri girdi. Kimin geldiğine dönüp bakmadı, kimin geldiğini ve bu gelişinin nedenini biliyordu.

Boğazını temizleyerek konuştu"Peri krallığından geldiler majesteleri. Prensesi bekliyorlar" yorgunluktan ayakta zar zor duruyordu. Bu son birkaç gün onun için oldukça zor geçmişti.

Uyuyan kızına bakan kadın cevap verdi "Peki. Prensesi götürebilirsin "

Haraket etmeden tekrar sordu. " Emin misiniz?"

İşte o zaman dönüp baktı. Adam şok olmuştu. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı ,güçlü durmaya çalışıyordu ama gözleri bambaşka bir şeyi anlatıyordu. Bunca yıldır Kraliçeye hizmet ediyordu ama bir kere bile ağladığına şahit olmamıştı. İlk ve belkide son kez ağlıyordu.

"Keşke başka şansım olsaydı ama bazen kazanmak için önce kaybetmek gerekir."

*********

O sırada Arden krallığı:

Kraliçenin sarayı her zamankinden daha haraketliydi. Herkes tedbirli bir şekilde oradan oraya koşturuyordu. Herkesin yapacak çok işi vardı. Kraliçe'nin tedirginliği dışarıdan bile görülücek bir şekildeydi. Odasında bir köşeden diğer köşeye yürüyüp duruyordu.Odanın kapısı açıldı ve içeri saçlarına kırlar düşmüş bir kadın girdi.

"Majesteleri" diyerek reverans yaptı.

Kraliçe " Geldi mi?"

"Birazdan burda olurlar"

Balkon kapısını açıp temiz havanın içeriye girmesine izin verdi. Çok uzaklarda meydana gelen fırtına burayıda etkilemiş ve bu yaz sıcağında havayı serinletmişti. Yaz sıcağında fırtına diye düşündü. Kız kardeşinin işi olmalıydı.

"Sence doğru şeyi mi yapıyorum dadı."

Kadın gülümsedi. Gülümserken gözlerinin etrafındaki kırışıklar belli oluyordu.

"Siz doğru şeyi yapıyorsunuz."

Derin nefes alıp veren Kraliçe nefesini kontrol altına almaya çalıştı. O asla kız kardeşi gibi olmamıştı. Ona ne söylendiyse onu yapmış bir sonraki adımını hiçbir zaman düşünmemişti. Kurallara her zaman uymuştu.

" Gözcüler ne durumda "

"Emrinizdeki gibi hepsi etkisiz hale getirildi ve olay bittiğinde hafıza silme büyüsüyle hiçbir şey hatırlamayacaklar"

"Büyü yapıldığını kimsenin hissetmemeleri için dikkatli olmalarını söyle"

"Tabi efendim, siz merak etmeyin"

"Güzel" dedi. Her şey yolunda gidiyordu. Bu geceyi atlatabilirse her şey yolunda gidicekti.

*********

20 yıl sonra:

Ne kadar zamandır baygın olduğumu kestiremiyor, olayın şokuyla hiçbir şey yapmadan duruyordum. Buraya nasıl geldiğimi ya da nereden geldiğimi hatırlayamıyordum. Tek hatırladığım adımdı ve gözlerimi açtığımdaysa kendimi bu hapishane benzeri odada bulmuştum. Oda da neredeyse hiçbir şey yoktu. Çelik bir kapı, bir saat ve bir sandalye... Kapını kulpu yoktu. Sadece dışarıdan açılabiliyor diye düşündü. Başındaki korkunç ağrı baygınlığının nedenini açıklıyordu ama hiçbir şey hatırlamaması onu hafiften ürkütüyordu.

Tavandaki işlemeler odayla zıt bir şekilde gözüne çarptı. Böyle bir odada bekleyeceği en son şey belkide tavanının bu kadar güzel olmasıydı. Gerçektende nerdeyim ben?

Tüm duygular uyanmamı bekliyormuş gibi birden akmaya başladı. Elllerim kontrolüm dışında titremeye başlayarak beni kendime getirdi. Çok da sağlıklı bir durumda olmadığımın farkına vardım. Gözlerimi kapatarak beni sakinleştirecek şeyleri düşünmeye başladım ama neyin beni sakinleştirebileceğini hatırlamıyordum ki! Gözlerimin önüne ormanı getirmeye çalıştım. Yeşilin beni sakinleştireceğini umut ediyordum ama sakinleşme çalışmalarıma dışarıdaki sesler izin vermiyordu.

Kurtulmak için bir şeyler yapmam gerekiyordu ama belkide böyle kimsenin olmadığı yerde ölmek daha iyidir düşüncesiyle haraket edemiyordum. O bir şey yapma dürtüsü nedense beni harakete geçirmeye yetmiyordu. Başımın ağrısı iyice artmaya başlamıştı ve sağlıklı düşünmeme engel oluyordu. Etraf artık yavaş yavaş dönmeye başlıyordu. Terim üstümde soğumuştu. Şu an hiçde iyi bir halde değildim.

Dışardaki sesler yavaş yavaş kesiliyordu. Ya da artık ben bir ses duymuyordum.

Derin bir nefes alıp zihnimi boşalttım , tüm kötü düşünceleri , olasılıkları bir kenera ittim. Ayağa kalkıp kapının yanına gittim. Açılmayacağını bile bile açmaya çalıştım ama bırak açılmayı, yerinden bir santim oynamamıştı bile.

"Lanet olsun " diye sinirle kapıya bir tekme attım ama sanırım tekmem biraz sert olmuştu çünkü geriye doğru düşerek sızlayan ayağımı ovuşturdum.

Attığım tekme çelik kapıda hatrı sayılır ses çıkarmıştı ve ses yankılanarak tekrar etmişti.Birisinin sesi duyarak buraya gelmesi için dua ettim. Dışarda her ne oluyorsa olsun burdan bir an önce gitmeliydim.

Dakikalar sonra gelen kapı açılma sesiyle tekrar o taraf döndüm.Hafif korku hafif tedirginlikle kapıdan girecek kişiyi bekledim.

Giren kişiyle bağırmak bir yana nefes dahi almayı unutmuştum. Bir homurtuyla kapıyı açan şeyin içeri girmesiyle az daha bayılacaktım. Ellerimi yere koyarak az da olsa bayılmamak için destek oldum. Sarı gözleri, elinde baltasıyla yarasaya benzeyen suratı ama cücelere benzeyen boyu...

Beni gördüğünde ağzını açarak bağırdı. Böylece o sivri dişlerini görmüş oldum. Baltası kırmızıyla boyanmış gibi kıpkırmızıydı. Bunun boya olmasını çok isterdim ama bu dışarıdan gelen bağırışların sebebeydi. Yalpalayarak bana doğru geliyor gelirkende baltasını biliyordu. İşte her şey bitmişti. Bilmediğim bir yerde bu yaratık tarafından öldürülücektim.

Ölmek için ne kadar güzel bir yoldu öyle! Şansıma lanetler ettim ve içimden bir ses "Ne bekliyordun ki! Sen doğuştan beri şanssızsın " diye bana kızıyordu. Sadece baltasını iyi bilemiş olmasını diledim. Çok acı çekmek istemiyordum. Göz yaşlarım benden habersiz akmaya başlamışlardı bile. Umutsuzca gözlerimi kapadım ve gelicek darbenin şiddetini ve acısını bekledim.

Saniyeler dakikalar gibi geliyordu ama bu süre zarfında benim baltayı yemiş olmam gerekiyordu. Gözlerimi açıp o sarı gözlerle karşılaşmayı ne kadar istemesemde zorla gözlerimi araladım ve yaratığı yerde kanlar içinde yatarken gördüm. Canavara o kadar kitlenmiştimki yanıma gelip bana seslenen kişiyi beni sarsana kadar farketmemiştim. Kafamı ilk çevirdiğimde kanlar içinde olan birisini görünce ister istemez çığlık atıp geri çekildim. Bana sesleniyor, bir şeyler söylüyordu ama ben bir türlü konsantre olup ne dediğini anlamıyordum.Yanağıma inen darbeyle kulaklarım duymaya gözlerimse görmeye başladı ama ben darbenin şokuyla karşımdakine bakakaldım. Bana tokat atmıştı.

"Kendine geldin mi? Ne dediğimi duyuyor musun?"dedi. Benimle konuşurkende bir taraftan arkasına bakıp kontrol ediyordu. Evet anlamında kafamı salladım.

"Güzel. Kendine gelmene sevindim.Yaralandın mı?" Eli alnıma doğru giderken istemsizce geri çekildim ve hayır anlamında kafa salladım. Elini saçına götürüp saçını karıştırdı. Gözünün önüne gelen kestane renginde saçları böylelikle arkaya yatırmış oldu.

"Yaşayan birisini bulacağım aklımın ucuna dahi gelmezdi. Şanslıymışsınki kapını daha önce açan olmamış"dedi.

"Burası neresi?"gözlerimi açtığımdan beri bunu merak ediyordum.

"Nerde olduğunu bilmiyor musun?"

Hayır anlamında kafa salladım.

Anlamayan gözlerle bana baktı "Burası canavarların fink attığı yer , bizleri kaçırıp hücrelere hapsediyorlar. Burası Alaric" dedi.

Alaric. Tanıdık gelen bir isim değildi. Birden gelen ürpermeyle baştan aşağı titredim. Baş ağrım tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Kaşlarımı çatarak başımı bacaklarımın arasına koyarak ağrının azalmasını umdum.

"Hey iyi misin?" Telaşla soran sesine bir anlam verememiştim. Sonuçta birbirimizi daha tanımıyorduk.

Başımı kaldırarak saçlarımı geriye doğru attım. Cevap vermediğimi görünce kaşlarını çatarak bana baktı.

"Her neyse " diyip elindeki balta yardımıyla ayağa kalktı ve az önce ölen canavarın yanına gidip onun kanını üzerine sürmeye başladı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken acaba bazı sorunları olabilir mi diye düşündüm. Bana doğru gelip elini yüzüme doğru yaklaştırınca dehşet içinde "Ne yapıyorsun öyle?" Elimle yüzüme kalkan yaparak uzaklaştım.

"Goblinlerden saklanmanın en iyi yolu kendi kanlarına bulanmak. Kan kokusu bizim kokumuzu bastırıyor" dedi.

Tiksintiyle "Ben onu asla sürmem."

Davranışlarımdan hoşlanmadığını belli edercesine gülümsedi. Gülerken çıkan gamzesi bile şu anki iticiliğinin üstünü örtemiyordu. Kapıya doğru ilerleyerek etrafa bakındı" Sen bilirsin. O zaman sende diğerleri gibi acı içinde ölürsün" göz kırparak gözden kayboldu.

Benimle nasıl bu şekilde konuşabilirdi, aslında tam olarak ne beklediğimi bilmiyordum ama sanki kimse beni fiziki olarak retdemez gibi hissediyordum. Eğilerek kapının dışını görmeye çalıştım. Gerçekten gidip gitmediğini merak ediyordum. Galiba gerçekten gitmişti. İnanmayarak ayağa kalktım ve istemeyerekte olsa kanı üzerime sürerek hızla kapıdan çıktım. Neyseki fazla ilerlememişti. Adım seslerimi duymuş olucak ki arkasına baktı. Gözlerimiz buluştuğunda yüzüne yumruk atma isteğimi dizginlemeye çalıştım.

Neden şu an onu takip etmek zorundaymışım gibi hissediyordum. Kendi başıma burdan çıkamaz mıydım? Koridordan yankılanarak gelen hırlama sesiyle yerimde sıçrayarak koşar adım yanına gittim. Sanırım böylesi daha iyi olucaktı. En azından ilginç bir şekilde güvende hissettiriyordu.

Koridor bomboştu. Işıklar bir yanıp bir sönüyordu ve etraf tarif edemeyeceğim bir şekilde leş kokuyordu. İnsan cesedinden adım atıcak yer bulamıyorduk.

Dehşet içerisinde "Burada ne olmuş böyle?" Diye sordum.

"Akılsızın birisi buradan kurtulabileceğini düşünerek hücresinden kaçmış ve sonrası senin gördüğün gibi" etrafı göstererek. "Felaketle sonuçlanmış."

"Yani burası gerçekten de bir hapishane?"

" Yalan söylediğimi mi düşünmüştün yoksa. "

"Öyle değil?"diye itiraz ettim hemen. Sadece bana pek hapishane gibi gelmemişti. Burası bile onca ceset ve kokuya rağmen sütunlar ve duvarlarla hiçde hapishaneyi andırmıyordu.

"Ben sadece olayın şokundan parçaları daha birleştiremedim"

"Dalga geçiyorum." Ardından "Aslında burası diyarda herkesin bildiği ama ellemediği bir yer. Yıllar önce yapılan bir antlaşma yüzünden eğer bu topraklara giriyorsan tamamen tek başına kalıyorsun"

"Nasıl yani? Bizi öylece kaderimize mi bırakıyorlar?"

Omuzlarını silkip " Biz alt tabakaları umursayan yok. Gerçi sen hiçde normal birisine benzemiyorsun ama.." Diyip üstümü süzdü.

Bende aynı şekilde üstüme baktım. Beyaz bir elbise vardı üzeride. Tabi artık kurumuş Goblin kanıyla kaplıydı ama neyse..

Merdivende aşağı doru inerken koku başımı döndürücek kadar çoğaldı. Aşağı indikçe leş kokuları artıyordu.

"Peki sen nesin?"

"Anlamadım?" Ani sorusu karşısında hazırlıksız yakalanmıştım.

"Peri mi yoksa büyücü müsün? İkisi gibide kokmuyorsun ama,"

İster istemez kendimi kokladım. Onların kokusu nasıl olur bilmiyordum ama şu an leş gibi kokuyordum.

"Açıkcası ben sadece leş kokusu alıyorum ve ne demek istiyorsun peri ve büyücü müsün derken?"

Duraklayıp düşüncelerimi okumak istiyormuşçasına dikkatle yüzümü inceledi. Daha sonrasında kaşlarını çatarak geri çekildi. Bir şey söylemek istiyor gibi gözüküyordu ama nedenini bilmediğim bir şekilde geri vazgeçti.

"Doğru söylüyorsun!" Bunu söylerkenki şaşkınlığı benide şok etmişti. Ne sanıyordu bu adam beni!

"Elbette doğru söylüyorum!"

"Sakladığın bir şey olduğundan böyle davranıyorsun sanmıştım. Yoksa bu diyarda yaşayan herkes bu yeri bilir ama sen bu durumda farklısın."

"Hafızamı kaybettim"elim istemsizce yarama doğru gitti.

Anladığını belirten bir mırıldanma çıkartarak yürümeye devam etti. Uzun bir süre sessiz bir şekilde yürümeye devam ettik.

"Yaratıklar nerede?"

"Goblinler mi?"

"Evet"

"Bilmiyorum. Hücremden çıktım çıkalı 3 tane Goblin gördüm. Birini sende gördün zaten"

"Başka kurtulan var mıdır sence?"

"Olabilir"

Koku artık giderek dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Elimle burnumu tutup "Bu nasıl koku böyle?"

"Görüceklerin karşısında kendini hazırlasan iyi edersin" Daha kötü nasıl bir şey olabilir diye düşünürken "Kahretsin!" Diyip beni bildiğimde tutup kolonun arkasına çekti. "Sakın ses çıkarma.Hatta nefes dahi alma" dedi ama o kadar kısık sesle söylemişti ki doğru duyup duymadığımı anlamadım.

Kafamı hafif çıkarıp neyden saklandığımıza baktım. Goblinin arkası bize dönük olduğundan ne yaptığını göremiyordum. Hafif bize doğru döndüğündeyse az kalsın çığlık atıcaktım. Ayaklarımdaki tüm güç bir anda gitti ve yere çömeldim.

"Hey napıyorsun? Kendine gel." Diyerek çömeldi ve beni tekrar ayağa kaldırdı. "Topla kendini." göz yaşlarımı silip tekrar o tarafa bakmaya çalıştım ama önüme geçip "Onun için yapabileceğimiz bir şey yok " dedi. O kadar kısıktı ki sesi bir an ona bile sinirlendim. Onu duymamazlıktan gelerek tiksintiyle baktım. Genç kız acı içerisinde yerde yatıyordu. Hala hayattaydı ama tabi ne kadar hayattaysa. Goblin canlı canlı genç kızı yiyordu. Acısı gözlerinden okunabiliyordu genç kızın ama artık çığlık atıcak mecali kalmamıştı.

Hayır dedim içimden.Kimse böyle ölmeyi hakketmiyor. Doğru belki onun için yapabilecekleri bir şey kalmamıştı ama en azından huzur içinde ölmesini sağlayabilirlerdi. İçimdeki o ses " Sen önce kendi hayatını normale çevir başkalarının hayatıyla sonra ilgilenirsin " diye sitem ediyordu. Kendime neden bu kadar acımasız davrandığımı bilmiyordum ama bu sesleri şu anlık susturacak bir şeyim yoktu. Geçmişte ne yaşamış olursam olayım , bana kim ne yara açmış olursa olsun hatırlamadığım anılar gün yüzüne çıkana kadar bu sese kulak vermicektim. Ana odaklanarak Goblin'e kitlendim.

Sinir ve tiksinti her yanımı sarmıştı. İleride yerde bir kılıç vardı. Hiç düşünmeden hızla kolonun arkasından çıktım ve kılıca doğru koştum.

Arkamdan "Delirdin mi? Hemen geri dön." Diye bağıran kişiyi duymayarak kılıcı elime aldım ve canavarla göz göze geldim. İşte o an artık o kadarda korkunç gelmediklerini düşündüm.

İçimde korkudan çok öfke, tiksinti ve acıma vardı. Vücudumun kendi kendine haraket etmesine izin verdim. Onun bana doğru gelmesini beklemeden ben ona doğru koştum. Elindeki baltasını sallaya sallaya bana doğru yürürken ben ne olduğunu anlamadan baltayı bana doğru fırlattı. Refleks olarak bende kılıcı ona doğru salladım . Her şey çok hızlı olmuştu ve kendimi bir anda yerde buldum. "Lanet olsun seni kaçık. Kendini öldürtmek istiyorsan benim olmadığım bir yerde yap!" Hızla üzerimden kalkıp geriye doğru baltayı salladı.

Hareketleri gerçekten çok hızlıydı. Bu zamana kadar hayatta kalmasına şaşırmamak gerek. Bende ayağa kalkıp ona yardım etmeye çalıştım ama beni eliyle itekleyerek " Geride kal!" İrkilerek geri çekilip yardım etmekten vazgeçtim. Neyseki salladığım kılıç Goblin'in kolunu yaralamıştı da haraketleri az da olsa yavaşlamıştı ama iyileşip eski gücüne ulaşması kısa sürmemişti.

Yerde yatan kızın yanına gidip yanına çömeldim. Zar zor gözlerini açık tutabiliyordu. Saçlarını okşayıp " Olanlar için üzgünüm. Artık acı çekmeden gözlerini kapatabilirsin " dedim. Gülümseyerek " Teşekkür ederim " dedi ve gözlerini kapattı.

Ağlamak istemediğim için başımı yukarı doğru kaldırdım. Kükremeyle başımı çevirdiğimde Goblin'in benim üzerime doğru pençelerini çıkararak atlarken gördüm. Refleks olarak kollarımla yüzüme getirerek geri çekildim. Pençesini bana doğru savururken arkadan baltayla kafasını kopardı. Kanı üzerime sıçrarken kafası hemen yanıma düştü. Çığlık çığlığa cesetten uzaklaşıp " B-bu çok yakındı"

Baltayı silerek " Hayatını kurtardım önemli değil" yanımdan geçip ilerledi. Yalpalayarak yanına ulaşıp " Teşekkür ederim " bana bir bakış atıp " Bir daha böyle saçma şeyler yapma " "Ama " diye itiraz edicekken sözümü kesti.

"Herkesi kurtaramazsın. Bende o kızın acı çekmesini görmek istemezdim ama bazı şeylere mecburuz. Kendini görüceğin şeye karşı hazırlamanı söylemiştim. "

"Bunun olucağını biliyor muydun?"

"Nerden bilebilirim ki! Ama Goblinler kokunun yoğun olduğu yerlerde daha çok olurlar."

"Sadece acı çekmeden gitmesini istedim"

"O yüzden de bizi tehlikeye attın. Gereksiz cesaretin beni gerçekten çok etkiledi."

"Ama onu öldürdün şu an güvendeyiz." Alay edercesine gülüp " Sence bunca sese diğerleri kulaklarını mı kapamıştır. "

" Peki şimdi ne yapıcaz?"

Tek kaşını kaldırarak " Biz yok artık. Ayrılıyoruz"

Kolundan tutarak onu durdurdum. "Ne demek ayrılıyoruz. Beni burada mı bırakacaksın." Şu an yalnız kalamazdım.Her şey çok yeniydi. Birine ihtiyacım vardı.

Alayla "Ne oldu şimdi korkmaya mı başladın prenses"

"İkimizi tehlikeye atmak istemediğimi biliyorsun hem beni sen kurtardın. Eğer bırakıcaksan neden kurtardın" gözlerini kısıp suratımı inceledi

"Bakıyorum şimdi çenen açılmış"kolunu elimden kurtarıp

"Ben melek değilim. Önce bunda bir anlaşalım. Seni kurtarmış olmam sadece tesadüftü. Ben senin koruman falan değilim. Eğer gereksiz bir iyilikle diğerlerini kurtarmak istiyorsan ben sana engel olamam ama kendi hayatımı da senin gibi biri için riske atamam "

" Bilmiyordum. Bende en az senin kadar şaşkınım. Eğer beni bırakırsam hayatta kalabileceğimi mi düşünüyorsun. Hem sana yardımım dokunur. İki kişi her zaman tek kişiden daha iyidir "

Arkasını dönüp ilerledi. Umutsuzlukla arkasından bakakaldım. Gerçekten de beni bırakıcaktı. " Ne sandın, senin gibi birine ancak bu kadar dayanabildi" yine içimdeki o ses zehrini saldı.

"Kapa çeneni " diye mırıldandım.

Birden durup seslendi " Acele etsen iyi olur. Birazdan burada bunlardan daha fazlası olucak. Onlar gelmeden aşağı inmemiz gerekiyor "

Yüzümde bir gülümseme oluşarak " Peki aşağı gelemezler mi? " dedim. Beni bırakmayacaktı. Eğer öyle olsaydı konuşmadan giderdi.

" İnebilirler ama şu ana kadar indiklerini görmedim." bana doğru dönüp " İlk ve son kez uyarıyorum. Yapma dediğim şeyi yapma"

"Söz veriyorum" dedim. Bir şey demeden önüne döndü ve yürümeye devam etti.

Arkasından yürüyerek " Bu arada resmi olarak tanışmadık. Ben Elvi."

"Hiçbir şey hatırlamadığını sanıyordum"

"Adım dışında bir şey hatırlamıyorum"

"Hmm " ses çıkartıp yürümeye devam etti. Bana adını söyleyecek kadar güvenmiyordu sanırım.

" Dashiel"

Kısa ve öz olan cevapla yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Cevabı içime tarifi olmayan bir huzur vermişti. Hiçbir tesadüf de beni bu denli mutlu etmemişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.