Bir mimar olarak hayatta çizgilerle yaşıyorum. Planlar, projeler, kağıt üzerindeki sınırlar… Ama bazı çizgiler sadece kağıt üzerinde kalmıyor. Bazıları, hiç hesapta yokken kalbinize kazınıyor.
İstanbul’un telaşlı sokaklarından sıyrılıp, geniş ve ihtişamlı malikanelerden birinin kapısında duruyordum. Tekin Şahsal, ünlü iş insanı, bana özel bir iş teklif etmişti: yeni evini tasarlamamı istiyordu. Genç yaşımda böyle büyük bir projeyi yönetmek benim için bir fırsattı, ama nedense içimde bir huzursuzluk vardı. Çalışmam gereken kişi bu şehrin en başarılı adamlarından biriydi— ve en mesafeli görünenlerinden biri.
İlk karşılaşmamız ofisimde olmuştu. Uzun boyu, koyu gri takım elbisesi ve keskin bakışlarıyla içeriye adım attığında, ortamda bir şeyler değişti. Elini uzattığında tereddüt etsem de, profesyonelliğimi koruyarak sıkıca sıktım. “Özgül Hanım, umarım bu iş birliğimiz ikimiz için de verimli olur.” Ses tonu netti, ama gözlerinde belirsiz bir şey vardı— belki de alışılmışın dışında bir samimiyet.
Çalışmaya başladıkça, işin sadece duvarlardan ve kolonlardan ibaret olmadığını anladım. Tekin detaylara takıntılıydı; çizimlerimi titizlikle inceliyor, bazen değişiklikler öneriyordu. Önceleri bu tavrı sinir bozucu gelmişti, ama sonra fark ettim ki aslında bu onun dünyayı kontrol etme çabasıydı. Güçlü bir adamdı, ama belki de kendi duygularına bile hükmetmeye çalışan biriydi.
Bir akşam, malikanenin iç tasarımı üzerine çalışmak için onun ofisinde buluştuk. Kitaplarla dolu raflar, büyük cam pencerenin ardındaki şehir manzarası… O, masasında dosyaları incelerken ben yeni çizimlerimi sunmaya hazırlanıyordum. “Bu renkleri neden seçtin?” diye sordu ansızın.
Duraksadım. “Evin sıcak ve davetkâr olmasını istedim. Soğuk, mesafeli bir yer gibi görünmesini değil.”
Bakışları kağıtlardan bana kaydı. “İlginç. Sanki insanı da tasarlıyorsun.” Gülümsedim.
Bu konuşma bir dönüm noktasıydı. Tekin’le çalışma saatlerimiz uzadıkça, aramızdaki ilişki de değişiyordu. İlk başta sadece iş odaklı olan görüşmelerimiz, artık kahve eşliğinde sohbetlere dönüşüyordu. O, ciddi görüntüsünün ardında aslında dünyaya mesafeli bakmak zorunda kaldığı bir geçmiş taşıyordu. Ve ben, onun bu sert kabuğunu yavaş yavaş çözmeye başlıyordum.
Bir gün, tasarımın son aşamalarında, Tekin beni evinin inşaat alanına çağırdı. Merdivenler, duvarlar, avizeler— her şey yavaş yavaş tamamlanıyordu. Ama o, bir odanın kapısında durarak bana döndü. “Burası benim için özel olacak. Ama nasıl bir şey olacağına sen karar ver.”
Şaşırdım. “Nasıl yani? Senin tercihin değil mi?”
“Bazen başkalarının gözünden bakmak gerekir. Senin gözünden…”
Sözlerinin altında gizlenen şeyleri anlamaya çalışırken, içimde tuhaf bir heyecan hissettim.
İstanbul’da, cadde lambalarının soluk ışığında yürürken, kafamın içinde yankılanan sesleri susturmaya çalışıyordum. Tekin’le olan görüşmemin etkisinden hâlâ kurtulamamıştım. Kalbim, mantığıma karşı koymaya çalışan bir asi gibi çarpıyordu. Bunun sadece bir iş görüşmesi olması gerekiyordu. Bir ev tasarlamak ve teslim etmek... Ama içimde, bu projeyle birlikte bambaşka bir hikâyeye sürüklendiğimi hissediyordum.
Telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Efsun’un numarası gözlerimin önünde belirdi. Ablam, bana her zaman rehberlik etmişti. Barlas’la evlendiğinden beri çok farklı bir dünyada yaşıyordu, fakat hâlâ bana karşı koruyucu ve destekleyici olmaktan vazgeçmemişti.
Sonunda Efsun ve Barlas’ın yaşadığı büyük konağın kapısına ulaştım. Bahçedeki ışıklar, içeride bir davet olduğunu gösteriyordu. Birkaç dakika kapının önünde durup derin bir nefes aldım ve zile bastım.
Kapıyı açan kişi, Ufuk oldu. Küçük yeğenim, gözleri pırıl pırıl, üzerindeki pijamalarla bana sarıldı. “Teyze! Geldin mi?”
Gülümsedim. “Geldim ufaklık, annen içeride mi?”
Ufuk elini kapıya doğru salladı. “İçeride, baba biraz sinirli ama.”
İçeri girdiğimde Efsun, büyük salonun ortasında oturuyordu. Barlas, bir köşede telefonuyla uğraşıyordu, yüzü her zamanki gibi sertti. Onlarla fazla konuşmadan doğrudan Efsun’un yanına gittim. “Konuşmamız lazım.”
Efsun bana dikkatle baktı, sonra Ufuk’a dönüp “Hadi bakalım, şimdi odana git. Teyzenle konuşacağız.” dedi. Ufuk itiraz etmeden odasına gitti ve biz salonda baş başa kaldık.
“Ne oldu?” diye sordu Efsun, kaşlarını çatmıştı.
Ellerimi avuçlarımda birleştirerek masaya yaslandım. “Ben… Çok tuhaf bir iş aldım. Ama iş olmaktan çıktı sanırım.”
Efsun kaşlarını kaldırarak bana daha dikkatle bakmaya başladı. “Kim?”
Derin bir nefes aldım. “Tekin Şahsal.”
Efsun’ın gözleri büyüdü. Birkaç saniye sesini çıkarmadı. Sonunda fısıltıyla “Barlas’ın en büyük düşmanı…” dedi.
Başımı salladım. “Evet. Bana evini tasarlamam için teklif verdi. Ama… Tanıştıkça iş, iş olmaktan çıkıyor gibi. Öyle tuhaf bir elektrik var ki aramızda, kendimi durduramıyorum.”
Efsun düşünceli bir şekilde ellerini masaya koydu. “Özgül, bu çok tehlikeli olabilir. Barlas, Tekin’den nefret ediyor. Eğer bu işin boyutu değişirse, sadece sen değil, ben de zor durumda kalırım.”
Dudaklarımı ısırdım. “Ama ben sadece çalışıyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Efsun iç çekti ve kolunu masaya yaslayarak bana daha yakın bir şekilde baktı. “Bak, bu konuda çok dikkatli olmalısın. Hiç kimseye— özellikle Barlas’a— bundan bahsetmemelisin. Bu iş sana zarar verebilir.”
Derin bir sessizlik çöktü. İçimdeki karmaşa daha da büyümüş gibiydi. “Ama ben hislerimi kontrol edemiyorum.” dedim usulca.
Efsun’ın yüzü sertleşti. “Özgül, eğer bu işin içine girersen, bu sadece seni değil, hepimizi etkiler. Sadece bir ev tasarladığını söyle ve konuyu kapat. Tekin’le olan hiçbir şeyi, hiçbir ayrıntıyı kimseye anlatma.”
bunu başımla onayladım.
Çünkü nede olsa ablam benim iyiliğimi istiyordu.İstanbul’da, cadde lambalarının soluk ışığında yürürken, kafamın içinde yankılanan sesleri susturmaya çalışıyordum. Tekin’le olan görüşmemin etkisinden hâlâ kurtulamamıştım. Kalbim, mantığıma karşı koymaya çalışan bir asi gibi çarpıyordu. Bunun sadece bir iş görüşmesi olması gerekiyordu. Bir ev tasarlamak ve teslim etmek... Ama içimde, bu projeyle birlikte bambaşka bir hikâyeye sürüklendiğimi hissediyordum.
Telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Efsun’un numarası gözlerimin önünde belirdi. Ablam, bana her zaman rehberlik etmişti. Barlas’la evlendiğinden beri çok farklı bir dünyada yaşıyordu, fakat hâlâ bana karşı koruyucu ve destekleyici olmaktan vazgeçmemişti.
Sonunda Efsun ve Barlas’ın yaşadığı büyük konağın kapısına ulaştım. Bahçedeki ışıklar, içeride bir davet olduğunu gösteriyordu. Birkaç dakika kapının önünde durup derin bir nefes aldım ve zile bastım.
Kapıyı açan kişi, Ufuk oldu. Küçük yeğenim, gözleri pırıl pırıl, üzerindeki pijamalarla bana sarıldı. “Teyze! Geldin mi?”
Gülümsedim. “Geldim ufaklık, annen içeride mi?”
Ufuk elini kapıya doğru salladı. “İçeride, baba biraz sinirli ama.”
İçeri girdiğimde Efsun, büyük salonun ortasında oturuyordu. Barlas, bir köşede telefonuyla uğraşıyordu, yüzü her zamanki gibi sertti. Onlarla fazla konuşmadan doğrudan Efsun’un yanına gittim. “Konuşmamız lazım.”
Efsun bana dikkatle baktı, sonra Ufuk’a dönüp “Hadi bakalım, şimdi odana git. Teyzenle konuşacağız.” dedi. Ufuk itiraz etmeden odasına gitti ve biz salonda baş başa kaldık.
“Ne oldu?” diye sordu Efsun, kaşlarını çatmıştı.
Ellerimi avuçlarımda birleştirerek masaya yaslandım. “Ben… Çok tuhaf bir iş aldım. Ama iş olmaktan çıktı sanırım.”
Efsun kaşlarını kaldırarak bana daha dikkatle bakmaya başladı. “Kim?”
Derin bir nefes aldım. “Tekin Şahsal.”
Efsun’ın gözleri büyüdü. Birkaç saniye sesini çıkarmadı. Sonunda fısıltıyla “Barlas’ın en büyük düşmanı…” dedi.
Başımı salladım. “Evet. Bana evini tasarlamam için teklif verdi. Ama… Tanıştıkça iş, iş olmaktan çıkıyor gibi. Öyle tuhaf bir elektrik var ki aramızda, kendimi durduramıyorum.”
Efsun düşünceli bir şekilde ellerini masaya koydu. “Özgül, bu çok tehlikeli olabilir. Barlas, Tekin’den nefret ediyor. Eğer bu işin boyutu değişirse, sadece sen değil, ben de zor durumda kalırım.”
Dudaklarımı ısırdım. “Ama ben sadece çalışıyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Efsun iç çekti ve kolunu masaya yaslayarak bana daha yakın bir şekilde baktı. “Bak, bu konuda çok dikkatli olmalısın. Hiç kimseye— özellikle Barlas’a— bundan bahsetmemelisin. Bu iş sana zarar verebilir.”
Derin bir sessizlik çöktü. İçimdeki karmaşa daha da büyümüş gibiydi. “Ama ben hislerimi kontrol edemiyorum.” dedim usulca.
Efsun’ın yüzü sertleşti. “Özgül, eğer bu işin içine girersen, bu sadece seni değil, hepimizi etkiler. Sadece bir ev tasarladığını söyle ve konuyu kapat. Tekin’le olan hiçbir şeyi, hiçbir ayrıntıyı kimseye anlatma.”
Başımla onayladım. Ama içimde, hikâyenin burada bitmeyeceğini biliyordum.
İstanbul’da, cadde lambalarının soluk ışığında yürürken, kafamın içinde yankılanan sesleri susturmaya çalışıyordum. Tekin’le olan görüşmemin etkisinden hâlâ kurtulamamıştım. Kalbim, mantığıma karşı koymaya çalışan bir asi gibi çarpıyordu. Bunun sadece bir iş görüşmesi olması gerekiyordu. Bir ev tasarlamak ve teslim etmek... Ama içimde, bu projeyle birlikte bambaşka bir hikâyeye sürüklendiğimi hissediyordum.
Telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Efsun’un numarası gözlerimin önünde belirdi. Ablam, bana her zaman rehberlik etmişti. Barlas’la evlendiğinden beri çok farklı bir dünyada yaşıyordu, fakat hâlâ bana karşı koruyucu ve destekleyici olmaktan vazgeçmemişti.
Sonunda Efsun ve Barlas’ın yaşadığı büyük konağın kapısına ulaştım. Bahçedeki ışıklar, içeride bir davet olduğunu gösteriyordu. Birkaç dakika kapının önünde durup derin bir nefes aldım ve zile bastım.
Kapıyı açan kişi, Ufuk oldu. Küçük yeğenim, gözleri pırıl pırıl, üzerindeki pijamalarla bana sarıldı. “Teyze! Geldin mi?”
Gülümsedim. “Geldim ufaklık, annen içeride mi?”
Ufuk elini kapıya doğru salladı. “İçeride, baba biraz sinirli ama.”
İçeri girdiğimde Efsun, büyük salonun ortasında oturuyordu. Barlas, bir köşede telefonuyla uğraşıyordu, yüzü her zamanki gibi sertti. Onlarla fazla konuşmadan doğrudan Efsun’un yanına gittim. “Konuşmamız lazım.”
Efsun bana dikkatle baktı, sonra Ufuk’a dönüp “Hadi bakalım, şimdi odana git. Teyzenle konuşacağız.” dedi. Ufuk itiraz etmeden odasına gitti ve biz salonda baş başa kaldık.
“Ne oldu?” diye sordu Efsun, kaşlarını çatmıştı.
Ellerimi avuçlarımda birleştirerek masaya yaslandım. “Ben… Çok tuhaf bir iş aldım. Ama iş olmaktan çıktı sanırım.”
Efsun kaşlarını kaldırarak bana daha dikkatle bakmaya başladı. “Kim?”
Derin bir nefes aldım. “Tekin Şahsal.”
Efsun’ın gözleri büyüdü. Birkaç saniye sesini çıkarmadı. Sonunda fısıltıyla “Barlas’ın en büyük düşmanı…” dedi.
Başımı salladım. “Evet. Bana evini tasarlamam için teklif verdi. Ama… Tanıştıkça iş, iş olmaktan çıkıyor gibi. Öyle tuhaf bir elektrik var ki aramızda, kendimi durduramıyorum.”
Efsun düşünceli bir şekilde ellerini masaya koydu. “Özgül, bu çok tehlikeli olabilir. Barlas, Tekin’den nefret ediyor. Eğer bu işin boyutu değişirse, sadece sen değil, ben de zor durumda kalırım.”
Dudaklarımı ısırdım. “Ama ben sadece çalışıyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Efsun iç çekti ve kolunu masaya yaslayarak bana daha yakın bir şekilde baktı. “Bak, bu konuda çok dikkatli olmalısın. Hiç kimseye— özellikle Barlas’a— bundan bahsetmemelisin. Bu iş sana zarar verebilir.”
Derin bir sessizlik çöktü. İçimdeki karmaşa daha da büyümüş gibiydi. “Ama ben hislerimi kontrol edemiyorum.” dedim usulca.
Efsun’ın yüzü sertleşti. “Özgül, eğer bu işin içine girersen, bu sadece seni değil, hepimizi etkiler. Sadece bir ev tasarladığını söyle ve konuyu kapat. Tekin’le olan hiçbir şeyi, hiçbir ayrıntıyı kimseye anlatma.”
Başımla onayladım. Ama içimde, hikâyenin burada bitmeyeceğini biliyordum.
Özgül, Efsun’un yanına oturduğunda içinde garip bir huzursuzluk vardı. Ablasının yüzüne dikkatlice bakınca, sağ yanağındaki hafif morluğu fark etti. Önce gözleri irkildi, sonra kendini toparlayıp dudaklarını araladı. "Efsun, yüzün… Ne oldu?"
Efsun gözlerini kaçırdı, bir anlığına ellerini dizlerine kenetledi. Yüzünde belirsiz bir gülümsemeyle başını hafifçe salladı. "Düştüm," dedi, sesi normal çıkmaya çalışıyordu ama Özgül bu cevabı yeterince tatmin edici bulmadı.
Kaşlarını çatarak ablasına daha dikkatle baktı. "Düştün mü?" diye tekrarladı şüpheyle. "Sen çocuk musun, Efsun? Nereye düştün?"
Efsun bir an sessiz kaldı. Ellerini sıkıca birbirine kenetledi ve derin bir nefes aldı. "Özgül, bazı şeyler hakkında konuşmak istemiyorum. Lütfen bunu büyütme."
Ama Özgül konuşmayı kesmedi, daha da yakına sokulup ablasının yüzünü incelemeye başladı. Morluk yeni gibiydi. Sert bir dokunuşla olmuş gibi. Gözlerinin derinliklerinde bir şeyler alev aldı. "Efsun, kim yaptı bunu?"
Efsun başını kaldırdı, gözleri birkaç saniye boyunca boşluğa takıldı. Sonra usulca, neredeyse nefesi kadar hafif bir sesle, "Barlas," dedi.
Özgül’in içinde bir şeyler koptu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi, adeta duyduklarını idrak edemiyordu. Ama saniyeler geçtikçe siniri büyüdü, yanakları kızardı. Yumruklarını sıkarak ayağa kalktı. "Barlas mı? Sen ciddi misin, Efsun? O sana bunu yaptı ve sen sustun mu?"
Efsun gözlerini tekrar kaçırdı, derin bir nefes aldı ama titrediğini Özgül fark etti. "Özgül, bu konuya karışma."
"Karışma mı?" diye patladı Özgül. "Sen benim ablamın, senin gibi güçlü bir kadının bunu saklamasına izin mi veriyorsun? Hayır, bunu saklamayacaksın! Sen onun kurbanı değilsin!"
Efsun ellerini kaldırıp gözlerini kapadı. "Bu benim meselem, Özgül. Lütfen."
Ama Özgül’ün içindeki öfke artık kontrol edilemezdi. Gözleri yaşlarla dolarken, sesini kısarak ablasına yaklaştı. "Bunu onun yanına bırakmayacağız, Efsun. Ne yapacağımı bilmiyorum ama bir şey yapacağız."
Efsun’un yüzündeki morluk hâlâ gözlerimin önündeydi. Ona ne kadar baskı yaparsam yapayım, dudaklarını sıkıca kapatıp bakışlarını kaçırıyordu.
"Efsun, bunu görmezden gelemeyiz," dedim, sesimde titreşim vardı. "Barlas sana zarar veriyor ve sen susuyorsun. Bunu nasıl kabul edebilirsin?"
Efsun derin bir nefes aldı, ellerini saçlarına götürüp geriye doğru itti. "Özgül, bu iş sanıldığı kadar kolay değil. Sen benim hayatımın içinde değilsin, bazı şeylerin dışarıdan göründüğü kadar basit olmadığını bilmelisin."
"Kolay değil mi?" diye sertçe karşılık verdim. "Kolay olmamalı zaten! Ama bir şeyler yapmalısın. Barlas’tan ayrılmalısın!"
Efsun gözlerini kapadı, sanki bu tartışmadan kaçmak ister gibi. Sonra derin bir iç çekti ve gözlerindeki hüzünle yüzüme baktı. "Ufuk ne olacak?" diye fısıldadı. "Ufuk’un babasına ihtiyacı var, Özgül. Onun yaşını, duygularını düşündün mü?"
Öfke yerini kırılmış bir sessizliğe bıraktı. Bunu hiç düşünmemiştim. Ufuk için ne kadar zor olacağını… Onun küçük kalbinin böyle bir ayrılıkla paramparça olacağını.
Ama yine de, "Efsun, bu böyle devam edemez," diye inat ettim. "Ufuk bir gün senin üzüntünü anlayacak. Ona güçlü bir örnek olmalısın."
Efsun gözlerini kaçırarak kalktı. "Daha fazla konuşmak istemiyorum." dedi ve mutfağa doğru yürüdü. Bu konuşma bitmemişti, biliyordum. Ama onu zorlamanın bir anlamı yoktu.
Tam eve dönmeye hazırlanıyordum ki, telefonum çaldı. Elzem’in adı ekranda parlıyordu. Açtım.
"Özgül!" diye neşeyle seslendi. "Akşam bir parti var. En iyi mekanlardan birinde. Kesinlikle gelmelisin!"
Kaşlarımı çatıp iç çektim. "Elzem, hiç havamda değilim."
"Saçmalama! Tüm iş insanları, önemli isimler orada olacak. Belki biraz eğlenir, kafanı dağıtırsın. Hem Tekin de geliyor."
Sözleriyle irkildim. Tekin orada olacak mıydı?
Bir an durup düşündüm. Belki bu gece, aklımı meşgul eden her şeyi unutabilirdim…