İçeriğe geç

Dijital Sirk | One-Shots

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Dijital Sirk | One-Shots

Bölüm 1

1-Yıldızı Seç

Yorucu bir günün ve bitmek bilmeyen maceraların ardından sonunda dinlenebiliyorum. Çadırın dışındaki bir çimenlikteyim. Gökyüzünde yıldızlar parlıyor. Akşam vakti, hava karanlık. Ama sanırım bu dijital dünyada sabah ve akşam tam olarak yoktu. Yani Caine öyle demişti. Neyse… kimin umrunda? Önemli olan bu anın güzelliği. Gözlerimi kapatıyorum ve bugünkü maceralarımızı düşünüyorum. Caine yine istemeye istemeye öneri kutusundan bir macera seçmişti bizim için. Muhtemelen Zooble onu ikna etmişti. Ya da belki bizim isteklerimize arada sırada kulak vermesi gerektiğini sonunda anlamıştı. Macera'nın adı "Yıldızı Seç"ti. Evet, saçma, son dakika uydurulumuş bir isim gibiydi. Hepimiz şarkıcıydık. Birbirimiz ile düetler yapıp bir üst aşamaya geçmeye çalışıyorduk. Ve bu düetleri milyonlarca NPC'nin önünde yapıyorduk... Evet bu kısmı kesinlikle stresliydi. Ama Jax bunu bir şekilde engellemişti. Nasıl yaptı bilmiyorum ama ikimiz düette şarkıyı söylerken hep yanımdaydı, göz gözeydik... Ve bu o milyonlarca NPC'yi unutmamı sağladı. O an bildiğim tek şey şarkı ve o mor aptal tavşandı. Ve onu yendim. Ve Gangle ile yaptığım ikinci turda yenildim. Çünkü nedense işte o an herkesin gözlerinin üstümde olduğunu hissettim ve korktum. Doğal olarak batırdım. Eh, neyse. Kaybettiğim için üzgün değilim. Zaten bir şarkı yarışmasını kazanacak kadar kendimden emin değilim. İlk turu geçmem bir şanstı. Jax bana acımış olmalıydı... Ah... nasıl söylenir bilmiyorum ama... Son zamanlarda... Jax ile yakınız... Cidden. Birşeyler oluyor sanki, onun yanımda olması hoşuma geliyor, rahat hissediyorum, aynı zamanda onun maskesiz halini gördüm ve bu ona karşı birşeyler hissetmemi sağladı. Kahretsinki ona karşı birşeyler hissediyorum. Ve bu konuda karşılıksız olmadığıma eminim. Evet, o aptal bie mor tavşan. Hep gülüyor, şaka yapıyor ama.... Yanaklarımkm kızardığını fark ettiğim an yeniden şimdiki zamana dönüyorum. Ve gözlerimi açtığımda, yıldızların altında yalnız olmadığımı fark ediyorum. Çimenlikte benim birkaç santim uzağıma oturmuş, tek kaşını kaldırarak bana bakıyor. Tanrım! O ne ara yanıma geldiki?! Onu nasıl fark etmedim?! Bana merakla bakıp sırıtıyor "Seni böyle kızartıcak neler düşünüyorsun, Pomni?" Ben ise kızarmış yüzüme kırmızının bir tonu daha eklenirken ona bakıyorum. "H-hiçbir şey." Jax ise göz deviryor. "Tabii, eh neyse." Bir süre daha bana bakmaya devam ediyor ardından kendi kendine gülüp gökyüzüne bakıyor. Konuyu uzatmıyor nedense. Ve durduk yere nedense yanaklarımın dahada kızarmasına sepeb olucak birşey diyor. "Sesin çok güzeldi bugün." Ona bakıyorum ve utangaç bir gülümseme sunuyorum. O da bana bakıyor, yıldızların altında yüzünde hafif bir gülümseme beliriyor. Ve o an anlıyorum. Onu seviyorum. Gözlerimiz bir süre daha birbirine kilitli kalıyor. Başka bir yöne bakmak istiyorum ama olmuyor. Elleri hafifçe hareket ediyor, benimkine değiyor. İzin istiyor sanki elimi tutmak için. Bu hareketi ile nefesim duraksıyor. Utancımı, kızarmış yanaklarımı gizlemek için başka yöne bakıyorum ama onun elini tutuyorum. Uzun zamandır yapmak istediğimi yapıyorum. Hafifçe kıkırdıyor. Birşey demiyor ama sanırım demesinede gerek yok. Elimi bırakmadan arkasına, çimneliğe sırtüstü yatıyor. Gökyüzüne bakıyor. "Yıldızlar bugün oldukça güzel değil mi, Pompom?" Sonra sırıtıyor ve bana bakıyor. "Ama elbette senin kadar güzel değiller." Bu iltifat hoşuma gidiyor ama umursamaz bir tavırla göz deviriyorum. "Jax..." "Ne yalan mı?" diyor alaycı bir şekilde. "Hoşuna gitti, biliyorum. Öyle değilmiş gibi davranma." Ani bir hareketle beni belimden kavrarıyor ve kendine çekiyor. Hareketiyle nefesim kesiliyor ama o beni kucakladığında, sıcaklığı ve varlığı ile ister istemez eriyorum. Şimdi ikimiz de çimenlikte sırtüstü yatıyoruz. Sırtım onun karnına denk geliyor ve sıcak nefesi kulağımı gıdıklıyor. Yüzüm alev alıyor ve o ise sadece gülmekle yetiniyor. Gülüşü kulağımda yankılanıyor. Kalbim onun gülüşü ile hızla çarpıyor. Bunu fark etmemesi imkânsız ama bu sefer benle uğraşmak yerine susuyor. "Yine çok kızardın..." diyor fısıltıyla. Ama bu sefer sesinde alay yerine hoş, tatlı bir sıcaklık var. "Kes sesini..." diyorum elimden geldiğince sert olmaya çalışarak. Ama zayıf sesimi duyunca iç çekiyorum. Eli elimi tutarken, beni kucaklamışken, sıcak nefesi tenime değerken ve benimle uğraşırken… bu haldeyken ona karşı koymak biraz… zor. Çenesini, başımın tepesine yaslıyor ve elleri elimi daha sıkı kavrıyor, kaçacak yer bırakmıyor ama zorla da tutmuyor. Şimdi kalp atışları sırtıma daha sakin bir şekilde çarpıyor. Derin bir nefes alıyor. "Biliyor musun?..." diye başlıyor sözüne, sözcüklerini teker teker söyleyerek. "Genelde böyle anlara katlanamam… dayanamam… Bir şekilde mahvederim… Açıkçası ne yapacağımı bilemem… Bende sinir bozucu ve saçma sapan hareketlerim ve esprilerim ile anı bozardım… Ve evet, bundan keyif aldığım olurdu..." Arkadan bana daha sıkı sarılıyor. Sanki beni kaybetmemek istiyormuş gibi. "Ama bu sefer… Bozmak istemiyorum… Çünkü ne yapacağımı biliyorum… Yani eh, sanırım..." Onun sözüyle kalbim adeta tekliyor. Beni ne kadar sıkıca kucaklamış, yerimden hareket etmemi imkânsız kılmış olsa da başımı ona çeviriyorum. Onu tam göremiyorum ama gülmediğini görebiliyorum. Gözlerini kapamış ve huzurlu gözüküyor. Ve tatlı… "Ve ben buradayım..." diyebiliyorum. "Ve… bir yere gitmeyeceğim… Söz veriyorum." "Biliyorum," diye mırıldanıyor. "Ve bu hoşuma gidiyor." Gözlerini aralıyor, göz göze geliyoruz. Bir şey diyemiyorum. Ağzım açık kalıyor. Yıldızlar yukarıda sessizce parlıyor. Çimenlerin kokusu, gece serinliği ve onun sıcaklığı… Kendimi ilk defa gerçek dünyada gibi hissediyorum. Mahsur kaldığım bir dijital dünya yerine… Bir süre öyle bakışıyoruz. Ne kadar böyle kalıyoruz bilmiyorum ama… böyle kalmaya sonsuza kadar devam edebilirim. Beni sıktığı kolları ve benim elimi tutan eli hafifçe gevşiyor, bana hareket edecek yer bırakıyor. Yüzümü ve bedenimi ona çevirip bu sefer ben ona sıkıca sarılıyorum. Ellerini belime koyarak beni yeniden kendine çekiyor. Göğsüm onun göğsüne değiyor. Kalp atışlarımız birbirine karşılıklı şekilde çarpıyor. Yine onun gözlerinin içine bakıyorum. Biliyorum, oldukça klişe ama onun gözlerinin içine saatlerce bakabilirim… Ve bu bile bana yetmez. "Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?" diyor alçak bir sesle. Ardından gülerek ekliyor. "İstersen fotoğrafımı çek, istediğin zaman bakarsın." Bakışlarımı kaçırmıyorum. "Böyle olduğunda… Yani içini açtığında farklısın… Yani gerçek sensin," diye dökülüyor dudaklarımdan sözler. "Ve bunu seviyorum." Hafifçe nefesini tutuyor. Ardından kısık kahkaha atıyor, ama bu kahkaha kısa sürüyor. "Bunu şu ana kadar çok az kişi fark etti," acıyla gülüyor. "Fark edenler ise genelde… kalmadı." Sessizce ona bakıyorum. O ise yüzünden acı bir gülümseme ile bana bakıyor. Elim onun göğsüne geliyor ve kalbinin üzerinde duruyor. Kalp atışlarını duyabiliyorum. Hiç olmadığı kadar, bu dijital dünyaya aykırı gelecek kadar gerçek ve sıcak kalp atışları. "Ben kalıyorum..." diyorum yavaşça. "Ve bak, hâlâ buradayım." Vücudu geriliyor, ardından gevşiyor. Beni burun buruna gelecek şekilde kendine çekiyor yine. "Tehlikelisin." diyor usulca. "Ve bunu seviyorum." Sonra kıkırdıyor. "Lanet olsun, sanırım sana aşık oluyorum, soytarı." Abartılı bir şekilde iç çekiyor. Burnum onun burnuna değiyor. Yüzlerimiz birbirine yakın. Gülümsüyorum. "Sen de benim kadar tehlikelisin, tavşan." Gülümsüyor ve onun kızarmış yanaklarını fark ediyorum. Tanrım, cidden böyle olduğunda ona aşık oluyorum. Gözlerim onun gözlerine, ardından dudaklarına doğru kayıyor. Yutkunuyorum. Yakınız. Oldukça yakınız. Bu kadar yakın olmamalıyız. Siktir… Ama buna rağmen geri çekilmiyorum. Sıcak nefesi dudaklarıma değiyor. Gerçek gibi, sıcak ve hafif. Bakışları dudaklarıma kayıyor. Tereddüt ettiğini görüyorum. Ben ise bekliyorum. Neyi beklediğimi ise bilmiyorum… Sadece onun hareketini bekliyorum. İlk adımını. Dudaklarımız birbirine değecek kadar yakınlaşırken, "Eğer..." diyor kısık sesle, nefeslerimiz karışırken. Devamını getirmek için ağzını açıyor ama öyle kalıyor. Belimi tutan eli hafifçe sıkılaşıyor. Birkaç dakikanın ardından derin bir nefes vererek konuşmasına devam ediyor: "Eğer durmamı istersen… Şimdi söyle." Susuyorum. Bir şey söylemiyorum. Çünkü durmasını istemiyorum. Parmaklarım yavaşça onun tulumunun yakasını sıkıyor. Sanırım kalp atışları hızlanıyor. Göğsümde kalbinin çılgınca atışını hissediyorum. Belki bu benim kalbimdir. Ya da ikimizinki? Sonunda dudakları benim dudaklarıma değiyor. Öpmüyor, sadece değdiriyor. Tereddüt ediyor ve benden devam etmem için bekliyor. Sonunda dudaklarım hafifçe karşılık veriyor. Devam ettiriyorum. O ise bunu bekliyormuş gibi sıkıca kendini bana çekiyor ve bedenlerimizi adete birbirne yapıştırıyor. Onun yüzünü iki elimle tutuyorum, o da bir elini belimde tutarken diğer elini başımın arkasına koyup destek oluyor. Sonunda ikimiz de sıcak basmış bir şekilde geri çekiliyoruz. Alnını benim alnıma yaslıyor. Nefesi düzensiz. Kısa bir süreliğine gülüyor: "[BOİNK]… Bu planda yoktu, Pomni…"

~~~~

Umarım beğenmişsinizdir. Lütfen oy verip yorum yapın! :3

Bölüm sonu

3 yorum