İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 23 · 15 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 23

Korkmaya başlamıştım. Cem tam bir zorbaydı. Babasının ismine çok güveniyor, hiçbir şeyden korkmuyordu. Eğer zamanında Poyraz müdahale etmemiş olmasa bana zarar verebilirdi. Ama Poyraz müdahale etmişti, sonra da Alp. Şimdi ikisi de yoktu ve gerçekten çok yalnız hissediyordum. Bir ümit judo bilen Hande hâlâ buradadır diye sınıfa göz gezdirdim ama Cem ve arkadaşlarından başka kimse yoktu.

“Saçma sapan konuşma, çekil şuradan,” dedim sertçe. Cem’i göğsünden tekrar itmeye çalıştığımda bileğimi yakalamış ve sıkmıştı. Aynı zamanda o güzel ama iğrenç sırıtışı yüzünden hiç eksilmiyordu. Arkadaşları ise ponpon kızlar gibi arkadan gülüyorlardı.

“Sen bittin kızım,” dedi Cem ve gülerek kafasını iki yana salladı. Derince nefesimi verdim ve sesimi titretmeden konuşmaya çalıştım.

“Çekil ded-”

“Bir sorun mu var?” Sınıfı dolduran gür sesi duyunca kafamı hızla oraya çevirdiğim gibi okulun güvenlikçisini gördüm. Gülmekten, neredeyse ağzım yırtılacaktı. Adamın kaslı duruşu karşısında Cem ve arkadaşları kafalarını hayır anlamında salladılar. Birbirlerine tedirgin bir bakış attıktan sonra kapıya yöneldilerse de yanımdan geçerken Cem’in, “Daha bitmedi,” dediğini duyduğumdan emindim.

Güvenlik görevlimizin sorgulayan bakışlarındaki altında kalmıştım. “Bir sıkıntı var mı?” diye sordu.

“Biraz rahatsız ediyorlar beni,” dedim.

Arkasından bakan güvenlikçi kafasını yukarı aşağı salladı. “Uygun bir zamanda müdüre belirtirim.” Güvenlik görevlisine teşekkür ettikten sonra kapıya doğru yürüdüm. Kapının ağzında, bugün yanımda oturmuş olan beyaz kapüşonlu çocuğun rahatça yaslanmış durduğunu gördüm. Kafasını eğdiğinden sadece kapüşonundan fışkıran kumral-kahve kıvır kıvır saçları görünüyordu. Elindeki elmayı havaya atıp tutuyordu.

Bir çocuğa bir de güvenlik görevlisine baktım, herhalde adamı o çağırmış olmalıydı. Teşekkür anlamında hafifçe kafamı eğdim. Ben geçerken elmayı havaya fırlattı ve ellerini cebine sokup merdivenlere doğru yöneldi. Elmayı yere düşmeden önce son anda yakaladım. Tuhaf tuhaf elmaya baktıktan sonra, içimi saran sıcaklıkla beraber bir ısırık aldım ve diğer sınıfın yolunu tuttum.

***

Öğle yemeği vakti geldiğinde, okulumuzun yeni starı Hande’yi sonunda ele geçirebilmiştim.

Koridorda insanların onun hakkında konuştuğunu duymuştum. Onu arkasında bir kalabalıkla yürürken de görmüştüm. Yemekhanede, bir masa arayarak dolaşırken ve herkes bize bakarken Hande dağılmış, yorulmuş görünüyordu.

“Aman Tanrım,” dedi alnını ovuşturarak. “Yıllarca dövüştüm, böyle bir şey görmedim,” dedi kolunu gösterirken. Bileğinde birisinin parmaklarının izi çıkmıştı. “Bu kadar ilgiye dayanamıyorum. Sen nasıl dayandın acaba?”

“Ben mi?” deyip gözlerimi kırpıştırdım. Bu erkeklerden tek farkım… Kız olmamdı. O kadar ayı bir insandım ben. Hande gibi alımlı davranabilen bir kız değildim. “Böyle bir ilgi yoktu,” dedim sırıtarak. “Sen çok güzel olduğun için.”

Hande önce tebessüm ederek baktıysa da sonradan gülmeye başladı.

“Ne?” diye sordum gözlerimi kırpıştırarak.

“Hiçbir şeyden haberin yok,” dedi ve kafasını iki yana sallayarak gülmeye devam etti.

Ona gözlerimle soru işareti fırlatarak dik dik baktım.

“Kimse sana yanaşmadı, çünkü yapamadılar,” dedi Hande gülümseyerek.

“Nasıl yani? Anlamıyorum,” dedim. En sonunda beynim kulaklarımdan akacaktı.

“Boş ver, ben bize sandviç alıp geliyorum,” dedikten sonra kahverengi saçlarını savurarak döndü ve dimdik duruşuyla yürümeye başladı. Arkasından garip garip baktıktan sonra omuz silktim. İkimiz için bir yer bakmaya başladım, her yer dolduğu için ortalardan dört kişilik bir masaya oturdum.

Beyaz kir tutar.

Bu cümle tekrar aklımda dolanırken kafamı koluma yasladım. Aklımdan geçmesinden ziyade, aklımdan çıkmıyordu ki. Başka bir şey düşünmeye başlayıp seviniyordum, sonra neden başka bir şey düşünmeye başlayınca sevindiğimi sorguluyor, bunun sebebinin Hande’ye gelen mesaj olduğunu fark ediyor ve tekrar düşünmeye başlıyordum.

Beynim, en iyi ihtimalle bile patlayacakmış gibi hissediyordum. Kendi zihnimde kaybolmuş bir halde gözlerimi kapatan kolumun karanlığına gömüldüm. O sırada, omzumda bir ıslaklık hissettiğimi zannettim. Önce bana öyle geldiğini düşünerek tepki vermesem de, sonradan ıslaklık gömleğimde yayılmaya başladı. Hızla kafamı kaldırıp baktığımda, gömleğimin kıpkırmızı vişne suyuna bulandığını gördüm.

Muhtemelen bizim sınıfın yaramazlarından birisi olduğunu düşünerek ona sıralamak için kafamda bir sürü laf listeledim. Ama daha ağzımı açıp bas bas bağıramadan, birisi saçlarımı sertçe eline doladı ve saçımdan tutarak beni ayağa kaldırdı.

“Aaaaaaaaah!”

Saçımdan çekilmenin gücüyle çığlık atarak ayağa kaldırılırken, acı yüzünden çoktan gözlerim dolmuştu bile. Etrafıma hızlı bir bakış atıp da o iki sürüngeni gördüğümde, bunun altında kim olduğunu anlamıştım. Saçımı tutan kişiye doğru dönmek canımı acıtsa da arkamı döndüm ve Cem’in pis sırıtışıyla karşılaştım.

Beni saçımdan tutarak çekmeye başladı. Sonra da herkesin gözü önünde yere fırlattı. Dizlerim ve ellerimin üstüne sertçe düştüm. Darbenin etkisiyle acı vücuduma yayılırken sürtünmeden dolayı dizlerim soyulmuş ve kanamaya başlamıştı. Saçlarım önüme düştüğü için bir şey görememiştim, zaten gözlerim acıdan kısılmış haldeydi.

“Bana bak sürüngen,” diye bağırmaya başladığımda elini tekrar saçlarıma doladı. Bir çığlık daha attım, saç diplerim karıncalanıyordu ve birkaç tutam kopmuştu bile. Tırnağımı saçımı tutanın eline batırmak için elini ararken birden saçımı bıraktı. Aynı anda Cem’in ponpon kızlarının gülüşmesi de kesildi. Etraftaki tek ses toplanmaya başlayan kalabalıktan gelen fısıltılardı.

Saçlarımı elimle arkaya atıp baktığımda, aynı anda birkaç şey gördüm.

Herkes daire halinde toplanmıştı fakat bize en yakın kişiler, 4 farklı tarafta duruyordu. Bir tarafta yumrukları sıkılı şekilde Mert vardı ve görünüşe göre ilk eline geçeni yere sermişti. Cem’in yandaşlarından birisi dizlerinin üstüne çökmüş halde duvardan destek alarak kanayan burnunu tutuyordu.

Diğer taraftan Hande koşarak geliyordu ve diğer tarafta da Alp vardı. Onu gördüğüme ekstra şaşırmıştım. Biraz uzakta dursa da müdahale etmeye hazır gibiydi. Öbür tarafta ise Metin vardı, o da burnundan soluyordu. Ve gözleri bir noktaya odaklanmıştı.

Şu anda Cem’i hırpalamakla meşgul olan kapüşonlu çocuğa. Cem muhtemelen ikinci kez perte çıkacağını anladığı için çocuğun elinden kurtulduğu gibi koşmaya başladı, yandaşları da peşinde gitti. Kapüşonlu çocuk bana döndü ve kapüşonu arkaya doğru düştü. İşte o anda kim olduğunu nasıl oldu da anlamadığımı merak ettim.

Sağ dudağının altında, beş yaşındayken geçirdiği kazadan kalma küçük bir yarık vardı. Her ne kadar o yarığı siyah bir halka dudak piercing’i takarak kapamış olsa da, bu suratı her yerde tanıyabilirdim. Ve elma… Değil mi?

Elma yerken neredeyse boğulduğum, onun mideme sandalyenin sırtıyla vurarak beni kurtardığı bir anımız vardı. Gözüme kahraman gibi görünen çocukluk aşkıma doğru sendeledim. Koşar adımlarla yanıma gelip beni kolumdan kavradı ve ayağa kaldırdı. Ona bakarken gözlerim dolmuştu.

“Yeni tanıdın değil mi? Bir ders yanında oturmama rağmen... Çok aptalsın,” dedi parlak gülüşüyle. Kendime engel olamadan ona doğru zıplayıp sıkıca sarıldım ve beni çocukluğuma götüren kokusunu içime çektim. İlk aşkımdı bu, Ege.

***

Ege ile beraber, bahçedeki kamelyalardan birisinde birbirimize dönük oturuyorduk. Karşımızdaki kamelyada Hande, sınıf arkadaşımız Selim’le sohbet ediyordu. Selim halinden fazla fazla mutlu görünüyordu.

Hande ise, çocukluk aşkım olan erkekle oturuyor olmamdan aşırı derece rahatsız görünerek sürekli bize bakıyordu. Her an beni kolumdan tutup götürmeye hazır gibiydi. Hande gibi, Poyraz’ın ekibinde olan Metin de yanlarındaydı ve muhabbet canını çok sıkıyormuş gibi kollarını kavuşturmuş, uzaklara dalmıştı.

Normalde, Cem olayının üstüne moralimin berbat olması gerekirdi. Pis sürüngen, artık nasıl bir kin tuttuysa kaç ay sonra gelip yine beni rahatsız etmişti. Özür dilediğinde, bir daha böyle bir şeyi asla yapmayacağını söylediğinde, sınıfta yardımcı olmak haricinde bana hiçbir şekilde bulaşmadığında, sözünde ciddi olduğunu sanmıştım. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de oydu işte.

Fakat karşımda, çocukluğumun en taze anılarını taşıyan bir insan evladını yedi-sekiz yıldan beri ilk defa gördüğüm için, canımı hiçbir şeye sıkamıyordum.

Eskiden aynı semtte otururduk. Pınarlar’ınkinin yanındaki ev Egeler’indi. İkimiz de küçücüktük o zamanlar, hatta ben Ege’den uzundum. Ya Egeler’in evinde olurduk ya bizimkinde. Annelerimiz ve babalarımız da birbirlerinin en yakın arkadaşlarıydı. Babalarımız rakı balık yapmaya gider, annelerimiz de oturup onların dedikodusunu yapardı. Biz de genelde Egeler’in havuzunda oynardık. Kışın içine atlayıp yüzmeye çalıştıktan sonra zatürree olduğum günden sonra, bizim havuzu asla doldurmazlardı.

Beraber geçirmediğimiz tek bir gün yoktu o zamanlar. Bizi oynamamız için bırakırlardı, biz de çok yakındık birbirimize. 9-10 yaşlarında daha, aşkın ne olduğunu bile bilmezken, benim için herhalde aşk kavramına en yakın şey Ege’ydi. Sürekli evcilik oynardık, ileride evlenmeye söz verirdik ve çocuklarımıza isim düşünürdük.

Bir gün, babasının işi yüzünden Ege ve ailesi taşındı. Çocukluğumun en acıklı günüydü belki de. Ailem de ben de çok üzülmüştük. Arabaları uzaklaşırken Ege’nin ağlayarak arka camdan bana el salladığını, benim de ağlayarak karşılık verdiğimi hatırlıyordum. Aramızı açmamaya söz vermiştik onlar giderken ama mesafelerin acı etkisi yüzünden yıllar geçtikçe uzaklaşmıştık. Ardından, Ege’ye dair her şeyim öylece kaybolmuştu.

İşte şimdi karşımda duruyordu. Boy atmış, kas yapmış, kahverengi dalgalı saçlarını uzatmış, dudağına piercing taktırmıştı. Tek kolunu kamelyanın tahtasına yaslamış, eli yanağında bana bakıyordu.

“Ya inanmıyorum, ne kadar büyümüşsün. Bak şurama geliyordun küçükken.”

Ege’ye gülerek bakarken elimle eskiden omzuma gelen boyunu gösteriyordum.

Kaşlarını çatıp, duyan var mı diye sağa sola baktı. “Demesene öyle ya, büyüdüm işte artık.”

“Hâlâ çocuksun sen,” deyip güldüm.

“Sen ne konuşuyorsun kız sümüklü Devrim.” Kendi çapında kahkaha attıktan sonra parmağıyla burnuma dokundu. Gözlerimi şaşı yaparak parmağına bakıp somurttum. Küçükkenki sümüklü hallerimi bilmesi gibi bir sıkıntı vardı.

Ceza olarak uzanıp dalgalı saçlarını dağıttım. Söylene söylene saçını düzeltmeye başladı. Çocukken Ege’nin kıvırcık makarnaya benzettiğim saçları hayatımdaki en ilginç şeydi.

“Ya köpek mi seviyorsun!” Saçlarını düzenlerken konuştu. Anında gülümsedim ve gözlerim parladı. Çünkü küçüklüğümüzden beri saçlarıyla bu şekilde oynardım ve hep bunu deyip dudaklarını büzerdi. Yanağını tutup sıktım ve güldüm, hemen çaktırmadan etrafa bakıp elimi ittirdi. Biraz daha konuştuktan sonra can alıcı soruyu sordu.

“Senin erkek kolejinde ne işin var? Görünce nasıl şaşırdım haberin var mı?”

Kolumun üstüne, kayıp kamelyanın masasına yapıştım ve ufladım. “Hiç sorma,” dedim nefesimi verirken. “Doğanay’ı hatırlıyor musun?”

“Doğanay’ı herhangi bir insan nasıl unutabilir ki…” Kafasını iki yana salladı. Ege’yle birbirimize bakıp içimizi çektik. Aynı anda verdiğimiz tepki yüzünden güldüm.

Ona Doğanay’ın dediğimi nasıl yanlış anladığını, nasıl gizlice babasının adını kullanarak naklimi buraya istediğini, babamın babasıyla konuştuğunu ama geçici bir süreliğine görevde bulunan adamın hiçbir şeyden haberinin olmadığını ve görevini devretmiş olduğunu, nakillerin kapandığını, burada kalmak zorunda olduğumu anlattım.

“Neyse vardır bir sebebi,” deyip gözlerimin tam içine baktı. Ben de kahverengi, sıcacık gözlerine bakakaldım. Demek ki aramızdaki o özel bağ hiçbir yere kaybolmamıştı. Ege’ye bakarken kendimi mutlu, huzurlu, kaybettiğim oyuncağımı bulmuş gibi tatlı bir nostalji içerisinde hissediyordum. Ama o bana çok güzel, çok derin bakıyordu.

“Ee, kaç ay oldu ben seni okulda görmedim hiç?” dedim bana öyle bakmayı bırakması için.

İşe de yaramıştı, çünkü Ege güldü ve espri yaparken kullandığı ses tonuyla konuşmaya başladı. “Bir ders yanında oturduğumu fark etmedin, okulda olsam görecektin sanki ayı kız. Arkandan haberin yok.”

O konuşmaya başlarken oluşan gülümsemem bir anda yüzümde dondu. Bana seslenebileceği milyonlarca lakap varken, ki buna çocukluğumuzdan kalma lakaplarda dahil, ayı kız mı demek zorundaydı? Poyraz’ın sesinden defalarca duyduğum bir lakap, şimdi yine kulaklarıma onun alaycı tınısıyla çalınmıştı. Poyraz’ın görüntüsü zihnime doluşarak içimi acıtırken, Ege bir şeyler anlatıyordu ama dediklerini yarım yamalak duyuyordum.

“Babam geri İstanbul’a şube açınca,” diyordu, “kaydımı yaptırdık ama evimiz hâlâ oradaydı, oradaki şubedeydim birkaç ay…” Dinleyemiyordum ama Ege hâlâ anlatıyordu. “Ben de okula sonra gelebildim. Ondan dolayı…”

Kafamı iki yana salladım. Odaklanamıyordum. Düşünceler zihnimden kaçıp gidiyormuş gibiydi ve tüm düşüncelerim sonunda masmavi gözlere dönüşüyordu. İçime işleyecek kadar soğuk, tüylerimi ürpertecek kadar tehlikeli, ama bir o kadar da derin masmavi bakışlara. Poyraz’ı özlüyordum, varlığını, gülüşünü, gülmeyişini, gıcıklığını bile...

Dalgın olduğumu fark etmiş olan Ege önümde elini salladı. O sırada teneffüsümüzün bittiğini haber veren zil çaldı. İkimiz de ayaklanıp derslerimize doğru yol almaya başladık. Ege’nin telefonuna kendi numaramı ve anneminkini kayıt ettim.

“Bizimkiler çok sevinecek,” dedi sıcak bir gülümsemeyle. “Eminim on dakikaya kalmaz bir buluşma ayarlarlar.”

Sınıfımın önüne geldiğimde, Ege ile vedalaştık. Bana el sallayarak giden oğlana bakarken aklımda tek bir düşünce vardı. Uygun bir vakit yakalayıp Hande ile konuşmam gerekiyordu. Ona anlattırmam gerekiyordu. Bilmem gerekiyordu.

28 ARALIK

Büyük, ferah bir kütüphanemiz vardı. Akçaağaç kitaplıklar, masalar, okula hüküm süren rahatlatıcı mavi rengi taşıyan duvarlar, dinlenebileceğiniz koltuklar, öğretmenlerin kullanabileceği tahtalar… Biz de dikdörtgen bir masanın etrafına sınıfça yerleşmiş, felsefeciyi dinliyorduk.

“İyiliğin olabilmesi için kötülüğün gerekli olduğu öne sürülür,” diyordu masada oturan 11/A öğrencilerinin etrafında turlarken. “Hegel’e göre, iyi ve kötünün her biri neticede bir bütündür .Ya da bütün her ikisinin ayrılmazlığıdır.”

Hemen yanımda oturan Uğur parmağıyla karnımı dürtüklediğinde, yattığım yerden kalkıp ona baktım. “Ölüyorum,” dedi sessizce.

Felsefe ile tek alakası, derin bir şeyler söylemeye çalışan arkadaşına, “Felsefe yapma,” demek olan Uğur, sıkıntıdan patlar haldeydi. Anlıyorum dercesine kafamı yukarı aşağı salladım. Yeni gelen felsefe öğretmeninin ilk dersine giriyorduk. Kitapların arasında huzurlu hissettiği için dersi burada yapmakta ısrar etmiş, tüm sınıfı aşağı kattaki kütüphaneye sürüklemişti.

“Tahta kaleminin içerisine yapışkan koydum, silgiyi bir tutsa eli boya olacak, sandalyesinde osuruk minderi var ama adam hiçbirisine değmiyor, V.I.P insan sanki!” dedi arkasına yaslanarak oflarken. Bizim sınıfın adeti, öğrendiğime göre, yeni gelen öğretmene eşek şakası yapmaktı. Oysa hiçbir şeyden haberi olmayan genç adam, sadece sağa sola hareket ediyor, sınıfın hazırladığı oyunlardan hiçbirisine düşmüyordu.

Zil çaldığında, felsefeci derse ara vererek sınıftan çıktı. Herkes paldır küldür ayaklandı. Yanımda oturan Hande, “Şu kitabı koyayım,” diyerek kalktı ve kitaplıklardan birisinin önüne gitti.

Bu sırada Uğur artık gına gelmiş gibi kalkmış, çantasından bir şeyler çıkartıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sordum merakla ona bakarken. Çantasından üç paket tereyağı çıkartıp masaya koydu.

“Yetti artık,” dedi kafasını ciddi ciddi sallayarak. “Küçük oynayayım diyordum ama böyle olmuyor.” Ayhan’la Aydın’a doğru ıslık çalıp onları eliyle yanına çağırdı. Bize doğru koşarak gelmeye başladılar. Gözlüklü ikizlerden Ayhan yolda gözlüğünü düşürdü, Aydın da gülerek gözlüğü tekmeledi. Beş dakikalık bir çekişmenin sonunda, sapasağlam halde yanımıza ulaştılar.

“Hadi beyler iş başına,” dedi Uğur ikisinin de eline bir tereyağı tutuştururken. Büyük bir ciddiyetle eğilip, öğretmenin az sonra gireceği kapının önünü yağlamaya başladılar.

“Mutfakta annenize yardım etmeye bu kadar uğraşmamışsınızdır,” dedim zemine yağı süren hallerine bakarak gülerken.

“Annelerine yardım edebilecek kadar insan mı sence bunlar?” dedi yanımda kollarını kavuşturarak beliren Mert. Tuhaf sesler çıkararak yeri yağlayan oğlanlar, belli bir açıdan insana benzemiyordu cidden. Mert’i kafamla onaylarken, yüzüne dahi bakmamıştım.

Az ileride kollarını sallayarak düşmemeye çalışan birisini görünce gözlerim oraya kaydı. Boyu kısa olan Hande, kitabını kütüphanenin üst rafına koymayı bir türlü becerememiş, en sonunda da düşme tehlikesi geçirmişti. Yanımdaki Mert ise ona pür dikkat bakıyordu.

“Hadi sen insanlık yap da git yardım et kıza.” Mert’i kolundan kavrayıp Hande’ye doğru ittirdi birisi. Başka hiçbir işe yaramayan o kocaman boyunu güzel bir iş için kullanabilirdi. Mert savsak, şaşkın adımlarla çok beğendiği Hande’ye doğru ilerledi. Parmak ucunda kalkmış kitabı yerine koymaya çalışan kıza tam bir şey diyecekti ki, Hande’nin ayağı kaydı ve arkaya doğru uçtu. Mert hızlı bir refleksle onu yakalarken, Hande’nin elindeki kitap gürültüyle yere düşmüş ve hepimizin oraya bakmasını sağlayan bir patırtı çıkarmıştı.

Hande… Hafif bir eğimle, Mert’in kolları arasında duruyordu. Yeri yağlamayı bırakıp onlara bakan Ayhan ve Aydın aynı ağızdan, “Only you…” diye çıkamadıkları tiz bir tonda şarkı söylemeye başlarken, Selim ve Tuğrul’un savaş nidalarının peşinden giden kalabalık Hande’ye elini süren Mert’i linç etmeye niyetlenmişti. Sınıfın neredeyse tüm erkekleri toplanıp Mert’e bağırarak üstüne yürümeye başladılar.

O sırada öğretmen içeri girdi. “Bir görüşe göre kötülük ve yanlışlık duyular ile maddeler dünyasına ait ama ruha ait değildir. Başka bir görüşe göre yoksunluk ve eksiklik kötülük olarak ortaya çıkabildiği gibi, tam tersi de görülebilir.” Bize felsefe anlatma aşkıyla yanıp tutuşan adam, iki-üç adım daha attığı gibi, ayakkabısı yağlı zeminde kaydı ve popo üstü yere kapaklandı.

Sonrası ise… İzdihamdı… Bir tarafta Mert linç ediliyor, bir tarafta öğretmen herkese bağırıyor, bir yandan yağı nereye sürdüğünü unutan Uğur kendi sürdüğü yağa basıp kayıyor kaşları yarım yamalak çıkmış Selim’i deviriyor, Selim Tuğrul’a, Tuğrul kitaplığa çarpıyor, kitaplar yere devrilirken kaos ortalığı sarıyordu.

İnsanların arasında pestile dönmüş can çekişen Hande’yi görünce, ona doğru koşturup kızı çekerek kurtardım. Sonra, her şeyin sonunda disipline gidecek sınıfa katılmamaya niyetlenerek, Hande’ye, “Gel,” diye mırıldanıp, gizlice kütüphanenin diğer kapısından dışarı çıktım. Peşimde Hande ile biraz yürüdükten sonra kullanılmayan merdivenlerden birisinin önünde durdum.

“Şey,” diyerek boğazımı temizledim. Fırsatını, ikimizin de keyifli sayılabileceği ortamı yakalamıştım ama konuya nasıl gireceğimden emin değildim. “Muhabbet mi etsek şöyle kız kıza acaba?”

Hande bilmiş bir bakış attı bana. Niyetimin kız kıza muhabbet olmadığını anlamıştı. Sanki mavi gözleri içimi okuyabiliyordu. Bunu buz çocuktan mı öğrenmişti acaba? “Poyraz’la ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışacaksın değil mi?” dedi beni yakaladığını anlamış bir sesle.

Nefesimi vererek dudaklarımı büzdüm. Köpek yavrusu gibi kafamı salladım ve ayakkabılarıma baktım. Bir yere varamayacağımı hissettiğim için kalbim yanmaya başlamıştı. Bir şey anlatmayacak, beni ve o koca merakımı yüzüstü bırakacaktı. Ben de gözlerimden soru işaretleri fırlatmaya devam edecektim.

“Devrim...” Hande sıkıntılı hissettiğini belli eden olumsuz bir ses tonuyla konuşmaya başlayınca, kafamı kaldırıp gözlerinin içine baktım ve o anda bir damla yaş yanağımdan aşağı süzüldü. Gözlerimin dolduğunu fark etmemiştim bile. Kıpırdamadan öylece Hande’ye baktım, o da bana baktı. Birkaç dakika sonra ifadesi yumuşadı.

“Tamam...” dedi parmağıyla yanağımdaki damlayı silerken. Ne olursa olsun, bu kızın yumuşacık bir kalbi vardı. “Bir şeyler anlatabilirim sanırım.”

Öyle bir gülümsedim ki, ağzım kulaklarıma kadar genişleyip ensemden aşağı düştü. Uzun zamandır böyle sevinmemiştim. Midemde düğün halayı çekiliyordu ve midemde yaşayan minik Devrim ‘Le,le,le!’ diyerek halayın başını çekiyordu.

***

“Nerede? Poyraz, nereye gitti?” Alt dudağımı ısırarak Hande’ye baktım. Merdivenlere çökmüş oturuyorduk. Hande dizlerini kendine doğru çekmiş, ellerini siyah dar pantolonunun üstünden bacaklarına dolamıştı. Sorduğum soruya asla cevap vermeyeceğini belli eden bir bakış attı. Nefesimi verip aynı soruyu başka şekilde nasıl sorabileceğimi düşündüm.

“Neden bana nereye gittiğini söylemeden gitti?” Soruyu sorarken kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Belki de beni en çok rahatsız eden şey buydu. Bana yasal olmayan işlerle uğraştığını söyleyen, kucağımda ağlayarak uyuyakalan çocuk… Neden hiçbir şey dememişti? Ona anlayış göstermez miydim? Gelmesini beklemez miydim? O zaman neden...

“Seni korumaya çalışıyordur,” dedi Hande dümdüz karşıya bakarak. Kahverengi saçlarını eliyle kulağının arkasına attı ve mavinin canlı bir tonunda olan gözlerini ellerine odakladı.

“Ne?” dedim kaşlarımı çatarak. “İyi de niye böyle bir şey yapsın?”

Sözlerim üzerine Hande gülümsedi. “Bak, Poyraz’ı çocukluğumdan beri tanırım. O benim için her şey demektir. O yüzden, sadece bir bakışıyla derdini anlayabileceğim yanılgısına kapılırım her seferinde ama beni hep şaşırtır.”

Kaşlarımı çattım. Gözlerimin yeşili siyaha dönüyormuş gibi hissediyordum. Ben mi anlamıyordum, Hande mi üstü kapalı konuşuyordu? Bir süre ağzım açık Hande’ye baktıktan sonra, “Yani?” dedim.

“Yani neden böyle bir şey yaptığını bilmiyorum. Gerçekten. Poyraz küçüklüğünden beri böyle, düşünceleri kendinde gizlidir. Pek çok şeyi yıllar sonra başkalarından öğrendiğimi biliyorum, mesela benim için habersizce yaptığı fedakârlığı-”

Hande el kol hareketleriyle kendini kaptırmışçasına konuşurken, bir anda pot kırmış gibi durdu ve mavi gözleri sevimli bir hareketle açıldı. Bense bir şeyler yakalamış olmanın sevincini içimdeki halayı alkışlayarak yaşasam da dışımdan bir şey çaktırmayarak kafamı sakin sakin salladım.

“Fedakârlık?” diye sordum aşırı meraklı çıkmamasına uğraştığım bir ses tonuyla.

Hande derince bir nefes aldı ve verdi. Vakit kazanmak için pantolonunun paçalarını düzeltip botlarının içine sıkıştırdı ve en sonunda kaçışı olmadığını anlayan bir gülümseme ile bana döndü.

“Poyraz... Bu işlere isteyerek girmedi. Biz çok küçükken, bir hayat kurtarmak için girdi. Benim hayatımı.”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

24. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.