İçeriğe geç

DEVRE ARASI

Bölüm 3 · 9 dk okuma

DEVRE ARASI

Bölüm 3

skor: 0-2

Bölüm 2: Aynı Yağmurun Altında

"How can you look at me and pretend

I'm someone you never met,,"

"Back To Friends-Sombr"

──.☘︎ ݁˖

Alina Yalçın, 2026

2 Hafta Önce

"Haydi Alina, antrenmanın çekimlerine gitmeliyiz!"

"Tamam, geldim!"

Koştuğum için at kuyruğu yaptığım saçlarım bir sağa bir sola savrulurken diğerlerine yetişmeye çalışıyordum. Antrenman başlamıştı bile ve biz fotoğraf ekibi daha ofisten çıkmamıştık bile. Beş kişilik fotoğraf ekibimle hızlıca alana varıp eşyaları kurmaya başladığımızda ak sakallı müdürlerden bir tanesi yanıma gelip, "Neden geç kaldınız?" diye hesap sordu, onu kısaca "İşler uzadı, kusura bakmayın." diyerek geçiştirdim.

Kadrajı ayarlayıp Axel Silva'yı etrafında koştuğu konilerin arasında gördüğüm an deklanşöre bastım, istediğim gibi çıkmıştı ama garanti olsun diye her zaman fazladan çekerdik. Kameranın diyaframını artırıp birkaç tane daha çektikten sonra ekipçe yere çöktük ve çektiğimiz fotoğrafları bilgisayara aktarmaya başladık. Ekip lideri olduğum için hepsi bir yandan da bana gösteriyordu, ben hangilerinin sosyal medya ekibine gideceğini seçiyordum.

"Bu olmuş mu sence Seda? Ayağı bulanık çıkmış adamın. Sana kaç kere dedim enstantanesini kısalt diye, değil mi?"

"Haklısın Alina, yarın daha dikkatli olacağım."

"Umarım."

Konu iş olunca içimdeki mükemmeliyetçi kişilik açığa çıkıyordu. Çektiğim fotoğrafların en kalitelisi olmasını istiyor, yaptığım işin hakkını verdiğimi göstermek istiyordum. Bu yüzden arkadaşım Selen aradığında telefonu meşgule atmıştım. Şu an dikkatimi işten ayıramazdım.

O sırada yanımdaki Ebru elindeki telefonu ortamıza uzatıp, "Bunu gördünüz mü?" dedi. "Milli takımdaki çocuk var ya, Evren Emir Altuğ, bize transfer olmuş. İnanamadım."

Olduğum yerde durduğumda her taraf blurlandı, dünya dönmeye başladı adeta. Sesleri duyamaz, çevreyi göremez oldum. 'Evren Emir Altuğ, bize transfer olmuş.' Bu gerçek olamaz, diye geçirdim içimden. Onu tekrar göremezdim.

Ekrandaki yüzüyle baş başa kalmış gibi hissettim kendimi. Çevreyi göremiyordum, bulanıktı. Saçları eskisine göre birkaç ton daha koyu bir sarıydı artık, yüz hatları benzer olsa da yaptığı sporun etkisiyle kaslanmış gibiydi. Her şeyi değişmiş, aynı zamanda hiçbir şeyi değişmemişti. Ela hareleri hâlâ aynı bakıyordu. Onu ilk gördüğüm günkü gibi çaresiz.

Benimleyken yüzüne renk geldiğini söylemişti bir keresinde, sanki hayat onun renk paletini alıp götürmüştü ondan. Onun adına üzülebilirdim, zamanında bana çektirdiği acıları unutabilseydim bunu yapardım. Ancak renkleri elinden alınan tek çocuk o değildi.

Derin nefesler aldım, gözlerimi kapatıp içimden sayı saydım... Hiçbiri işe yaramayınca, "Birazdan geliyorum." diyerek oradan ayrıldım. Tuvalete gidip elimi yüzümü yıkadım, zaten yeterince sıkı bir at kuyruğu olan kahverengi saçlarımı açıp daha sıkı bir at kuyruğu yaptım. Bunlara rağmen kahverengi gözlerimde yaşlar birikmeye başlayınca kendimi tavana bakmaya zorladım. Bu olaydan nefret ediyordum, bana hissettirdikleri yüzünden ondan ve bana böyle hissettirmesine izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum.

Kendimi biraz olsun toparladığımda diğerlerinin yanına dönmek için koridora çıktım. O sırada önümü genel müdürlerimizden Cemil Bey kesmiş, "Alina! Tam da sana ihtiyacım vardı!" deyip kolumdan tuttuğu gibi beni çekiştirmeye başlamıştı. Bir yandan da "Çok şükür seni buldum," diye dualar ediyordu. Garip birisi olduğu söylenebilirdi.

"Cemil Bey, nereye gidiyoruz?" diye sorduğumda çoktan tesisten çıkmıştık bile. Önümüzde siyah, büyük bir araba durmuştu ve Cemil Bey boynumdaki kameramı işaret ederek, "Havaalanına," demişti. "Yeni transferimizi karşılamaya."

Sıçtık!

Ben internetten bir fotoğrafına bile böyle tepki veriyorsam kanlı canlı karşımda olsa Feriha gibi bayılırdım kesin!

"İyi de beni bekliyor Duru'lar falan Cemil Bey, işlerimi ayarlamadım."

"Boşver işi falan şimdi, yeni transferlerin fotoğraflarını vereceğiz basına birkaç saate, bu daha önemli."

Boğuk bir şekilde "Peki," diyebildim sadece. Yetkili olan oydu. Yol boyu bu ilk karşılaşmayı düşünmek çok gericiydi. Onun muhtemelen benim burada çalıştığımdan haberi bile yoktu. Beni burada görünce şaşıracak mıydı, o da benim gibi gerilecek miydi yoksa umursamayacak mıydı? Bu soruların cevabını almama çok az kalmıştı çünkü Sabiha Gökçen Havaalanı'na varmıştık bile.

Uçağın inmesine on dakika ya var ya yoktu. Hızlıca içeri girişte bizi zorunlu tuttukları güvenlik prosedürlerini geçtik, koşar adımlarla kapıya geldik ve yine elimizi çabuk tutarak etrafı hazırladık. Taraftarlardan geçilmeyen kapının önüne siyah bant çekip yolu belirledikten sonra ben de diğerleri gibi bandın arkasındaki ekibe ayrılmış bölüme geçtim. Yolda yürürken videosu çekilecekti yeni transferlerin, bu yüzden fotoğrafçılar, menajerler gibi diğer ekip üyeleri bandın arkasındaydı. Magazinciler sağdan, ekip üyeleri soldan gidecek şekilde düzenlenmişti.

Taraftarlar daha ortada kimse yokken, "Re, re, re, ra, ra, ra!" naraları atmaya başlamıştı bile. Bu yüzdendir ki kapı açılıp iki yeni transferimizden biri olan Rus asıllı Igor Pavlov içeri girdiğinde etrafı çığlıklar sarmıştı. Boynundaki sarı-kırmızı Galatasaray atkısı, giydiği siyah eşofman takımı ile Igor Pavlov oldukça karizmatik görünüyordu. Kadrajı ayarlayıp seri bir şekilde çekimlerimi yapmaya başladım.

Bir yandan nefesimi tutmuş malum kişinin ne zaman geleceğini beklerken işime odaklanmak kolay değildi. Ayrıca magazincilerle de yarışıyordum şu an. Basına kötü bir fotoğraf veremezdik. Ara transfer döneminde olduğumuzdan herkesin gözü takımlara yeni gelecek birkaç yeni oyuncudaydı, bu dönem en yoğun olduğumuz dönemlerden biriydi.

Tam işime odaklanmışken kadrajıma giren kişiyle dikkatim dağıldı, ellerim titremeye başladı. Öyle ki bir süre nefesimi tutmam gerekmişti. Yeni takım arkadaşında olduğu gibi onda da Galatasaray atkısı vardı. Kırmızı-sarı saçlarını öne çıkarmış; sarı renk gözlerini parlatmış olsa da yorgunluğu her hâlinden belliydi. İzmir'den buraya gelen uçak rötar yapmıştı, sanırım bu yüzden yorgundu. Yine de yüzündeki kocaman gülümsemesi içtendi. Kendiyle fotoğraf çektirmek isteyen, imza almak isteyen kimseyi kırmıyordu. Magazincilerin her sorusunu cevaplamaya özen gösteriyordu. Evren Emir Altuğ, tam da bu meslek için doğmuştu.

"Evren, Galatasaray'a geldiğin için mutlu musun?" diye soran magazinciye, "Tabii ki abi, burası Türkiye'nin en büyük kulübü." diye cevap vermişti.

Bir başka magazincinin, "Göztepe'den önce de Galatasaray'ın altyapısındaydın zaten. Evine hoş geldin!" demesiyle gözleri birkaç dakika duruldu. Gülümsemesi suratında asılı kaldı. Onun da aklına aynı şeyin gelip gelmediğini merak ettim. Aynı günün...

Yine de profesyonel olmalıydım. Bu yüzden kameramın vizöründen ona sadece uygun açıyı bulmak için bakmaya karar verdim. Doğru ışık, doğru açı ve bunun gibi şeyler için. Ancak o an beklenmedik bir şey oldu.

Ela gözleri merceğimi buldu.

Beklemediğim bu bakışma sonucu kameramı boynumda asılı ipine güvenerek serbest bıraktığımda ela hareleri direkt olarak kahverengilerime bakıyordu bu sefer. Dudakları hafifçe aralanıp adımları yanıma doğru gelmeye başlayınca kafamı arkaya çevirdim. Bu kadar insanın içinde yanıma gelmezdi, gelmemeliydi.

Göz ucuyla arkama baktığımda hâlâ kilitlenmiş şekilde bana bakıyordu, ancak adımları durmuştu. Buradan acilen çıkmalıydım, yoksa hiç iyi şeyler olmayacaktı. Ertesi sabah adımı magazin sayfalarında, fotoğrafımın üzerinde kırmızı başlıklarda görmek istemiyordum.

Bu yüzden Cemil Bey'e ofisten acil bir telefon geldiğini söyleyerek havaalanından ayrıldım. Geçen ilk taksiye işaret ettim, önümde durunca da binip ofisin yolunu tuttum.

Bu gerçek olamazdı. Lisede platonik olduğum, bana karşılık vermesiyle hayatımın aşkı olmuş çocukla ayrıldıktan yıllar sonra aynı kulüpte çalışacak olamazdım. Bu bir kamera şakası olmalıydı. Az sonra Galatasaray ekibi çıkıp her şeyin basit bir 1 Nisan şakasından ibaret olduğunu söylemelilerdi.

Tesise geldiğimde kendimi futbolcuların antrenman sahasının üzerindeki tribünlerde otururken buldum. Neler yapacağımı düşünmeye o kadar dalmıştım ki burnumun ucuna konan yağmur damlasını bile fark edemedim. Belki Galatasaray'dan ayrılırdım. Eğer kulüpte uzun süre kalacaksa bu ihtimal üzerinde yoğunlaşmaya başlamam lazımdı.

Yağmurun hızlandığını, saçlarım banyo yapmışım gibi sırılsıklam olduğunda ancak idrak edebilmiştim. Yine yağmur yağıyordu; tıpkı ilk tanıştığımız gün gibi, miladımız gibi, 5 Mayıs gibi. Bugün onunla ikinci kez tanıştığım gündü, telefonumun kilit ekranından tarihe bakınca ironik bir şekilde gülümsedim. 5 Ocak, onunla ikinci kez tanıştığım gündü. Beşler peşimizi bırakmıyordu.

Yağmur yağmaya devam etmesine rağmen damlalar yüzümü ıslatmamaya başlayınca kafamı kaldırdım, manzaram yine aynıydı. Aynı renksiz yüz, aynı parıltılı gözler...

"Hasta olacaksın," dediğinde içimden ağlamak geldi. Şemsiyesini oturup dizlerini kendine çekmiş bedenimin üzerinde tutuyordu. Kendi ayaktaydı. Aramızdaki boy farkı sanki metreler varmış gibi hissediliyordu. Gülümsedim, çok yakındık ama bir o kadar da uzaktık. Her anlamda.

"Seni ne ilgilendirir?" Yumuşamayacağıma dair kendime söz verdim. On yıl önceki kendime söz verdim. Ona zor bela kurduğum duvarları öyle kolay yıkmayacaktı.

"İyi be, sana da iyilik yaramıyor!"

Yağmur damlaları tekrar her tarafımı ıslatmaya başlamıştı. Şemsiyesini de alıp ana binaya yürüyordu. Tam bir odundu, her zamanki gibi. Ardından arkasını dönüp geri geri yürürken konuştu. Bu, onda eskiden sevdiğim bir alışkanlıktı. Geri geri yürür, yüzümü izlerdi bir zamanlar.

"Gelmiyor musun?!" diye bağırdığında biri duydu mu diye etrafı kolaçan etme ihtiyacı duymuştum ve koşarak yanına gitmiştim. Hepsi sussun diyeydi. Bir daha bağırmasın diye.

Şemsiyesinin altına girdiğimde omuzlarımız birbirine çarpıyordu, bu temastan rahatsız olup şemsiyenin altından çıktım ve tesise koşmaya başladım. İçeri ne kadar hızlı girersem o kadar hızlı kurtulurdum.

Tesise girip cam kapıdan ona baktığımda şemsiyesini yere attığını ve benim gibi koşarak tesise yaklaştığını gördüm. Yüzümde istemsizce bir gülümseme belirdiğini fark etmemle hızlıca kendimi toparladım, sert ifademi takındım. Yumuşamayacağım demiştim!

"İyi ıslandık, he." dedi pişkin pişkin sırıtırken. Dikkatini çeken şeyle kaşlarıyla göğsümü işaret etti, hızlıca iki elimle göğsümü kapattım.

"Nereye bakıyorsun be, sapık!"

"Kameran ıslanmış diyecektim, sakin ol! Hemen aklın başka yerlere gitsin zaten."

"Pardon? Kaşın gözün ayrı oynuyor, ne anlayacaktım?" Onu arkamda bırakıp kenardaki koltuklardan birine oturdum. En az kameram kadar ıslak tişörtümle kameramı silmeye başladım. Bir yandan da söyleniyordum.

"Ne diye bu havada çıkıyorsun dışarı? Otur oturduğun yerde!" Kameramın bozulmasından korktuğum için ağlamama ramak kalmışken o beni öylece bırakıp gitti. Koşarak uzaklaşırken arkasından söylenmeye devam ettim, "Sen de git zaten! En zor zamanlarımda hep gidiyordun, alışkınsındır. Köpek!"

Elinde bezle koşarak geldiğinde bu laflarımı yutacağımdan habersizdim. "Al, bununla sil. Daha etkili olur eminim."

Somurtarak, "Gerek yoktu, hallederdim." dememle, "Hallediyor gibi görünmüyordun." demesi bir oldu.

"Hallederim diyorsam hallederim. Senin yardımına ihtiyacım yok." Verdiği bezle kameramın merceğini silmeye başladım. Üzeri de ıslanmıştı. Eğer kameraya bir şey olursa maaşımdan keserlerdi ve emin olun, bu hiç iyi olmazdı.

"Çok güzel," dediğinde neye dediğini anlamak için ona baktım. O da bana bakıyordu. Saniyelik bakışmamızın ardından bakışları kamerama döndü. "Hâlâ fotoğrafçılıkla uğraşman yani, eskiden de çok severdin."

"Senin hâlâ futbol oynamanla aynı şey, ben gidip de övüyor muyum?"

"Burada iyi bir şey söylüyoruz, hâlâ laf sokuyorsun ya, pes artık!"

Kameramı koltuğa bırakıp ayağa kalktığımda boy farkımız epey azalmıştı. Yine de belirgin diyebilirdim. Lisede onun omzuna ancak gelirken şimdi boynuna geliyordum, bu da bir gelişmeydi. Çattığım kaşlarımı görünce gözlerinden saniyelik bir şaşırma ifadesi geçti.

"Bizim seninle konuşmamıza gerek yok. Anladın mı beni? Biz yeni tanışan iki yabancı değiliz, hatırlasan iyi edersin."

"Kime bu öfken, bana mı? Çok mu kırdım seni?"

"Kendime, beni kırmana izin verdiğim için."

Bir süre durup gözlerime, sanki düşüncelerimi okumak istermiş gibi baktı. Dudaklarını aralayıp bir şeyler söyleyeceği sırada elimi havaya kaldırıp onun konuşmasına izin vermedim.

"Seninle iyi veya kötü, konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı bizim. Bundan sonra benden uzak dur, çizdiğim sınırları aşma." Omuz silktim. "Gerçi, aynı kulüpte bunu nasıl başaracaksak artık."

Yüzünde son zamanlarda görmeye alışık olduğum o sırıtışı varken geri geri yürümeye başladı, eskiden bu hareketini tatlı bulurdum. "İzle ve bana çizdiğin sınırları nasıl tek tek aştığını kendi gözlerinle gör."

──.☘︎ ݁˖

Bu kurguyu yazarken çok eğleniyorum, umarım okurken siz de keyif alıyorsunuzdur!!

Giriş bölümünden önceki ilk tanışmaları da bu şekildeydii, siz nasıl buldunuz??

Oy verip yorum yaparsanız çok sevinirim, sonraki bölümde görüşürüzz

Bölüm sonu

1 yorum