Yüzüme akın eden günışığıyla başımı yasladığım otobüs camından kaldırıp gözlerimi araladım. Güneş, çocuk psikolojisinde ebeveynlerin yeterliliğini temsil ederdi. Çocuklar hislerini çoğunlukla yaptıkları resimlerle dile getirirlerdi. Eğer güneş resimlerde tam bir şekilde görünüyorsa çocuk sevgi ve huzurla büyüyor demekti. Bunu öğrendiğimden beri küskündüm Güneş'e.
Güneş, benim çizdiğim resimlerde hiç olmamıştı.
Fakat şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Madem yeniden başlamıştık. O halde mutlu olmaya çalışmalıyım. Bu dünyaya bir kere geliyoruz sonuçta.
Kulaklığımı kulaklarımdan çıkardığım esnada aracın içindeki uğultu ile kaşlarımı çattım. Hep çok konuşuyorlardı.
İçinde bulunduğumuz küçük ilçeyi izleyerek geçirdiğim 20 dakikanın sonunda kamp yapacağımız alana varmıştık. Tüm öğrenciler eşyalarımızı arabalarda bırakıp alanda toplandık. Arabalarda diyorum çünkü 100 öğrenci anca 4 otobüse sığabilmiştik. Çadırlar ise fazlasıyla büyük bir alanı kaplayacaktı.
Karşımızdaki öğretmen ordusuna baktığımda derhanemizin müdür yardımcısı olan Çağatay hocayı spor kıyafetler içerisinde gördüm. Onun iki yanında ise rehber öğretmenlerimiz bulunuyordu. Bu iki kadın birbirinden oldukça farklıydılar. İpek hoca çok kibar ve naif bir öğretmendi. Yarıyıl tatilinden önceki süreçte farklı bir sınıftaydım ve o sınıfın rehber hocası iple hoca idi. Onu o zamandan tanıyordum. İnsanları tanımadan onları yargılamak bana göre değildi. Hani derler ya kalbinin güzelliği yüzüne de yansımış diye. İşte bu kadında bu tam tersiydi. Kötüydü. Birkaç kez onu öğrencileri azarlayıp hakaret ederken görmüştüm. Gereksiz bir kötülük vardı içinde bence.
Çağatay hoca boynunda asılı olan düdüğü eline alıp üfleyince öğrenciler susup onu dinlemeye başladılar.
"Günaydın gençler, derhanemizin YKS serüveniniz öncesinde sizlere moral ve motivasyon olması için düzenlediği 2 gün sürecek kamp etkinliğimize hoşgeldiniz. "
Kalabalıktan birkaç kişi alkışlamaya çalışsa da hoca onları susturup devam etti. " Bildiğiniz üzere Soğuk Su Milli Parkındayız arkadaşlar. Burada doğayla içiçe 2 gün geçireceğiz bu süre zarfında uymanız gereken başlıca birkaç kural var kısaca onlardan bahsedeyim.
İlk olarak çöplerinizi asla ama asla yerlere atmayacaksınız. Biz geçici olarak çöp kutuları koyacağız kamp alanına. Çöplerinizi onlara atacaksınız. Ateşleri öğretmenlerinizin gözetimi altında kullanacaksınız. Burada geyikler, nadir kuş türleri, ve tavşanlar bulunduğu için kesinlikle gruptan ayrılmıyorsunuz. Şimdi sizlerle beraber bir keşif gezisine çıkacağız. O sırada burayı hazırlamakla görevli öğretmenleriniz çadırları kuracaklar. Sonrasında ben herkese birtakım görevler vereceğim ve kapımız başlayacak. Eşyalarınız şuan otobüslerde kalsın. Dönünce alıp çadırlarınıza yerleştirisiniz. Bizi takip edin "
Çağatay hoca uyarılarını tamamladıktan sonra 20 öğretmen ve 100 öğrenci yola çıktık. Öğretmenler ağaçlar hakkında bize bilgiler veriyordu. Fakat ona odaklanamıyordum. Doğa fazla güzeldi. En son ne zaman doğa ile bu kadar iç içe olduğumu bile hatırlamıyordum.
Bir süre sonra adımlarımı biraz yavaşlattım. En fazla ne olabilirdi ki ?
Yön hafızam kuvvetliydi. Gruba yetişebilirdim. Olmazsa da geldiğim gibi geri dönebilirdim.
Artık yürümeyi tamamen kesmiştim. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Tek tük kuşlar uçuşuyordu. Cıvıltıları ise her yerdeydi. Bu güzelliğe karşı koymak neredeyse imkansızdı.
Bir anda kalbimi umutla dolduran bir his ruhumu çepeçevre sarmıştı. Sanki bu ormandan çıktığım zaman bir daha hiçbir şey aynı olmayacak, herşey düzelecekti.
Lakin bu güzel his çok sürmemişti. Zaten benim gibi bir insanın 3 saniyeden fazla umutlanması, mutlu olması zordu. Çoğu zaman birşey hissetmezdim. Bazen ise hüzünle dansa kalkardım. Ama mutluluğum hepsinden nadirdi. Tebessüm etmek bile haram kılınmıştı bana.
İç çekerek etrafına bakındım. Seslere odaklanınca kulaklarım kuş cıvıltılarının yani sıra akan bir suyun sesi ile doldu. Grup çoktan uzaklaşıp gözden kaybolmuştu. Suyun sesi ise çok uzaktan gelmiyordu. Anlık bir hevesle nehrin kenarına gitmek için sese doğru adımladım.
Yavaş adımlar ile ilerlerken gitgide yaklaştığımı hissediyordum. Bir anda çalıların ardından gelen çıtırtı sesi ile aniden durdum.
İhtimaller aklımda bir bir sıralanırken korkuyordum. Fakat sakin olmalıydım.
Sonuçta bu ses küçük sevimli bir tavşanın işi de olabilirdi. Hemen kötü düşünmeyecektim.
Korkmamak için kendime telkinler verirken sesin geldiği yöne doğru seslendim.
"Kim var orada?"
Söylediklerimle birlikte Sesler kesilmişti. Oraya doğru bir adım attım. Bitki örtüsü çok yoğundu. Öyle ki ağaçların aşağıya doğru sarkan dalları yüzünden doğru düzgün önümü bile göremiyordum.
Seslerin tekrar kulağıma ulaşması ile korkum iki katına çıktı. Sesin kaynağı be çok yakın ne de çok uzaktaydı. Fakat gittikçe uzaklaşıyordu. Bununla eş zamanlı olarak yüzüme doğru esen rüzgar, beraberinde ferah bir kokuyu da getirdi. Rüzgarın geldiği yön, sesin geldiği yön olduğuna göre bu kokunun sahibi aynı zamanda sesin de sahibiydi.
Artık onun sevimli bir tavşan olmadığına emindim. Orada biri vardı ve sesimi duyunca gitmişti. Şimdi önümde iki seçenek vardı. Ya geldiğim yolu geri dönüp kamp alanındakilere kaybolduğumu söyleyecektim ya da başta karar verdiğim gibi nehir kenarına gidecektim.
Bu kadar yaklaşmışken geri dönmek istemiyordum. Bu yüzden nehrin kenarına gitmeye karar verdim ve ilerlemeye kaldığım yerden devam ettim. Artık daha temkinliydim. Az önceki gibi hadiseler yaşamak istemezdim.
Sonunda nehrin kıyısına gelmiştim. Öyle gürül gürül akmıyordu. Sakin ama biraz da hırçın.
"Tıpkı senin gibi..." dedi iç sesim benden bağımsız olarak. Haklıydı da. 17 yıl boyunca herkes sakin yanımı tanımıştı. Çünkü bana sunulan şartların böyle gerektirdiğini düşünmüştüm. Hırçın tarafım bir gün ortaya çıkacaktı elbet. Fakat bunu ne zaman olacağını kestiremiyordum. Şuan sadece sükûnetle bekliyordum.
Nehrin kenarında tabure olarak kullanabileceğim büyük taşlar, heryerde olan kocaman ağaçlardan onlarcası ve bolca temiz hava vardı. Ağaçların gövdesindeki kahverengi, sık yaprakların yeşili ve onların arasından sızan Güneş ışığı ahenk içindeydi.
Saat öğlene yaklaştığı için hava fazlasıyla ısınmıştı. Önüme gelen kıvırcık saçlarımı geriye doğru attım ve taşlardan birine oturdum. Pek rahat değildi ama idare ederdi. Rüzgar kesilmişti ve artık hava daha boğucu hâle gelmişti.
Elimi yüzümü yıkarsam ferahlayabilirdim. Ayağa kalkıp nehrin yanında diz çöktüm. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra sudaki yansımama bakarak saçımın sağını solunu düzelttim. Ve tekrar taşın üzerine otumak için doğruldum. Tam oturacakken yerdeki kalın ve uzun ağaç dalını fark ettim ve kolumu uzatıp aldım.
Eğer kendimi tehlikede hissedersen gayet güzel bir savunma sağlayabilirdi.
Dalı incelerken arka tarafımdaki dikenli çalıların arasından gelen seslerle beraber gözlerim şaşkınlıkla açılırken anında ayağa kalkmış ve oraya doğru dönmüştüm.
Elimdeki dalı beyzbol sopası gibi tutarken çalılara doğru seslendim.
Sanki deja vu yaşıyordum. Aynı sahneyi 10 dakika önce de yaşamıştım!
"Kim var orada?"
Sesler gittikçe yaklaşırken kısık küfürler işittim. Ardından çalıların sağ tarafından benim yaşlarımda bir çocuk çıktı.
Benden iki karış kadar uzundu. Geniş omuzları, hafiften dalgalı ve dağınık karamel saçları vardı. Şekilli ve düzenli kaşların, uzun, kıvrık ve gür kirpiklerin ve fazlasıyla güzel bir çift ela gözün sahibiydi. Aslında gözlerine o güzelliği katan şey icinde barındırdığı derinlikti.
Öyle ki insan onlara baktığında içine düşecek ve orada boğulacak gibi hissediyordu.
Onu incelemeyi bırakıp. Bir an önce söze gitmeliydim. O, az önceki kişi olabilirdi. Temkinli olmalıydım.
"Kimsin sen ve burada ne işin var?"
Hızlıca yönelttiğim sorularla beni incelemeyi bırakıp gözlerime baktı. Cevap vermek için dudaklarını aralamıştı ki birşeyi yeni fark etmiş gibi bir an duraksadı. Uzun uzun gözlerime baktı. Aslında birşey fark etmiş gibi değil de yıllardır aradığı birşeyi yeni bulmuş gibiydi bakışları.
Ben de göz temasını kesmedim. Daha doğrusu kesemedim. Beni etkisi altına mış gibiydi.
En sonunda buna bir son veren o olmuştu. Elini ensesine atıp katıldıktan sonra başlayan esinti bana onun kokusunu getirdi. Az önceki koku mentollü gibiydi ama bu daha çok okyanus esintileri taşıyordu.
Karşımdakinin o olmadığını anlayınca içime su serpilmişti. Peki ya öteki kimdi?
Ben bunları düşünürken başımın hizasında bir yeri gösterip konuşmaya başladı.
"Öncelikle o elindekini indirebilirsin. Benden korkmana gerek yok."
Söyledikleriyle hâlâ o odunu saldırı pozisyonunda tuttuğumu fark ettim.
Sakince yere bıraktım.
İstemsizce "Ben... seni o sandım." diye kısık sesle mırıldandım. Duyduğunu sanmıyordum ama o duymuş olacak ki
" Anlamadım. Birinden mi kaçıyordun?" diye sordu kaşlarını çatarak.
"Öyle değil... Yani ... Hayir birinden kaçmıyordum."
Pek ikna olmuş benzemiyordu. Konuyu değiştirsen iyi olurdu.
Gülümsemeye çalışarak, "Önemli birşey yok. Neyse. Tanışalım, ben Gaye. Gaye Önal. " diyerek ona birkaç adım yaklaşıp elimi uzattım.
Uzattığım elimi tuttu. "Ben de Emre. Emre Bal. Çok memnun oldum ." dedi içten bir şekilde gülümserken. Bir süre sonra elimi bıraktı.
Allah kahretsin ki gülüşü de diğer herşeyi gibi güzeldi. Takılıp kalmış gibiydim. Alık alık bakıyordum. Bu, o bana, "Sen de mi kayboldun?" diye bir soru yöneltinceye kadar sürdü. Zira bu çok uzun sürmemişti.
Gözlerimi gözlerine çevirip cevap verdim.
"Hayır, gruptan bilerek ayrıldım ve nehrin kenarına kadar geldim. Zaten az sonra geri dönecektim."
Başını sallayarak beni onayladı. Bir süre öylece etrafa bakıp birbirimize kaçamak bakışlar atarak saçma sapan bir an yaşadık. Ne o konuşuyordu ne de ben. Aslında bir noktada haklıydık da. Ne konuşabilirdik ki? Fakat bu sessizlik bozan ben oldum.
"Şu taşlara oturalım mı? Ayakta kaldın." diye bir teklifte bulundum.
Kabul etti ve benim az önce yalnız oturduğum taşa aramızda biraz mesafe bırakarak oturduk. Önümüzde akan dereyi seyretmeye başladık.
O sırada kulaklarımızı çalınan melodik bir ıslık sesi ile gozgöze geldik.
"Sen de duyuyor musun?"
Başımı salladım ve aynı anda ayaklandık. Arkamızı döndüğümüzde bizi elleri ceplerinde salınarak bize doğru gelen bir çocuk karşıladı. Aynı yaşta olmalıydık.
Siyah dağınık saçları alnına dökülüyordu. Oldukça koyu renkli gözleri ise uzun kirpiklerinin arasından bizi inceliyordu.
Belki Emre tanıyordur diye ona döndüm. Şaşkınlıkla gelen çocuğa bakıyordu. Çocuk yanımıza vardığında gözleri ikimiz arasında mekik dokuyordu.
Bir elini kaldırarak "Selam." dedi yabancı.
Emre ise "Taner? Senin ne işin var lan burada." diye sordu. Demek tanışıyorlardı. Yabancının ismi ise Taner'di.
"Hani kampa gelmeyecektin. Hastaydın sen." dedi Taner'e.
Taner ise, "Annem akşam çok ısrar etti. Hastaneye gittim
Serum verdiler, birşeyim kalmadı merak etme. "dedi güven veren bir gülümseme ile.
Emre'ye döndüm.
"Arkadaşsınız sanırım." diye bir tahminde bulundum.
Başını salladı. "Evet, tanıştırayım. Taner. Ortaokulda beri arkadaşız. Aslında 3 kişiydik ama birini kaybettik. Taner bu da Gaye, az önce tanıştık. Ben geldiğimde o buradaydı."
Taner, birini kaybettik cümlesinden sonra şaşkınlıkla Emre 'ye bakmıştı.
Ben ise yanıtlama ihtiyacı duydum. Arkadaşlarını kaybetmişler sonuçta.
"Başınız sağolsun. Üzüldüm açıkçası."
Taner şaşkın bakışlarını bu sefer de bana yöneltti. Ardından Bir Emre'ye bir bana bakarken "Ne başı ne sağolması lan? Emre, Görkem'e ne oldu lan?"
Ne yani? Ölmemiş miydi? Burada neler oluyordu? Muhtemelen yanlış anlamıştık.
Emre Taner'in bu hallerini komik bulmuş olacak ki gülmeye başladı. Taner ise deli görmüş gibi bir ifadeyle. Emre'ye bakıyordu. En sonunda Emre cevap verdi.
"Yanlış anladınız. 10 dakika kadar önce beraberdik. Yolunu karıştırdı herhalde. Bir anda ortalıktan kayboldu. Ben de onu arayayım derken gruptan ayrıldım ve kendimi burada buldum. Korkulacak birşey yok yani."
Taner rahatlamış bir ifadeyle "Öyle desene be kardeşim." deyip az önce bizim oturduğumuz taşa oturdu. Emre de onun yanına geçip başıyla bana gelmem için işaret edince ben de yanlarına geçip oturdum.
Taner, "Eee ne yapıyoruz şimdi?" deyince Emre, "Bilmiyorum. Sence Görkem grubu bulabilmiş midir dersin?" diye Taner'in sorusuna başka bir soruyla karşılık verdi.
Taner ise başını iki yana salladı. "Sanmam, Görkem evini yolunu bile zor bulur."
Emre onayladı ve ayağa kalktı. Taner'e yönelip, "Kalk hadi, Görkem'i arayacağız." dedi. Taner hemen ayaklandı.
Emre bana dönüp, "İstersen sen de kamp alanına dön. Ormandaki hayvanlar tehlikeli olabilir. Yalnız kalmasan daha iyi olur. Bizimle de gelebilirsin. Degil mi Taner?"
Başımı iki yana salladım. "Teşekkür ederim ama tek kalırsam başımın çaresine bakabilirim. Ayrıca buraya zaten tek ge-"
Cümlemin devamını getiremedim. Çünkü tüm orman, tiz bir çığlık sesi ile inledi. Dallardaki kuşlar adeta kaçışarak uçtular. Ve koca ormanda yalnız kaldık. Sanki karıncalar bile hareket etmiyordu. Birkaç saniyeliğine dünya durmuş gibiydi.
Kalbim göğüs kafesimin parçalamak istercesine küt küt atarken korkulu bakışlarım önce Emre'nin sonra ise Taner'in gözleri ile çakıştı.
Bu ormanda neler olduğu hakkında birşey bilimiyorum. Ama bildiğim birşey vardı. O da tehlikede olduğumdu.
Bölüm sonu...