YKS’nin o boğucu ve yorucu atmosferi geride kalmış, sınav kitapçıkları kapanmıştı. Trabzon Anadolu Lisesi yönetimi, son sınıf öğrencileri için deniz kenarındaki şık bir otelin salonunda görkemli bir Mezuniyet Balosu ve Kep Töreni organize etmişti.
Balo akşamı Kübra’yla birlikte saatlerce hazırlandıktan sonra otelin bahçesine giriş yaptık. Üzerimde zümrüt yeşili, sırtı hafif açık, fiziğimi mükemmel vurgulayan zarif bir elbise vardı. Kübra ise gece mavisi, uçuş uçuş bir elbiseyle adeta bir prenses gibi görünüyordu.
Otelin ışıklandırılmış palmiyeli bahçesine adım attığımız an, koyu lacivert takım elbisesiyle bir sütun gibi duran Yaman’ı gördüm. Beyaz gömleğinin üst düğmesi hafifçe açıktı ve siyah ceketinin içinde her zamanki gibi karizmatik duruyordu. Yanında duran Arda ise siyah takımı ve havalı fönlenmiş saçlarıyla tam bir "Karadeniz Jönü" havasındaydı.
Bizi gördükleri an ikisinin de konuşması yarıda kesildi. Yaman’ın bakışlarındaki o derin hayranlığı ve tutkuyu gizleyememesi paha biçilemezdi. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı, iki elini de belime koyup beni kendine doğru çekti.
— "Eyşan..." dedi Yaman, sesi pürüzlü ve derinden gelerek. "Sen... Sen inanılamayacak kadar güzel olmuşsun."
— "Sen de hiç fena durmuyorsun Bay Karizma," dedim gülümseyerek.
Tören saati geldiğinde sunucu mikrofona geçti ve o beklenen anonsu yaptı:
— "Ve şimdi, dört yıllık lise hayatını disiplini, fotografik hafızası ve azmiyle Okul Birincisi olarak tamamlayan öğrencimiz: Eyşan! Alkışlarınızla sahneye davet ediyoruz!"
Bütün salondan devasa bir alkış tufanı koptu. Sahneye çıkıp kısa ve duygu dolu konuşmamı tamamladıktan sonra Yaman sahnenin önünde beni karşılayıp belimden tutarak hafifçe havada döndürdü.
— "Gurur duyuyorum seninle okul birincim..." diye fısıldadı kulaklarıma.
Müdürün "Mezunlar, kepler havaya!" komutuyla birlikte yüzlerce kep aynı anda Trabzon gecesinin gökyüzüne doğru fırlatıldı. Alkışlar ve konfetiler arasında dördümüz birbirimize sımsıkı sarıldık.
Törenin ardından salonun ışıkları hafifçe loşlaştırıldı ve hoparlörlerden o beklenen büyüleyici klasik melodi yükselmeye başladı: Geleneksel Mezuniyet Valsi.
Pistin ortasında çiftler yerlerini alırken Yaman sağ elini nazikçe bana doğru uzattı. "Bu valsı benimle yapar mısınız, okul birincim?"
Gülümseyerek elimi onun güçlü avucuna bıraktım. Yaman sol elini belimin kavisine yerleştirip beni kendine doğru çekerken, ben de diğer elimi onun geniş omzuna koydum. Müziğin ritmiyle birlikte pistte süzülmeye başladık. Yaman’ın adımları son derece kendinden emin ve zarifti. Sırtındaki yara izine rağmen beni her dönüşte kusursuz bir uyumla yönlendiriyordu.
Hemen yan tarafımızda Arda ile Kübra dönüyordu. Arda, Kübra’nın ayağına basmamak için kaşlarını çatmış, ciddiyetle adımlarını sayıyordu: "Bir-iki-üç, bir-iki-üç... Kübra bak vallahi basmadım bu sefer, Karadeniz’in ilk vals şampiyonu olacağım!" Kübra ise onun bu haline kıkır kıkır gülüyordu.
Yaman gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmıyordu. Çevremizdeki herkes, ışıklar ve müzik bir anlığına yok olmuş gibiydi.
— "Trabzon dağında fırtınanın ortasındaydık," diye fısıldadı Yaman, beni zarifçe kendi etrafımda döndürüp tekrar göğsüne çekerken. "Şimdi ise burada, seninle vals yapıyorum. Hayatımda yaşadığım en güzel mucizesin Eyşan."
— "Sen de benim mucizemsin Yaman," dedim, yanağına yumuşacık bir öpücük kondurarak.
Valsin son notasında Yaman beni hafifçe geriye doğru eğip tamamladı. Salondan büyük bir alkış koparken, gözlerimizdeki o aşk ve sadakat Trabzon gecesine damgasını vurmuştu.Fakat bizim sınıfın enerjisi bu kadarla sınırlı kalamazdı; Karadeniz insanının kutlaması öyle kuru bir dansla bitmezdi.
Arda, ceketini fırlatır gibi sandalyenin arkalığına atıp kravatını gevşetti. "Ağalar, beyler, okul birincileri ve güzeller güzeli hanımefendiler!" diye bağırdı, garsonların şaşkın bakışları arasında sahneye doğru koşturarak. "Balo dediğin kasıntı kasıntı oturmak değildir. Trabzon dağlarında heyelan devirmiş bir sınıfız biz! Bu gece bu oteli sallamayacağız da ne zaman sallayacağız?!"
Arda’nın bu gazıyla birlikte DJ ritmi yükseltti, hareketli Karadeniz hareketli parçaları ve yüksek tempolu pop şarkıları peş peşe patlamaya başladı. Pist bir anda ana baba gününe döndü. Kübra ile ben elbiselerimizin eteklerini toplayıp horon halkasına dâhil olduk. Yaman, o her zamanki ağırbaşlı duruşunu bir kenara bırakıp Arda’nın koluna girdi; horonun en başını çekmeye başladılar. Yaman’ın adımları sert, kendinden emin ve coşkuluydu; sırtındaki yaranın sızısını tamamen unutmuş gibiydi. Arda ise "Aha böyle basacaksın topuğu!" diyerek pistin ortasında adeta şov yapıyordu. Tüm sınıf el ele tutuşmuş, dört yıllık lise hayatının bütün stresini, YKS baskısını ve geleceğin kaygısını ayaklarını yere vura vura pistte bırakıyordu.
Saat gece yarısını geçtiğinde salondaki sıcaklık tavan yapmıştı. Arda kan ter içinde kalmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Bir anda aklına gelen fikirle gözleri parladı. Otelin bahçe tarafına açılan devasa cam kapılarını göstererek bağırdı: "Millet! Sıcaklık elli derece oldu, bu elbiselerle bu takımlarla pişmeye son! Doğru arkadaki havuza!"
Bütün sınıf bir anda neşeli çığlıklarla bahçeye doğru akın etmeye başladı. Öğretmenlerimizin ve otel görevlilerinin "Çocuklar durun, etmeyin!" uyarıları Arda’nın yönlendirdiği kalabalığın coşkusu arasında kaybolup gitti.
Bahçedeki ışıklandırılmış, masmavi ışıklarla parıldayan devasa açık havuzun kenarına ulaştığımızda kimse tereddüt etmedi. İlk fırlayan tabii ki Arda oldu. Siyah kumaş pantolonu ve beyaz gömleğiyle hiç düşünmeden, havaya sıçrayıp devasa bir bombalama atlayış yaptı. Havuzdan yükselen devasa su dalgası kenardakileri ıslatırken, Arda sudan kafasını çıkarıp kahkahalarla bağırdı: "Su çok güzel, gelin! Lise bitti ulan!"
Ardından sınıfın erkekleri peş peşe, takım elbiseleriyle kendilerini serin sulara bıraktılar. Kübra ile ben havuzun kenarında durmuş, elbiselerimiz ıslanmasın diye geri kaçışırken Arda sudan uzanıp Kübra’yı bileğinden tuttuğu gibi gürültüyle suya çekti. Kübra çığlık atarak gece mavisi elbisesiyle havuzun ortasına düştü.
Yaman arkamdan yavaşça yaklaştı. Su damlaları yüzüne sıçramıştı, gözlerinde çocuksu ve muzip bir parıltı vardı.
— "Okul birincisi olman seni bu havuzdan kurtarır mı sanıyorsun Eyşan?" dedi gülerek.
— "Yaman sakın! Yeşil elbisem mahvolur!" diye çığlık attım ama geç kalmıştım. Yaman beni kucağına aldığı gibi hiç acımadan havuzun derin tarafına doğru atladı.
Suya batıp çıktığımızda zümrüt yeşili elbisem tamamen vücuduma yapışmış, saçlarım yüzüme dökülmüştü. Yaman suyun altında belimden tutarak beni yüzeye çıkardı. Islak saçlarını arkaya tarayıp bana baktığında ikimiz de kahkahalara boğulduk. Bütün sınıf havuzun içinde birbirine su sıçratıyor, keplerini suyun üzerinde yüzdürüyor, şarkılar söylüyordu.
Su ışıklarının altında, ıslak takım elbiseler ve abiyelerle havuzun ortasında sarıldık. Trabzon gecesinin serin rüzgârı yüzümüze vururken, liseyi unutulmaz bir çılgınlıkla kapatmanın gururunu ve neşesini yaşıyorduk. Bu gece sadece bir veda değil, dördümüzün hiç bitmeyecek hikayesinin en eğlenceli başlangıcıydı...