Baran, Güneydoğu Anadolu’nun küçük bir köyünde yaşıyordu.
Dünyanın köylerinin bittiği yerde bittiğini sanıyordu.
Bunu ona kimse söylememişti. Zaten Baran da oturup böyle bir şey düşünmüş değildi. Ama dokuz yıllık hayatında gördüğü dünya, aşağı yukarı bundan ibaretti.
Bir yanında sarı tarlalar, öte yanında taşlı tepeler vardı.
Köyün arkasında yükselen dağlar ise sanki daha ötesine geçilmesin diye oraya konmuştu.
Baran o dağların arkasını hiç görmemişti.
Bazen okuldan dönerken en yüksek tepeye bakar ve arkasında ne olduğunu düşünürdü.
Başka bir köy mü?
Daha büyük bir dağ mı?
Yoksa hiçbir şey mi?
Bir keresinde bunu dedesine sormuştu.
“Dağın arkasında ne var dede?”
Dedesi, avludaki eski sandalyede oturmuş ayakkabısının çamurunu temizliyordu.
“Yol var.”
“Yolun arkasında?”
“Başka bir yol.”
“Onun arkasında?”
Dedesi başını kaldırıp Baran’a bakmıştı.
“Dünya var oğlum.”
Bu cevap Baran’ın hiç hoşuna gitmemişti.
Dünya nasıl bir cevaptı?
Dünya zaten burasıydı.
Evleri, okul, çeşme, bakkalın önündeki tahta kasa, dedesinin bağı, annesinin her sabah ekmek pişirdiği avlu…
Bir de dağlar.
Baran’ın bildiği dünyada en çok taş vardı.
Yazın güneş taşları öyle kızdırırdı ki üzerine oturmak mümkün olmazdı. Kışınsa aynı taşların arasından çamurlu sular akardı. İlkbaharda her yer kısa bir süreliğine yeşile döner, sonra güneş yeniden sarıya boyardı toprağı.
Ama o sabah Baran dünyayla ilgili çok önemli bir şey öğrenecekti.
Hem de dokuz yıldır kimsenin ona söylemediği bir şeyi.
Köy okulu dört derslikliydi.
Bahçesinde iki kavak ağacı, paslanmış bir kale direği ve ne zaman çizildiği artık belli olmayan beyaz bir seksek vardı.
Baran her sabah okula kardeşi Yusuf’la yürürdü. Yusuf henüz birinci sınıftaydı ve çantası neredeyse kendisi kadar büyüktü.
O sabah da yol boyunca Baran’ın arkasından yetişmeye çalışıyordu.
“Yavaş yürü!”
“Geç kalacağız.”
“Sen hızlı yürüyorsun!”
“Sen yavaş yürüyorsun.”
Yusuf buna cevap bulamayınca yerden küçük bir taş alıp ağabeyinin çantasına attı.
Taş çantaya çarpıp yere düştü.
Baran arkasına dönmedi bile.
Okula vardıklarında zil çoktan çalmıştı.
Öğretmenleri sınıftaydı.
Ama o gün sınıfta başka bir şey daha vardı.
Tahtanın yanında büyük, renkli bir kâğıt asılıydı.
Baran yerine otururken gözlerini ondan alamadı.
Kâğıdın ortasında garip biçimli büyük bir şekil vardı. Etrafının bazı yerleri maviydi. İçinde sarı, yeşil, kahverengi renkler ve küçücük yazılar bulunuyordu.
Öğretmen yoklamayı bitirdikten sonra kâğıdın yanına geçti.
“Çocuklar, bunu daha önce göreniniz var mı?”
Ön sıradan birkaç el kalktı.
“Harita!”
“Türkiye haritası öğretmenim!”
Öğretmen gülümsedi.
“Evet. Bu, Türkiye’nin haritası.”
Baran haritaya biraz daha dikkatli baktı.
Demek bütün ülke buydu.
Gözü önce ortadaki büyük kara parçasına, sonra kenarlardaki mavi yerlere takıldı.
Öğretmen elindeki cetveli kaldırdı.
“Bugün ülkemizin coğrafi özelliklerinden bahsedeceğiz.”
Cetvel önce haritanın üst tarafındaki mavi bölgeyi gösterdi.
“Burası Karadeniz.”
Sonra sola doğru ilerledi.
“Burası Ege Denizi.”
En sonunda haritanın altındaki uzun maviliğe dokundu.
“Burası da Akdeniz.”
Baran kaşlarını çattı.
Aynı kelimeyi üç kez duymuştu.
Deniz.
Kelimeyi biliyordu elbette. Kitaplarda geçmişti. Televizyonda da duymuştu belki. Ama üzerinde hiç düşünmemişti.
Öğretmen cetveli masaya bıraktı.
“Bu yüzden çocuklar, ülkemiz için ne diyoruz?”
Sınıftan birkaç kişi bir ağızdan cevap verdi.
“Üç tarafı denizlerle çevrili!”
Öğretmen tahtaya büyük harflerle yazdı:
TÜRKİYE’NİN ÜÇ TARAFI DENİZLERLE ÇEVRİLİDİR.
Baran cümleyi defterine geçirmedi.
Haritaya bakıyordu.
Üç taraf…
Üstte deniz vardı.
Solda deniz vardı.
Altta da deniz vardı.
Sonra haritanın sağ tarafına baktı.
Orada mavi yoktu.
Baran parmağını kaldırdı.
“Öğretmenim?”
“Evet Baran?”
“Biz neredeyiz?”
Öğretmen yeniden haritaya döndü. Cetvelin ucunu ülkenin güneydoğusundaki küçük bir noktaya götürdü.
“Yaklaşık olarak buradayız.”
Baran cetvelin ucuna baktı.
Sonra mavi yerlere.
Sonra tekrar kendi köyünün olduğu yere.
Sınıf sessizdi.
Baran’ın yüzünde, zor bir matematik sorusunu çözmeye çalışırken beliren ifade vardı.
Bir süre sonra:
“Öğretmenim…”
“Efendim?”
“Üç tarafında deniz varsa…”
Durdu.
Haritanın sağ tarafını gösterdi.
“Biz dördüncü tarafta mıyız?”
Sınıftan birkaç çocuk güldü.
Öğretmen gülmedi.
Baran’a baktı, sonra haritaya.
“Öyle de diyebiliriz.”
Baran bir şey daha soracaktı ama vazgeçti.
Önündeki deftere baktı.
Sonra başını yeniden kaldırdı.
Haritanın üç tarafı maviydi.
Kendisinin yaşadığı taraf değildi.
O gün Baran, ülkesinin üç tarafının denizlerle çevrili olduğunu öğrendi.
Bir şeyi daha öğrendi.
Kendisi denizin olmadığı tarafta doğmuştu.
Ve ders boyunca aklından tek bir soru geçti:
Deniz nasıl bir şeydi?
