Mevarnia artık ormandaki göle çok sık gelmeye başlamıştı. Eskisi gibi aç da kalmıyordu, prens düzenli olarak ona yiyecek ve temiz giysiler getiriyordu. Ormandaki diğer canlıların da artık onu tanıdığını hissediyordu. Sanki o ormana girince hepsi ona dikkat kesiliyor, sonra onun önüne çıkıp hünerlerini gösteriyorlardı. Kimisi şarkısını söylüyor, kimisi büyüleyici güzelliğini sergiliyordu küçük kıza. O ormana, orman da ona alışıyordu, gitgide birbirlerini kucaklamaya başladılar, ikisi de daha hayat dolu hale geldi. Bir süre sonra Mevarnia tamamen ormanda yaşamaya başladı. Burası onun evi olmuştu, hayvanlar ve böcekler de arkadaşları, tabii prensin dışında. Göldeki yansımasında sapsarı saçlarının dalgalarına bakıyor, her geçen gün nasıl da uzadıklarını fark ediyordu. Prensle tanıştığından beri hayatı çok değişmişti ve hiç olmadığı kadar mutluydu. Selior bir gün ormana Mevarnia'yı ziyaret etmeye geldiğinde ona bir söz verecekti. "Mevarnia, biraz yürümek ister misin?" "Oluuuuur!" Heyecanlandığında kelimeleri uzatarak söylemesi prensin çok hoşuna gidiyordu. "Burada sevdiğin ağaç, çiçek veya bir hayvan var mı?" diye sordu Selior merakla. "Hmmm, aslında bütün ormanı çok seviyorum ama dans eden ağaca bayılıyorum!" dedi Mevarnia. "Dans eden ağaç mı?" diye şaşkınlıkla sordu prens. "Eveeet, rüzgarlı havalarda çok güzel dans ediyor ve ben de ona eşlik ediyorum, bence o dans ederken bütün orman onunla birlikte dans ediyor, sincaplar, tavşanlar, tilkiler... hatta çiçekler bile!" "Gerçekten mi? Bak çok merak ettim şimdi. Bana da bu ağacı göstermek ister misin?" Mevarnia bunun üzerine biraz düşündü. Bu prensi oldukça şaşırtmıştı, kızın ona ağacı hemen göstermek isteyeceğini düşünmüştü çünkü. Tam hevesi kırılmaya başlamışken kız konuştu: "Tamam ama bir şartım var." Prens hepten şaşırmıştı şimdi. Gözleri kocaman olmuş, kaşları yukarı kalkmıştı. Kızın şartının olacağını düşünmemişti. "Peki, söyle bakalım o zaman." "O ağaç gürültüden hoşlanmıyor, o yüzden yanına gittiğimizde fısıldayarak konuş, bir de dansına eşlik etmeliyiz yoksa bize küser ve dansını bir daha asla göstermez." Sözlerini bitirdiğinde hüzünlü bakışlarını prense çevirdi Mevarnia. Prensin gülümsediğini görünce kaşlarını çattı. "Niye gülüyorsun, gerçekten öyle!" dedi sinirli sinirli. "Tamam tamam, sana inandım zaten, sadece bunu söylemen çok hoşuma gitti." "Neden ki? Ben sadece ağacın hissettiklerini sana söyledim." Prens diz çöktü ve Mevarnia'nın gözlerinin içine baktı. "Bu sana normal gibi geliyor olabilir Mevarnia ama bütün insanlar doğayı senin kadar iyi anlayamıyor. Sen uzun zamandır bu ormanda yaşadığın için ormanı çok iyi tanıyorsun. Bunu görmek beni çok mutlu etti." Bunu duyduktan sonra Mevarnia'nın yüzü değişti. Kocaman gülümsediğinde mavi gözleri kısıldı. Çok sevimli görünüyordu. Selior bir kez daha bu küçük kızla tanıştığı için kendini çok şanslı hissetti. Kısa bir süre sonra dans eden ağaca doğru yola çıktılar. … Prens belki çok sıradan bir ağaç beklemiyordu ama şu an karşısında duran ağaç daha önce gördüğü hiçbir ağaca benzemiyordu. Bu ağaç o kadar genişti ki, gövdesini tamamen çevreleyebilmek için üç kişinin birden ağaca sarılması gerekirdi. Kim bilir kaç yüz yaşındaydı? Bunları düşünürken bir yandan prens gövdesindeki kıvrımlara büyülenmişçesine bakıyordu. Daha sonra bakışları gövdesinden yavaşça dallarına doğru çıktı. Dallar gökyüzüne kavuşmak ister gibi kıvrılarak uzanıyordu. Yapraklarıysa capcanlı bir yeşildi ve kalp şeklini anımsatıyordu. Bu ağaçta gerçeküstü bir şeyler olduğu belliydi. Gövdesi de kahverenginin onlarca tonundan oluşuyordu. Sanki ormanın ortasında parlıyordu. Selior gözlerini nihayet ağaçtan ayırdığında Mevarnia’nın bunca zamandır konuştuğunu fark etti. Dediğinin tek bir kelimesini bile duymamıştı. Şimdi de bu ağacın altında nasıl oyunlar oynadığını anlatıyordu. “Geçen gün bu ağacın altında çok tatlı bir hayvan vardı ama adının ne olduğunu bilmiyorum.” dedi Mevarnia üzgün bir şekilde. “Öyle mi? Nasıl göründüğünü hatırlıyor musun? Belki ben biliyorumdur.” Önce biraz düşündü. Sonra heyecanlanarak anlatmaya başladı. “Minnacıktı. Küçük siyah gözleri ve burnu vardı. Dört tane ayağı ve sırtında dikene benzeyen şeyler vardı, onlardan korktuğum için dokunamadım ama gerçekten çok tatlıydı, keşke onu sevebilseydim.” “Demek o hayvan bir kirpiymiş. Haklısın, kirpiler gerçekten çok tatlı oluyorlar. Sevmemen de iyi olmuş, dikenleri sana zarar verebilirdi. Bir daha kirpi görürsen onu sadece gözlerinle sev, olur mu?” Prens bunları söylerken gülümsüyordu. Kısa bir süre sonra rüzgar yüzlerinde ve saçlarında dolaşarak ikisini de selamladı. “Ağaca bak! Dans ediyor işte!” dedi Mevarnia. Yerinde duramıyordu resmen. Selior başını ağaca çevirdiğinde gördü. Gerçekten de dans ediyor gibiydi. Kızın yaratıcılığı sayesinde bunları söylediğini düşünmüştü ama şimdi ağaca bakarken hiç de öyle hissetmiyordu. Ya ikisinin de hayal gücü çok genişti ya da bu ağaç gerçekten de büyülüydü. Dalları kıvrılarak birbirine dolanıyor, sanki uzayıp kısalıyordu. Müthiş bir görüntüydü. Prens o an gördüklerini beynine kaydedip daha sonra istediği zaman tekrar görebilmeyi diledi. Orada dakikalar veya saatler boyunca bu büyülü olaya eşlik ederek dans ettiler. O anda ikisi de tek kelime etmedi. Ya da prensin daha önce yaşadığı gibi ikisi de birbirinin söylediklerini duyamıyordu. Çünkü oldukları anın gürültüsü çok daha fazlaydı. Bu gürültünün sesle bir ilgisi olmamasına rağmen. Yine de sanki bu ağacın kendine has bir melodisi vardı. İnsanın içine işliyordu. Sadece ağacın büyüsünü hissetmeye başladıklarında bu his bitene kadar o anın içinde kaldılar. Ağacın, ve Selior’la Mevarnia’nın, dansı bittiğinde hava kararmaya başlamıştı. Selior hala tam anlamıyla kendine gelememişken Mevarnia’nın sesi dikkatini ona yöneltmesini sağladı. “Baksana! Çok güzeeeeel!” derken bir yandan da parmağıyla kocaman bir kelebeği gösteriyordu. Kanatları sapsarıydı ve açıp kapatarak sanki bu insanlara kendini tanıtmaya çalışıyordu. Kelebek uçarken bir sonraki durak noktasının bu küçük kızın eli olmasına karar verdi. “Elime konduuuu!” Mevarnia o kadar mutlu görünüyordu ki, prensin gözleri doldu. Onu ilk kez gördüğü zamanı hatırlamıştı ve o zamandan beri ne kadar çok değiştiğini düşünmüştü. “Gerçekten de çok güzel, senin eline konduğuna göre seni çok sevmiş olmalı.” dedi Selior. “Cidden miiii! Ben de onu çok sevdiiim!” Heyecanı bütün ormana yayılmış, daha da güzelleştirmişti sanki. Mevarnia parmağını kelebeğin kanadına dokundurdu ve yerinde duramasa da hareket ederse onu korkutacağını bildiği için hareket etmemeye özen gösterdi. Selior bu anları hayranlıkla izliyordu. Bu küçük kızın kalbinde bu kadar büyük bir doğa sevgisi oluşması onu çok mutlu etmişti. “Ben de küçükken kelebek gördüğümde çok sevinir, hemen yanına gidip sevmek isterdim ama genelde kaçarlardı.” “Yavaş dokununca kaçmıyor bak!” dedi neşeyle Mevarnia. Bir süre daha büyülenmiş bir şekilde kelebeği seyrettiler. Sonra kelebek kanatlarını bir kere daha çırptı ve altın rengi yaldızlıymış gibi parlamaya başladı. Selior bir kez daha gözleriyle bu anın fotoğrafını çekebilmeyi diledi. Ama bu aslında kelebeğin son kanat çırpışıydı. Mevarnia’nın eli onun son durağı olmuştu. Bir anlığına parlamış ve sonra tamamen solmuştu. Mevarnia’nın elinde hareketsiz duruyordu artık. Kızın gülümsemesi yerini endişeli bir ifadeye bıraktı. “Ne oldu? Neden kanatlarını çırpmıyor artık?!” dedi ağlamaklı bir sesle. Olanları tam anlamıyla kavrayınca dizlerinin üstüne düştü ve ağlamaya başladı. … Mevarnia’nın tanık olduklarının etkisinden çıkması çok uzun sürmüştü. Bu olay aynı zamanda prense bir anısını da hatırlatmıştı. Mevarnia’yla tanıştığı gün. Küçük kızın satıcının ölümüne sebep olduğu gün. O anda kafasında sorular belirmeye başladı. Kelebeğin ölümünün de kızla bir ilgisi olabilir miydi? Bir türlü kızın güçlerinin doğasını anlayamamıştı. Gücü nasıl şartlarda ortaya çıkıyordu? Eğer kontrolsüz bir şekilde canlıları öldürüyor olsaydı kendisi de çoktan ölmüş olmaz mıydı? Bu sorunun cevabını asla bulamayacağını hissediyordu. Sonunda kelebeğin ölümünün kızla bir ilgisi olmadığına karar verdi ve elinden geldiğince onu, belki aynı zamanda kendisini, sakinleştirmeye çalıştı. Onunla farklı şeyler hakkında sohbet etti, birlikte oyunlar oynadılar. Ve saat çok geç olduğunda kıza asıl sormak istediği soruyu soramadan saraya dönmek zorunda kaldı. … Prens bir sonraki gelişinde Mevarnia’yı her zaman buluştukları yerde bulamadı. İçine birden korku doldu ve bütün ormanı karış karış aramaya başladı. Durup nerede olabileceğini düşünürken çok önemli bir yeri gözden kaçırdığını fark etti. Tanıştıkları zaman birlikte geldikleri göl. İçinden bir ses onu orada bulacağını söylüyordu. Gerçi her türlü buna inanmak zorundaydı yoksa kızı nerede bulabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Göle vardığında rahat bir nefes aldı. Mevarnia gölün kenarında oturuyordu. Geldiğini duyunca kafasını ona doğru çevirdi ama yüzü gülmüyordu. Bu prensi çok endişelendirdi. Şu ana kadar onu görünce kız hep kocaman gülümserdi çünkü. O yine de her zamanki gibi davrandı. “Burası hala ilk günkü gibi hissettiriyor. Hiçbir şeye benzemiyor bu his bence. Dans eden ağaçtan bile farklı değil mi?” Prens umutla küçük kıza baktı. Ama o sadece başını sallamakla yetindi. Selior artık mutluymuş gibi de davranamıyordu. Mevarnia’yı eski haline döndürmek için ne yapabileceğini bilse ne güzel olurdu. Bir süre hiçbir şey söylemeden oturdu. Kızın olanların etkisinden çıktığını düşünmüştü ama belli ki yanılmıştı. Ona günler gibi gelen bir süre sonra Mevarnia nihayet konuştu: “Ben herkesin canını mı acıtıyorum?” Bu soru Selior’un yüreğini sızlattı. Onun yaşındaki bir çocuk için bu düşünceler çok ağırdı. Sonra aslında büyüyünce de durumun pek değişmediğine karar verdi prens. Belki sadece daha uzun süre bunu içinde tutma yeteneği oluyordu insanın, ki bunun iyi bir şey olup olmadığı da tartışılabilirdi. Onu düşüncesinin doğru olmadığına nasıl inandıracağını bilmiyordu ama elinden geleni yapacaktı. “Şimdi şöyle düşünmeni istiyorum. Diyelim ki bir grup arkadaş gece ormanda uyumadan önce ateş yakmak istiyorlar. Daha sonra içlerinden biri ateşi yakıyor. Onlar ateşin başında otururken bir tanesi de yanlışlıkla elini ateşe fazla yaklaştırıyor ve eli yanıyor ve canı çok acıyor. Böyle bir olayda kimin suçlu olduğunu düşünürdün, ateşi yakanın mı yoksa elini yaklaştıranın mı?” “Hmm, sanırım elini yaklaştıran çünkü ateşi yakan kişi, arkadaşının canının acımasını istemezdi.” “Aynen öyle. İlk bakışta sanki ateşi yakan o olduğu için suçlu oymuş gibi görünüyor ama o kişinin amacı bundan çok farklıydı. Arkadaşı daha dikkatli olsaydı eli yanmazdı sonuçta. O yüzden senin de kendini üzmeni istemiyorum. Olaylar hakkında direkt kendini suçladın ama belki olanların seninle hiç ilgisi yoktu, bundan emin olamazsın.” Bir süre düşündükten sonra, “Tamam, anladım, kendimi üzmeme gerek yok!” dedi Mevarnia ve Selior hiç olmadığı kadar mutlu oldu. Bir süre her zamanki gibi güzel şeyler hakkında sohbet ettiler. Mevarnia’nın eski canlılığına dönmesi yine de biraz zaman aldı. Bu sırada prens de soracağı soru için kendini hazırlamaya çalışıyordu. Sonunda daha fazla dayanamadı, derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Yakında evleniyorum, kral olacağım.” “Kral mı? Ama krallar kötü kalpli olmaz mı?” “Neden böyle düşündün? Her insan kötü kalpli olamayacağı gibi her kral da kötü kalpli değildir.” Mevarnia şu anki kralın yaptığı kötülükleri biliyordu ama prensi üzmek istemediği için bu konuyu açmadı. Çoğunlukla gerçekten yaşına göre çok olgun davranıyordu. “Bir ülkeyi yönetmek eğlenceli mi?” “Bu çok büyük bir sorumluluk o yüzden tam olarak eğlenceli olduğu söylenemez ama bazen zevkli olabilir belki, kim bilir?” 🦋
Bölüm 2
2. Kısım
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.