İçeriğe geç

Deniz Kardelen

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Deniz Kardelen

Bölüm 1

Gülümsemeyi Unutanlara

Deniz Kardelen Koçak

Gülümsemenin zor olduğu bu dünyada gülümsemeyi bilenlere gelsin o zaman.

Gülümsemek zordur. Hayata, insanlara, en çok da kendine zordur gülümsemek. Büyüdükçe anlarsın bir şeylerin değiştiğini, geliştiğini, terk ettiğini. Ben Deniz, Deniz Kardelen Yılmaz. Gülümsemek zorundayım. İnsanlara yalanlar söylerken, kendimi affederken... Hayat mı daha acımasız, yoksa içindeki insanlar mı, bilmiyorum. Korkuyor muyum? Fazlasıyla. Üzülüyor muyum? En az sizin kadar. Bu yalnız sokakta, en az onun kadar yalnızken ne işim mi var? Gelin, beraber okuyalım.

4 saat önce...

Annemle kavga ediyorduk. “Yeter artık Deniz, bıktım senin bu problemlerinden! Nasıl bir evlatsın sen? Eğer bu sınavda en yüksek dereceyi yapamazsan o zaman görüşeceğim ben seninle! Seni okutmaya döktüğümüz paraların hakkını vermek zorundasın, anladın mı?”

Annem bazen –haftanın yedi günü– onun kızı olduğumu unuturdu. Bu evde bana gülümsemek yasaktı. Nefes almak yasaktı. Genelde evden çıkmadan saatlerce ders çalışır, sınavlarda ilde dereceler elde ederdim.

Annemin bugünkü bahanesi de buydu. Okulumuz oldukça büyüktü. Sadece 10. sınıflar 1000’e yakındı. Bugünkü kavgamızın sebebi ise 1000 kişi içinde 2. olmamdı. Evet, ikinci olmuştum; ancak annem neden birinci olmadığım konusuyla oldukça meşguldü. Ayrıca babamla sürekli tartışmalarından ötürü sinirini benden çıkarıyordu.

“Anne, 200. olmadım; ikinci oldum.” “Bu, birinci olamadığın gerçeğini değiştirmiyor Kardelen! Hemen kendine çeki düzen ver ve odanda ders çalış! Ben Zehra’ya ne diyeceğim şimdi nas–” derken odayı telefonunun sesi doldurdu.

Babam arıyordu. Annem, babamla konuşurken oldukça tahammülsüzdü. “Efendim Adnan... Evet, yanımda. Ne... neden hoparlöre alayım? Peki, alıyorum şimdi.”

Babamın sesi, annemin sesinden daha bıkmış geliyordu. “Deniz bizim kızımız olmayabilirmiş. On dakika kadar önce hastaneden aradılar. Deniz’le beraber hazırlanın, yirmi dakikaya oradayım. Hastaneye gidip test yaptırmalıyız.”

Annem onaylayan mırıltılar çıkartarak telefonu kapattı. Yavaşça bana doğru döndü. Yüzünde ‘Bu kızın benim kızım olmadığını biliyordum’ der gibi bir ifade vardı. Bense hâlâ üzerimden anın şokunu atamamıştım. Eğer bu ailenin kızı değilsem, bu zamana kadar bütün bu olanları neden yaşamıştım?

Ne annem annelik yapmıştı, ne babam babalık. Annemle babam sürekli kavga eder, babam çareyi evden gitmekte bulurken annem sinirini benden çıkarırdı. Yediğim yemeğe “Kilo alırsın!”, giydiğim kıyafete “Bunu giyemezsin, bizi el âleme rezil mi edeceksin?” derdi. Derslerime “Sana verdiğimiz paralara yazık ya! En iyisi ol ya da okuma!” diye bağırır, beni sindirirdi.

Odama giderken nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Ancak bu aileden kurtulma şansım vardı ve bu beni mutlu ediyordu. Diğer yandan kaybolmuş hissediyordum, her zamanki gibi.

Üstümü nasıl giyindim, evden nasıl çıktım bilmiyordum. Şu an arabada hastaneye gidiyorduk. Gittiğimiz özel hastanede daha önce terör olayları gündeme gelmiş ve belli bir dönem kapatılmıştı. Arabada çıt çıkmıyor, zannımca herkes kendi sessizliğinde –ya da en azından sadece ben– boğuluyordu.

Yaklaşık iki dakikadır arabanın döşemelerini inceliyordum. Bir yandan da annemle babamın dış görünüşüyle benimkini karşılaştırmaya çalışıyordum. Annem koyu kumral, babam esmerdi; bense sarışındım. Annem ve babam koyu kestane rengi gözlere sahipti, bense yeşil gözlüydüm. Daha birçok farklılık sayabilirdim.

Hastanenin önüne geldiğimizde kapıyı açıp kendimi dışarı fırlattım. Zira biraz daha burada kalsam boğulacak gibi hissediyordum. Yan yana olduğum bu insanlar, benim acı geçmişim ve çocukluğumdu. Şimdi birileri gelip bana bu çocukluğun bana ait olmadığını söylüyordu. Trajikomikti bu olan.

Küçükken “Her ailede eksikler olur.” derdim. Ancak büyüdükçe bunların bir eksiklik değil, sevgisizlik olduğunu öğrendim.

Hastane kapısından içeri girdik, danışmaya yöneldik. “Merhaba, ben Adnan Yılmaz. DNA testi için gelmiştik.” “İkinci kat, soldan ikinci odada başhekim Mehmet Bey sizi bekliyor efendim.”

Merdivenler oldukça uzundu. Sessizlik ise daha da gericiydi. İkinci katta soldan ikinci odanın kapısına gelince babam durdu ve bana döndü. “Sakın yüzümüzü yere eğdirecek bir şey yapma.”

Kafa sallamakla yetindim; cevap verecek gücü kendimde bulamadım. Kapıyı çalmadan içeri dalan babam, bu hareketine göz deviren annem ve onlardan oldukça uzak duran bir ben… Hep beraber odaya girdik.

İçeride odanın bir kenarında sessizce bekleyen bir adam ve oğlu gözüme çarptı. Adamın karısı –büyük ihtimalle annesiydi– ortada yoktu.

Pat diye birden kapı açılınca istemsizce sıçradım. İçeri, çehresi anneme oldukça benzeyen, esmer, siyah saçlarında kızıllıklar olan, dar bir büstiyer ve kısa bir şort giymiş bir kız girdi. Annem kızı beğeniyle süzerken, babam kıza doğru bir adım atmıştı bile.

Babam kıza elini uzattı ve şöyle dedi: “İsmin ne kızım?”

Nasıl yani? Bu kadar kolay mıydı sevgi sözcükleri sarf etmek? Kız başını bana doğru çevirdi ve sadece benim duyabileceğim bir sesle, “Bak gördün mü, senden ne kadar kolay vazgeçtiler.” dedi.

Karşımdaki kız cevap verdi: “Ela efendim.”

Gözlerim dolmuştu. Kimse görmeden gözyaşlarıma sahip çıkmaya çalıştım ancak geç kalmıştım. Karşımda bana bakan çocuk –büyük ihtimalle kardeşim– sanırım görmüştü yüzümü. Çatık bakışlarını sanki daha ne kadar çatılabileceğine bakmak ister gibi daha da sıktı. Şimdiye kadar kardeşi olduğunu düşündüğü kızla göz göze geldiğinde, yüzünde bakanı korkutacak cinsten bir ifade belirdi.

Doktor sonunda konuşmaya karar vermiş olmalı ki ayağa kalktı: “Evet, bugün sizi buraya çağırma sebebimizden bahsetmek istiyorum. Yaklaşık bir yıl önce bu hastane terör örgütüne destek vermekten kapatılmıştı. Devlet buraya el koyduktan sonra köklü değişiklikler yapıldı. Hastane yönetimi ve personeller tamamen değiştirildi.”

Bu söylediklerinin bizimle ne alakası vardı, hiçbir fikrim yoktu.

“Geçen gün Halit Bey hastanemize geldiğinde, terör örgütü tarafından kızların karıştırılabileceğini fark ettik. Bu konunun detayları hakkında size daha fazla şey söylemem mümkün değil maalesef, devlet tarafından gizlenen bir dosyayla bağlantılı.” diyerek aileme baktı.

Babam sinirlenmişti; ancak anlıyorum der gibi başını salladı. “Şimdi eğer siz de isterseniz kızlara DNA testi yapacağız.” dedi.

Babam ve annem dünden razıydı zaten; hızla başlarını sallayıp onaylayan mırıltılar çıkardılar. “Lütfen beni takip edin.” dedi doktor.

Kan alınan odaya gelmiştik. “Kızlar, sizden şu sedyeye oturup uzanmanızı rica ediyorum. İlk sen geç Ela.” dedi.

“Hayır, hiçbir yerimi deldiremem ben! Uzak tutun o şeyi benden!” diye ciyakladı resmen. Bu yükselişine karşılık yüzümü buruşturmaktan fazlasını yapmadım. Babası ve kardeşinin umurunda değilmiş gibiydiler.

Benim babamsa kızın yanına adımlamıştı bile. “Korkma kızım, ben senin yanındayım.” derken oldukça şefkatli bakıyordu gözlerine.

Kızınsa rol yaptığı oldukça belliydi. “Tamam baba.” demişti, gözlerimin içine dikkatle bakarken.

Babam yavaşça saçlarını okşuyordu. Bu kadar kolay mıydı saçlarının okşanması, bu kadar basit miydi? Şu yaşıma kadar saçlarımı okşamamış olan babamdı bunu yapan. Bir keresinde neden okşamadığını sorduğumu hatırlıyordum; aldığım cevap, “Sen sevilecek bir çocuk musun ki seni seveyim?” olmuştu.

Ben sanırım gerçekten sevilecek bir çocuk değildim. Küçükken derslerime çok çalışıp iyi bir çocuk olursam beni severler sanmıştım. Derslerimi beni birazcık daha sevsinler diye saatlerce çalışıyordum. Ancak bu, durumumuzun daha kötüye gitmesinden başka bir işe yaramamıştı.

Annem beni bir yarış atı gibi görmüş, arkadaşlarına başarılarımı övmüş ve kızı olduğum gerçeğini oldukça derinlere gömmüştü. Hep daha fazlasını istemişti benden.

Ela’nın kanı alınmış, sıra bana gelmişti. Oturdum, yavaşça kolumu uzattım. Korkuyordum. İğneden korkardım, gerilirdim. Korkunca ise midem bulanırdı. Titrekçe nefesimi verdim ancak sesimi çıkarmadım.

Kolumu açıp uzattım. Görmemek adına başımı çevirdim. Bana dikkatle bakan adam ve oğlunu gördüm. Adam 40’lı yaşlarının sonundaydı; kumraldı, benim gibi yeşil gözleri vardı. Sayılamayacak kadar gür kirpikleri... Geniş omuzları, kaslı kolları vardı. Sert bakışlıydı. Yanındaki çocuk benden birkaç yaş büyüktü. O da sarışındı, yeşil gözlüydü, benden oldukça uzundu.

Kan kolumdan alınırken başımın hafifçe döndüğünü hissettim. Gözlerimi kapadım, içimden her zaman yaptığım gibi saymaya başladım: bir, iki, üç, dört...

Kan alma işlemi bitmişti ama ben hâlâ bitkin hissediyordum. Başım dönerek koltuktan kalktım. Ailem bunu fark etmemişti, ya da her zamanki gibi ilgisizdi. Duvara tutundum.

O sırada doktorun sesi odada yankılandı: “Sonuçların çıkmasını özel sebeplerden dolayı hızlandıracağız. Üç saate çıkar. Lütfen üç saat sonra tekrar buraya gelin.” dedi ve çıktı.

Midem bulanıyordu. Tansiyonum da düşmüş olmalıydı. Kendimi odanın dışına attım. Lavabo yakındaydı, Allah’tan. Hızla oraya yöneldim ama unuttuğum bir şey vardı: başımın dönmesi. Duvara yaslandım.

Bu esnada DNA testi yapılan odanın kapısı açıldı. Dışarı sarışın çocuk çıktı. Sağa baktı, sonra sola çevirdi başını. Beni görünce yanıma geldi.

“İyi misin sen? Hiç iyi durmuyorsun, şuan betin benzin atmış.” dedi.

Yavaşça başımı “İyiyim.” der gibi salladım. “İyiyim. Sadece kan verirken biraz geriliyorum. Bu da tansiyonuma vurdu sanırım. Lavaboya gidiyordum ama biraz başım döndü.” dedim.

Yavaşça koluma girdi, lavaboya kadar eşlik etti. Sonra hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti. Lavabonun önüne gidip yüzüme su çarptım.

Midem bulanıyordu ancak aç olan karnım kusmama izin vermiyordu. Diyetteydim. Bir kilo almıştım ve annem bunu gördüğü an delirmiş, beni zorla diyete sokmuştu. Alışkındım; sadece bu sefer biraz fazla kaçırmıştı ipin ucunu. On sekiz saattir ağzıma tek lokma girmemişti.

Kendime biraz geldikten sonra kantine indim. Elim meyve sularına gitti ancak kilo aldığım gerçeğiyle yüzleştim. İçemezdim, annem oldukça sinirlenirdi. Sol taraftan bir su aldım, parasını ödeyip dışarı çıktım.

Boş bir bank bulup oturdum. Bank, uzun çalıların arkasındaydı. Kulaklığımı taktım. Müziğin sesini yükselttim.

İnsanlar geçti gözümün önünden. Kimi sevinç içinde çıktı hastaneden, kimi feryat ederek. Kimi kapısında bayıldı, kimi içeriye girip çıkamadı. Belki bir, belki iki saat boyunca öylece oturdum.

Sonra karşımda tanıdık silüetler seçtim. Onları görmüştüm, fakat onlar beni çalıların arkasında tam olarak görememişti.

“Baba, o kızı cidden eve götürecek miyiz?” diye sordu sarışın çocuk. “Ya ne yapacağız Aras? Ona ben de güvenmiyorum, onu ailemizde istemiyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla eski ailesi de onu istemiyor. Kim bilir nasıl bir insan... O kızı ben de istemiyorum ama mecburuz.” dedi.

Gözümden bir damla yaş aktı. Bu kadar mıydım bu koca dünyada? Belki de asla sevilmeyecektim.

Kulaklığımı ve telefonumu cebime attım, koşarak uzaklaşmaya başladım. Bir yandan hıçkırarak ağlıyor, bir yandan koşuyordum. Arkamdan seslendiklerini duydum ancak durmadım, sadece koştum.

Nereye, neden koştuğumu bilmiyordum. Kendimi benim kadar kimsesiz bir sokakta buldum. Yavaşlayıp etrafıma baktım. Karanlık bir ara sokaktı burası. Hava iyice kararmıştı; ay ve birkaç sokak lambasının ışığı vardı sadece. Korkmaya başlamıştım. Arkamdan yaklaşan adamı gördüğümdeyse işler tamamen sarpa sarmıştı...

-------

Takip etmeyi ve oy vermeyi unutmayın seviliyorsunuz♡♡

Bölüm sonu

1 yorum