Deniz feneri - 1 Hayatımın koca bir dönemini zorda olsa geride bırakabilmiştim. Artık mezun olmuş, kendi memleketime, topraklarıma dönüyordum. Trabzon'a. İstanbul'da geçirdiğim şu kadarcık vakit bile yetmişti bana. Ülkenin tüm sıkıntıları bu şehirde toplanmış gibiydi. Adının hakkını veren dolmuşlar, selam namına edilen tebessüme bile gerginlikle karşılayanlar ve asla dinmeyen trafiği. Üniversite okumaya gelirken kendimi bunlara hazırlamamıştım ben! Kimse de bana bunlardan bahsetmemişti. Ama sırf babamı yanıltmak adına gelmiştim işte. Fena da olmamıştı aslında, bir daha burnumun dikine gitmemem gerektiğini anlamış oldum. Havaalanında uçağımı beklerken babamın bilmem kaçıncı araması düştü telefonuma. "Buyur baba." dedim bıkkın bir sesle. "Nerde kaldi ha bu uçak?" dedi sinirle. Bende burdakilere gergin diyordum bir de. Hoş Trabzon'dakiler burdakilere pabuç bırakmazlardı. Saatlerdir tekrarladığım cevabı, bir daha söyledim. "Gelir birazdan." Arkadan birilerinin sesleri yükseldi. "Hasan, bi bıraksan gelecek uçak ama bırakmıyorsun ki!" dedi Zeynep abla arkadan, babamın ikinci eşi. "Geciken uçak değil baba, erkenci olan benim. Senin sayende! Diktin beni sabahın köründe buraya, valla memurlarla haşır neşir oldum. Hatta birinin mesaisi başlarken geldim, yeni bitti mesaisi." diye söylendim en sonunda. Ofladı babam. "Geliysinuz hepinuz üzerime, aha geliyler bana da! Yeter ula! Çocuğuma hasret kalmuş olmaz miyum da?!" diye üste çıkmaya çalıştı. Bu konuşma yine boş yere uzuyordu. "Tamam babacığım, bir kaç saate yanındayım. Ama lütfen bir daha arama olur mu?" dedim umutlanarak. Sinirlenip ağzında bir şeyler geveledi ve telefonu yüzüme kapattı. İşime gelirdi, yoksa saatlerce sürecek bir tartışmanın içinde bulunabilirdik. Biz hep böyleydik babamla, bir konu olur ve durmaksızın tartışırız. Ama gün sonunda yine anlaşırdık. Babama olan özlemim iç çekmeme neden oldu, onu çok özlemiştim. En sonunda benim uçuşumun anonsu gerçekleştiğinde uçağa ilk binenlerden olmak için ayaklandım. Ne sıra beklemeyi severdim, ne de herkesin girmesini bekleyip öyle gitmeyi. Son kontrolden sonra uçağa binmiştim. Hızla babama bindiğime dair mesaj atıp, telefonu kapattım. Bütün yolcular yerini alınca pilot konuştu. "Evet sayın yolcularımız, pilotunuz konuşuyor." derken bitiremeyip esnediğini işittim. Bunların hepsi bir şakadan ibaretti umarım! "İki saate yakın sürecek bu yolculuğumuzda, herkesin güvenliği için lütfen kabin memurlarımızın verdiği talimatlara dikkat edelim. İyi yolculuklar diliyorum hepinize." deyip mikrofonu kapattı. Herkesin kemerlerini bağlayıp yerine yerleşmesiyle uçak en sonunda havalandı. ... Trabzon Havalimanı'na indiğimde, içimde hafif bir huzur vardı. İstanbul'un o boğucu havasından sonra, Karadeniz'in serin rüzgarı ciğerlerime dolarken bir nebze olsun rahatladığımı hissettim. Elimde valizle çıkışa doğru yürüdüm. Havalimanının o klasik kalabalığı, korna sesleri ve birbirine seslenen insanların yankısıyla karşılaştım. Daha ilk dakikadan, buranın İstanbul'dan ne kadar farklı olduğunu hatırladım. Buradaki gerginlik bile bir samimiyet barındırıyordu. Daha bakınmama gerek kalmadan kalabalığın arasından babamın sesi yükseldi. "Ula nerde kaldi bu kız? Uçağu da mı sirtladi getiriy?" Bu sabırsız halleri ne kadar canımı sıksa da gülmeden edemedim. Uzaktan sırtını arabaya yaslamış, yanında Zeynep ablayla birlikte bekliyorlardı. Beni görür görmez gergin halleri kocaman bir tebessüme dönüştü. Lafını da esirgemedi ama. "Beklettin bizi ha bu kada! Sen mi sürdin uçağu?" dedi elimdeki valizlere uzanırken. Cevap vermedim. Arabaya binerken Trabzon'un o yemyeşil manzarası beni karşılamıştı bile. İstanbul'un beton yığınlarından sonra buranın her köşesi bir cennet gibi geliyordu. Babam direksiyonun başına geçip bir şeyler anlatmaya başlarken, bende camdan dışarıyı izledim. Bu dönüş, sadece bir başlangıç. Diye fısıldadı içimden bir ses. Babam konuyu kapatmamakta ısrarcı gibiydi. "İstanbul seni yedu mi, yoksa sen mi İstanbul'u yedun?" Gözlerimi dışarıdaki yemyeşil manzaradan ayırmadan, alttan alarak cevap verdim. "İstanbul beni yutmaya çalıştı baba, ama ben kaçtım işte. Gördüğün gibi hayattayım." Babam kızgın ifadesinin aksine gülmek istemişti fakat kendini tutmuştu. "Kaçtun tabi! Ora senun içun deyuldi zaten. İnsan kendi memleketundan ayrı kalmamalu, hele ki bizum gibi toprak insanuysa." Zeynep abla, babamın coşkulu nutkuna göz devirdi. "Hasan, daha çocuk arabadan inmeden ders vermeye başladın. Hele bir rahat bırak da nefes alsın!" dedi, ama sesi tatlı bir azarlamadan öteye geçmedi. Ben, babamın bu konuşmalarını özlemiş olduğumu fark ettim. İstanbul'da geçirdiğim dört yıl boyunca onun nasihatleri kulağımda çınlamıştı, ama şimdi yanımda olması tuhaf bir şekilde güven veriyordu. Araba dar bir yola saparken, babamın sesi yeniden yükseldi. "Bak kızım, bu yollar İstanbul'dakilere benzemez. Burada her köşe bir hikaye taşır. Şuradaki eski taş ev var ya, bizim dedemin gençliğinde inşa edilmiş. Her taşı elde yontulmuş!" Göz devirdim, doğruydu elbet dedikleri ama o evi yenileneli 5 sene olmuştu. Bunları dinlerken, köy yolunun kıvrımlarında ilerlerken gördüğüm her şey beni çocukluğuma götürdü. Her ağaç, her köşe, her taş bana bir anı fısıldıyordu. O an fark ettim ki, burada olmak sadece eve dönmek değil, aynı zamanda kendime dönmek gibiydi. Babam arabayı birden durdurdu. "Dur, dur! Şuradan biraz taze mısır alalum," dedi ve arabadan indi. Zeynep abla arkasından indi. Arabada yalnız kalınca, bir an sessizliğin tadını çıkardım. Pencereden dışarı bakarken, İstanbul'da özlediğim bu huzurun aslında ne kadar değerli olduğunu anladım. Babamın sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. "Efsun, sana da aldum bi koçan. Hadi bakalum, sıcak sıcak ye de köy havasina iyice aluş," dedi elime bir mısır uzatırken. Araba yeniden yola koyulduğunda, babam bir yandan hem konuşuyor hem söylenmeye devam ediyor, Zeynep abla arada ona laf yetiştiriyor, ben ise sadece dinliyordum. Her kelime, her anı, eve döndüğümü biraz daha hissettirdi. Araba köy meydanına yanaştığında, babam direksiyonu çevirdi ve eski kahvenin önünde durdu. Kahvehaneden gelen kahkaha sesleri, çocukların koşuşturmaları, bir yandan da dükkanlardan yükselen sohbetler. Hepsi çocukluğumun bir parçasıydı. Babam kahveye doğru ilerlerken aynı zamanda bana seslendiğini duydum. "Efsun kizum, git abine soyle akşama baluk getirsun." "Baba, neden sen gidip söylemiyorsun? Daha yeni geldim, biraz dinleneyim." diye itiraz ettim. Babam kahvenin önündeki sandalyelere kurulurken çayı önüne getirilmişti bile. "Benim işum var. Hem köye döndin, ayağun alişsun biraz. Hayde, uzatma daa. Limanda bulursun oni." Ayaklarımı sürüye sürüye limana doğru yürürken, denizden gelen yosun kokusu burnuma geldi. Liman her zamanki gibi hareketliydi. Tekneler yanaşmış, balıkçılar ağlarını düzenliyordu. Uzaktan abimin sesi duyuldu. "Tekin, şu ağı düzgünce yerleştur, kardeşum! Çocuk oyuncağı değil bu iş!" diye bağırıyordu. Yaklaştıkça, abimi ve yanındaki adamı daha net gördüm. Abim, her zamanki gibi otoriter tavrıyla orayı yönetiyordu. Yanındaki kumrala dönük sarı saçlı adam ise çok daha rahat görünüyordu. Tekneye yaslanmış, elinde bir ağ parçasıyla oyalanıyordu. "Efsun! Ne edeysun ha burda?" diye sordu abim kaşlarını çatarak. Sanki daha dün görüşmüşüz gibi neydi şimdi bu karşılama? "Babam yolladı," dedim sinirimi bastırmaya çalışarak. "Akşama balık lazım, unutmuşsun. Onu söylemeye geldim." Sinirle elindeki ağlarla ilgilenirken cevapladı. "Tamam hallederuz Tekin'le." diyerek yanındaki adama işaret etti. O anda Tekin'le göz göze geldik. Sarımsı, açık kahve gözlerini bana dikti. "Efsun, deyul mi?" dedi yüzünde geniş bir gülümsemeyle. "Evet, Efsun," dedim kısa ve net. "Babam akşama balık istiyor. Halledin artık, ne yapıyorsanız." Tekin, ellerini beline koyup beni tepeden tırnağa süzdü. "Ne kada da kibar istedun, çok etkilendum." dedi alaycı bir tonla. Kaşlarımı çattım. "Bak Tekin'di değil mi? Ben kibar olmak zorunda değilim. Babam ne dediyse o. Akşama kadar balıkları getirin yeter." Tekin cevap vermek yerine kahkaha atmaya başladı. Abim de ona katılınca iyice sinirlendim. Kahkahası dinince Tekin hafifçe gülerek, "Azcuk atarliyuz ha." dedi. Abim araya girip, "Tekin bu bizum Efsun. İstanbul'dan geliy ama hala huyu değişmay. Asabi, lafunu esirgemaz." dedi sanki beni övüyormuş gibi. "Osman abi şimdi bakayrum da abisi olduğun çok bellu." dedi bir abime bir bana bakıp gülerek. Bu samimi muhabbet canımı sıkmaya başlamıştı. "Bakın yoldan geldim yorgunum, uyumak istiyorum. Babam akşama balık istiyor, siz de halledersiniz tamam mı?" dedim sona doğru sesimi biraz yükselterek. Tekin, gülümsemesini hiç bozmadan, "Tamam, Efsun Hanum. Akşama baluklar hazur." dedi. Gözlerimi devirdim. "Oh çok şükür." Arkamı dönüp giderken Tekin'in arkamdan gülerek, "Akşama görüşiruz, Efsun Hanum!" diye bağırdığını duydum. Umursamadım. Çocukluğumun geçtiği bu sokaklara tekrar dönünce, aslında hayatın ben burdan giderken durduğunu ve geri dönüşümde tekrar devam ettiğini fark ettim. Fatma ninenin yayladaki evine döndü adımlarım. Yorgundum ama ona uğramazsam da olmazdı. Fatma nine, annemi kaybedişimden sonra bana en çok destek olanlardan biriydi. Onun hakkını asla ödeyemem. Babam, abimle bana bakmak için gece gündüz çalışırken o bize bakmıştı. Sonrasında Zeynep abla gelmişti tabi ama, ergenlik dönemimin tam ortasında oluşumdan bir cici anneye pek sıcak bakmıyordum o sıralar. Tabi kendisi dünya tatlısı bi insandı. Babamın o inatçı halleriyle baş etmiş, benim ergenlik krizlerimin üstesinden gelmişti. Abimle beni asla Arda'dan ayırt etmemişti. Arda, küçük kardeşimizdi. Babamla Zeynep ablanın oğlu. Yorgun yorgun çıktım yaylaya. Buraların tek sıkıntısı buydu, köyden yaylalara çıkmak. Yollar uzun değildi ama yüksekti. Biz çıkana kadar canımız çıkıyordu zaten. Dizlerim artık yorgunluktan titriyordu ama varmıştım. Bu başarım kutlanmalıydı. Kapıyı tıklattım ama birilerinin açması çok düşük bir ihtimaldi. Fatma nene muhtemelen yine inekleri otlatıyordu, Zeliş ise oğlunu okuldan alıyor olmalıydı. Zeliş yani Zeliha, benim çocukluk arkadaşım, aynı zamanda Fatma ninenin torunydu. Onun benim gibi okuma fırsatı olmamıştı. Babasının zoruyla, genç yaşta evlendirilmişti. Sonrasında eşinin aldattığını öğrenince boşanmıştı. Oğlu olmuştu, Eren. Ama hayırsız babası boşanmadan sonra bir kere bile arayıp sormadı. Duyduğum kadarıyla yurtdışına gitmişti. Kapıyı bir kez daha tıklattıktan sonra bu sefer evde olmadıklarına emin oldum. Boş verip, tekrar indim köye. Daha sonra uğrardım. Hem bu daha ilk günümdü, daha çok vakit geçirirecektim buralarda. Yol boyu ilerlerken Kerim'le karşılaştım. Çocukken camideki çoçukların benden çok dayak yemişliği vardı. Kerim de bunlardan biriydi. Bütün çocuklar hafta sonları camide toplanırdık. Herkesin, hatta camideki hocaların bile illallah ettiği o çocuktum ben. Asla yerimde durmaz, kendim dinlemediğim gibi başkalarının da dikkatini dağıtırdım. Bu yüzden hocalar beni içeri pek almazlardı. Büyükten, küçüğe herkes namaz kılarken ben caminin bahçesinde top oynuyordum. Uzaktan yanıma Kerim'in yaklaştığını görüyordum ancak bir şey demeden topu sektirmeye devam ettim. "Fifi, atsana topu beraber oynayalım." Bana o zamanlar herkes Fifi diye seslenirdi. Çünkü annemin bayıla bayıla yaptığı iki taraflı örgülü saçımı, mahalledeki çocuklar Fifi diye bir film karakterine benzetip dalga geçerlerdi. Ben ise artık bana böyle hitap edilmesinden gına gelmiş bir şekilde topu kafasına atmıştım. Yetmedi, hırsımı alamayıp, yere düşmesini fırsat bilerek üzerine çıkıp saçlarını yolmuştum. Babam, "İyi yapmışsın." dese de, annemden bir ay boyunca camiye gitme yasağı almıştım. Oysa bütün çocuklar orda toplanırdı. Asla unutmak istemezdim, ne kadar o zamanlar sevmesemde hepsi birer tatlı anı olarak kalmıştı. Kerim çekingen bakışlarla önünden geçiyordu. Omzundan tutup, samimi ama bi o kadar da baskıcı bir sesle konuştum. "Naber Kerim ya, uzun zaman oldu?" "İy-iyi, sen nasılsın Efsun? Abla, Efsun abla." dedi titrek bir sesle. Çocukta travma yaratmıştım adeta. Hoş değildi ama o zamanlar hakketmedi diyemezdim. Hakketmişti çünkü! "İyi benden de. Ee napıyorsun?" Ürkek bakışlarını bana çevirdi. "Bakkala iniyordum, babam bekliyor da." deyip saygı gösterir gibi eğilip doğruldu. Ardından koşar adım bakkala gitti. Umutsuzca onu gerimde bırakıp, ilerledim. Yorgundum, bulaşılmamalıydım. Aksi taktirde o hırçın Efsun her an ortaya çıkabilirdi, ki bu elimde olan bir şey de değildi. Eve yaklaşırken, babamın sandalyesini evin önüne çektiğini ve kapının önünde tek başına beklediğini gördüm. "Baba?" dedim sorgulayarak. Panikle kalktı oturduğu yerden. "Hah Efsun, koş kizum kardeşinu okuldan al. Zeynep ablanun işleri vardur, e ben da abini bekleyeceğum." "Baba, yeter ama ya. İstanbuldayken kızım kızım diye tutturdun, geldim 'şuraya git Efsun, buraya git Efsun'. Yorgunum bende." diye isyanım kaçınılmazdı. Gerçekten yorgundum. Sabahın kör vaktinde, horozlar ötmeden kaldırdığı yetmezmiş gibi ordan oraya git gel yapıyordum. Eli ayağı birbirine dolanmış bi halde sert baba ifadesi kuşandı. "Aa Efsun! Ne zamandan beri baba sözi dinlemez oldin?" dedi sahte bir öfkeyle. Oyunculuğuna lafım yoktu, ama artık tepkilerinin gerçekliğini ve sahteliğini ayırt edebiliyordum. Sonuçta o huysuz halleri hep vardı ve bir çok kez buna şahit olmuşluğum da. En fazla ne olabilir diye düşündüm. Ya beni öfkelendirecek bir şey yaptılar ve bunu saklama çabasındaydılar, yada sürpriz hazırlıyorlardı. Sürprizleri doğum günlerimde yaparlardı, ama benimki geçeli aylar olmuştu. İlk seçenek daha olası geldi, ancak çok fazla öfkeleneceğim bir şey olmamasını dileyerek okula döndü adımlarım. Okul uzak değildi ama babam yine de Arda'nın güvenliği açısından yalnız gelmesini tercih etmiyordu. Hem bende yakında çalışacağım okulu görmüş olurdum. Evet öğretmen olmuştum. Çocukları severdim, ama sınırlı ölçüde. En azından büyüklere olmadığı kadar onlara sempati duyuyordum. Okula vardığımda okul müdürü Dursun amcayı gördüm. Yeni çıkıyordu okuldan. O da beni görmüş ve şaşkınlığını saklayamamıştı. "Efsun? Ne zaman geldin buralara?" Eğitimli, saygılı biriydi. Şive kullanmazdı bu yüzden. "Yeni geldim. Arda'yı okuldan almaya gelmiştim, hemde çalışacağım okulu da tekrar bir göreyim dedim." İddialılığımı görünce bir şaşırdı. "Fazla kararlısın." dedi tebessüm ederek. "Her zaman." dedim kendimden emin bir şekilde. "Neyse Dursun amca yoldan geldim yorgunum. Sende yorgunsundur şimdi, tutmayayım seni." "E iyi tamam kızım. Yarın da bir uğra senin şu iş meselesini konuşalım o zaman. Madem bu kadar iddialısın, e tanıdıksın da buluruz sana bir iş." deyip arabasına bindi. Memleketime bir kez daha şükür ettim. İş için İstanbul da günlerce uykusuz kaldığımı bilirdim. Çalıştığım işlerde buz gibi suyla bulaşık yıkamak, tuvalet temizlemekten ibaretti. Diplomasız iş bulmak kadar zor iş yoktu, ama hayatta kalmak ve okul masraflarını ödemek için de mecburdum. Daha fazla oyalanmadan okuldan içeri girdim. Arda'nın kasıla kasıla Eren'ın elinden tutmuş abilik yaptığını gördüm. "Arda," diye ona seslendiğimde umursamaz ifadesinden asla vazgeçmeden bakışları beni buldu. Eren'in elini bırakmadan bana doğru yürüdüler. Eren en son beni gördüğünde daha bebek olduğu için doğal olarak beni hatırlamamıştı. Bu yüzden pek samimi değildi. Ama Arda yanıma varır varmaz, "Ablaaa seni çok özledim." deyip bütün kasıntı halinden arınıp kocaman sarıldı. Büyümüştü, koca adam olmuştu. Ve gün geçtikçe abime benziyordu. Bende ona sımsıkı sarıldım. Ardından Eren'e sarılmak istediğimde utangaçça geriledi. "Zeliha abla gelmedi bugün. Biz götürelim mi evlerine Eren'i." diye sordu üzgün bir halde. "Evde değiller, ben uğradım az önce." dediğimde Eren'in yüzü düştü. "Ama isterse Eren bize gelsin, ben Zeliş'e haber veririm işi bitince alır." İkisi de büyük bir hevesle aynı anda, "Olurr." dedi. Onları okuldan alıp evin yolunu tuttum. Artık kendi sağlığım için eve girip dinlenmeliydim. Evin kapısına geldiğimizde babam yoktu artık, eve girmiş olmalıydı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde holün değiştiğini gördüm. Eskiden daha koyu tonlardaydı, belli ki Zeynep abla babamı ikna edip evi değiştirmeyi başarmıştı. Böylesi daha hoştu. Merdivenden çıkmaya başlayınca sesler gelmeye başlamıştı. Üst kata çıktığımızda salon bomboştu. "Efsun süpriz, Efsun süprizz!" Pardon boş değil, bir papağan vardı. "Bu ne be!" dedim yüzümü ekşiterek papağana bakarken. Arda hemen koşup kafesinin kapağını açıp eline aldı. "Osmaniye. Babamla birlikte koyduk adını." dediğinde kafamı sallayarak güldüm. Abime inat bu ismi koyduklarına eminim. Birdenbire, aniden başımın üstünde konfetiler patladı. Başımdan aşağı kâğıt parçaları düşerken, babam burnumun dibine üflemem için pasta dayamıştı. Üzerinde de "Hoşgeldin Efsun Öğretmen" yazıyordu. En ters bakışımla ittim babamın elini. Pastadan gözümün önünü göremiyordum, bu yüzden mutfaktan çıkanları yeni gördüm. Herkes buradaydı. Fatma nine elinde çayını yudumluyor, Zeliha'yla abimin elinde konfeti ve Tekin denen çocuk da bir elinde hamsi tabağı diğer elinde kuyruğundan tuttuğu kocaman balıkla bana gülümsüyordu. "Bu şeyler için mi beni o kadar yordunuz!" diye söylendim. "Efsun kızdı, Efsun kızdı!" diye ciyakladı Osmaniye denen papağan. Fatma nine çayıyla koltuğa kurulup, "Dedum ben size, benum Efsun'um sevmez ha boyle şeyleri." dedi emin bir sesle. O da benim gibi pek memnun değil gibiydi burda olanlardan. "Bence hamsili pasta istey, dedum sana Zeynep abla dizecedun şoyle hamsileri gömeceduk." diyen abimin derdi apayrıydı. Herkes ayrı bir şeyler söylerken Zeliha geldi sarıldı bana. Belki aralarında beni anlayan tek insandı. Benim ihtiyacım olan böyle pasta mumla bir karşılama değildi, sevdiklerim yanımda olsun yeterdi. Tabi şu an olmasaydı daha güzel olurdu, dinlenmeye ihtiyacım vardı. Hepsini def etmeme tamam vardı. Tekin, "Bence Efsun hanum pastanun uzerindeki yaziyu beğenmedu, bence profesör yazmaluyduk." diye zevzek zevzek konuştu. Osmaniye bu sefer de, "Profesör, profesör!" diye ciyakladı. Hayatımızda bir papağan eksikti zaten, o da tam oldu! "Yeter da! Gitmeyun benum kizumun uzerine! Sevmay ha boyle şeyleru!" diye bütün bu organizasyonun başında o değilmiş gibi babam sinirlendi. Zeynep abla oflayıp, alnını ovuşturdu. Cidden babamın dengesiz sinirleri çekilmiyordu. Yine de bu hazırlıklara kayıtsız kalmak istemedim. O kadar emek vermişlerdi sonuçta. Hem uzun zamandır memleket yemeklerini yiyemiyordum. Karnım doyunca onlarla biraz vakit geçirip, daha sonra onları kovabilirdim dinlenmek için.
Bölüm 1
1. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.