Sabah erkenden kalkıp banyoya gittim. Yüzümü yıkadığımda bembeyaz tenimde bir kızarıklık gördüm. Tam olarak dudağımın üst çalrazına denk geliyordu. Elflerde bir darbe almadan çıkan bu kızarıklıklara bazı anlamlar yüklerler. Bu anlamları neredeyse ben hariç tüm elfler biliyor. Ben neden mi bilmiyorum? Öyle üşengeç bir insanım ki gerekli olmayan bir şeyi ne yapar ne de öğrenirim. Ve bu da benim için gereksiz bir şey. Ayrıca ben bunlara inanmıyorum da. Her neyse.
Görürsem Moli Teyze'ye sorarım diye düşündüm ve günlük rutinlerimi hallettim. Her sabah olmazsa olmazım soğuk suyla duş almaktı. Soğuk beni etkilemedi ya da hasta etmezdi. Bu yüzden kışları olma ihtimalim düşük olduğu için hep dışarılarda olurdum. Ayrıca soğuğun beni fazla etkilememesi kışın da sınırlarda benim nöbet tutmam için geçerli bir sebepti. Sadece kışın değil her mevsim nöbet tutardım ama en az yaz en fazla kış. Yazın, kışın aksine sıcak beni çok etkilerdi ve benim hasta olmama neden olan hep soğuk değil sıcak olurdu.
Duştan çıktıktan sonra bir havluyla saçlarımı sardım. Aynanın karşısına geçtiğimde; ensemdeki saçlarımın altta kalan bölümünden, küçük siyah bir tutam saçın havlunun dışarısında kaldığını gördüm. Saçımın doğal rengi aslında siyahtı ama şu gerizekalı kralın koyduğu saçma sapan kurallar yüzünden beyaza boyamak zorunda kalmıştım. Elflerde -hayvanlar dışında- siyah hiçbir şeyin bulunmaması gerekiyordu. Neymiş büyücüleri çağrıştırıyormuş, -ki düşman olmanın böyle bir şey gerektirdiğini sanmıyorum- neymiş kötülüğü temsil ediyormuş, neymiş şöyle neymiş böyle. Çağrıştırıyorsa çağrıştırıyor kardeşim, bu yasaklanan için geçerli bir sebep mi? O kuralları senin bir yerine... Neyse, zaten kurallarına pek uyduğum yoktu. Yani uyuyor gibi görünsem de uyduğum yoktu. Beni gören kıyafetlerimin üzerindeki beyaz pelerin yüzünden içimdekileri göremediği için kıyafetlerimi siyah giyerdim. Ama olurda bir şekilde görünme ihtimali olursa renginin değişmesi bir parmak şıklatmama bakardı.
Gözünüzde Canlansın Diye Koydum :)
İçindeki Kıyafet

(Buna Benzer Bir Şey)
Pelerin

Saçlarımı kuruladıktan sonra boyamam gerekiyordu ama ben zaten pelerinin kapüşonunu kafama örttüğüm için görünmeyeceğini düşündüm. Kıyafetlerimi giydikten sonra, her zaman sınırdaki nöbetçilerin takması gereken beyaz maskeyi taktım. Sonrasında onu çenemin altına indirdim. Ardından aşağı mutfağa inerek kahvaltı hazırladım. Kendimeyse soğuk bir kahve yaptım ve Thia'yı uyandırmaya yukarı çıktım. Odalarımız yan yanaydı. Karşılarında ise misafirler için odalar vardı. Gerçi hiç kimse benimle aynı ortamda bulunmaktan hoşlanmadığı için eve pek -hiç- misafir gelmezdi. Yine de misafirler için oda bulundururduk. Genellikle içini tamamen kendime göre döşediğim, odamın karşısındaki odada bazen değişiklik olsun diye ben kalırdım.
Thia'nın odasına girdiğimde, Thia'nın ayaklarının birisinin yataktan aşağı sarktığını gördüm. Yastığı yere düşmüştü ve başı düşen yastığın oluşturduğu bişluktaydı. Sonra diyor ki 'Benim niye yine boynum tutuldu?' Sen böyle yatmaya devam edersen daha çok boynun tutulur Thia. Tatlı bir sabır dilenircesine başımı sağa sola salladım ve odanın içine doğru yürüdüm. Daha pelerinimi takmadığım için rahat ilerliyordum. Thia sırrımı bildiği için sorun yoktu. Thia'yı omuzlarından tutup yavaşça sarstım.
"Thia, Thia hadi uyan. Sabah oldu, Thia."
"Beş saat dahaa." Her sabah böyleydi. Uyanmak bilmezdi.
"Bak sen şuna, beş dakika da değil beş saat istiyor. Hadi Thia kalk yoksa en sevdiğin elbiseni parçalamalı mıyım?" Yüzümde bir sırıtış belirdi. Onu hep elbiselerinden vururdum. Kıyafetleri onun için çok değerliydi. Bazen kıyafetlerini benden çok sevdiğini düşünmedim değil. Thia birden yataktan fırladı.
"Tamam, tamam kalktım! Sakın parçalama elbisemi!" Küçük bir kahkaha attım.
"İşte böyke yola gelirsin prenses." Thia oflayarak yataktan kalkıp banyoya gitti. Bende o gelene kadar dolabından kıyafetlerini çıkardım. Dolabı tamamen açık renklerle doluydu. En çok da beyaz. Thia hep aydınlığı sevmiştir, ben ise tam tersi karanlığı seviyordum.
Çok sevdiği; beyaz, belinde kalın, altın rengi bir kemer olan, fazla dekoltesi olmayan elbisesini dolaptan özenle çıkardım. Çünkü başına bir şey gelirse çıldıracağını biliyordum. Elbisesini, aynasını ayakta tutan altın rengi demire astıktan sonra dolabından beyaz pelerinini de çıkardım.
Elbiseyi pek tarif edemediğim için görselini koydum :)
Elbise

Pelerin

Ben yavaştan yatağını da toplamaya başlamışken Thia banyodan çıktı. Kızıla çalan turuncu, kıvırcık saçları suyla buluştuğu anda dümdüz oluyordu. Şuan Thia onları havluyla sarmış olmasına rağmen saçlarının şeklini tahmin edebiliyordum.
"Abla neden uğraştın, ben toplardım yatağımı." dedi Thia. Her zaman böyleydi.
"Uğraşmalık bir şey yapmadım Thia. Neyse ben çıkıyorum, sen de üstünü değiş gel. Kahvaltı soğuyacak."
"Sen yine bir şey yemeden nöbete gideceksin dimi? İlla bu kadar erken mi gitmek zorundasın sanki? Kahvaltı bile yapamıyorsun." Hep böyle beni düşünürdü. İyi ki böyle bir kardeşim var.
"Hadi ama Thia, hep böyle yapıyorsun. Nöbetçi olmaya ben gönüllü oldum biliyorsun. Benim için bile sorun olmuyorken senin için mi sorun oluyor?"dedim ve gülümsedim. Thia da bana gülümseyerek karşılık verdi.
"Haklısın, sanırım fazla abartıyorum."
"Neyse hadi ben çıkıyorum. Beni ararsan bugün kuzey sınırında nöbet tutacağım."
"Tamam."
Thia'nın odasından çıktığımda maskemi çenemin altından tekrar yüzüme taktım. Ardından kendi odama geçtim ve dolaptan pelerinimi alıp üstüme geçirdim. Siyah olduğu bilinmemesi için görünmezlik sihri yaptığım, okumu ve yayımı da yanıma aldım. Kıyafetlerimin görünmediğinden emin olduğumda, pelerinimin kapüşonunu da kafama geçirip saçlarımın tamamını kapadım. Evden çıktığımda beni Simo karşıladı. Simo benim küçüklüğümden beri yanımda olan, benim elimde büyümüş siyah Panimdi.
Arkadaşlar panterin adını Pani olarak değiştirdim. Çünkü neden olmasın?
Simo

Hemen yanıma gelip bana sürtünmeye başladı. Bende yere eğilip onun kafasını okşadım.
"Kimmiş en iyi Pani? Kimmiş, kimmiş?" Ona bu şekilde şımartıcı şeyler söyledikçe etrafımda dönüyor, benimle oyun oynamak istiyordu. Onu kırmak istemiyordum ama kuzey sınırlarına gitmem gerekiyordu.
"Söz Simo seninle sonra oynayacağım ama şimdi nöbete gitmem gerekiyor, biliyorsun." Söylediklerimle yüzü düştü. Bir iç çekip konuştum.
"İlla benimle olmak istiyorsan hadi sende gel. Yalnız uslu duracaksın, tamam mı?" Az önce düşen yüzü şimdi sevinçle bakıyordu. Hızla etrafımda dönmeye devam etti. Onu durdurdum ve başımla yolu gösterdim.
"Hadi bakalım, marş marş!" Önüme geçip yürümeye başladı. Onu gerçekten çok seviyordum. Thia'dan sonra en sevdiğim varlıktı.
(◠‿・)🖤(◠‿・)🖤(◠‿・)
Kuzey sınırlarına vardığımızda, hep birlikte nöbet tuttuğum fakat gerekmediği sürece pek konuşmadığım Taylor'a geldiğimi söyleyip yerime geçtim. Etrafta dolaşırken iki kişinin sesini duydum. Yanlış duymadıysam ikisi de erkek sesiydi. Simo da sesi duymuştu ve yabancılamış olmalı ki hafiften hırlamaya başladı.
"Şşş, sakin ol Simo. Şimdi gidip kim olduklarına bakacağım ve sen de burada kalacaksın." Simo'nun bir tepki vermesini beklemeden sesin geldiği yöne gittim. Krallığın sınırları içiresinde, çalılıkların arkasından geliyordu ses. Sessizce adım atarken seslere odaklandım.
"Hep senin yüzünden oldu! Ben sana diğer taraftan gitmemiz gerektiğini söylemiştim!" dedi, kalın ve sınırlı çıkan bir ses. Peşinden bir ses daha duydum.
"Ben de sana yön bulmakta çok kötü olduğumu söylemiştim! Neden beni dinledin ki?" Onlar tartışmaya devam ederken ben çoktan çalılıklara varmıştım. Son adımımla karşı tarafa geçtim ve ikisini de gördüm. Sesini ilk duduğum; mavi gözlü, beyaza yakın açık bir tene ve tenine tezat olan siyah saçlara sahipti. Uzun boylu ve yapılıydı da. Onunla tartışan ikincisi ise aynı onun gibi uzun boylu ve yapılıydı. Açık bir teni, siyaha çalan koyu kahverengi saçları ve saçlarıyla aynı renk gözleri vardı. İkisi de siyah kıyafetler giymişti. Vampirlerin sahip olduğu dişler onlarda yoktu. Anlaşılan vampir değildiler. Kıyafetlerine baktığımda da peri olmadıklarını rahatça anlayabiliyordum. Ya büyücüydüler ya da cadıydılar. Onları incelemeyi bıraktığımda hala beni farketmemiş olan yabancıları dinlemeye başladım.
"Çünkü sana güvenmemi söyledin!" dedi maviş olan.
"Ben sana hiçbir zaman öyle bir şey demedim!"
"Bal gibi de dedin, inkar etme."
"Demedim."
"Dedin."
"Demedim!"
"Dedin!"
"Yahu demedim diyorum, benden iyi mi bileceksin ne diyip demediğimi?"
Daha fazla bunları dinleyemezdim. Çok sinir bozuculardı. Ayrıca beni görevimden mahrum ediyorlardı.
"Hey, siz ikiniz!" diye bağırdım. Aynı anda bana döndüler. Yüzlerinden üç ifade yakaladım: şaşkınlık, endişe ve korku...
"Kimsiniz ve Elf Krallığı'nın sınırları içinde ne yapıyorsunuz?" diye sorarak devam ettim. Öylece bana bakmaya devam ettiler.
"Size diyorum, kimsiniz?" Sonunda maviş olan konuştu.
"Biz yolumuzu kaybettik ve krallığımıza nasıl geri döneceğimizi bilmiyoruz." O konuşmasını bitirince diğeri konuşmaya başladı.
"Elf Krallığı'nın sınırlarını aştığımızı bilmiyorduk, üzgünüz." Bir 'üzgünüz'le kurtulabileceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlardı.
"Hangi krallıktansınız?" diye sordum. Yine maviş cevapladı.
"Büyücü Kral-" Sadece büyücü kelimesini duymam benim için yeterliydi. Okumu yayımla buluşturdum ve yayı gerdim. Maviş olanı hedef aldım. Yüzümde bir sırıtış belirirken konuşmaya devam ettim.
"Düşman krallığın topraklarına adım atacak kadar cesaretlisiniz demek." Sırıtışım yüzümden silinirken ciddi bir ifade takındım. "Düşün önüme, hadi!"
"Ama-" diye itiraz etmeye çalıştı diğeri fakat sözünü kestim.
"Derdinizi krala anlatırsınız, hadi. Yoksa hiç acımam vururum." İtiraz etmeye çalışan gülmeye başladı. Ardından konuştu.
"Sen, elinde bir ok ve yay tutuyormuş gibi yaparak bizi korkutabileceğini mi sanıyorsun?" Hala gülüyordu. Bu sefer onu hedef aldım.
"Sen bana inanmıyorsun sanırım?" dedim sorarcasına. Sorunun cevabını bildiğim halde. Gülmeye devam ederken konuştu.
"Kesinlikle." Yüzümde yine bir sırıtış belirdi.
"O zaman biz inandırmasını biliriz." dedim ve oku bıraktım. Ok yaydan fırlayıp doğruca diz kapağının biraz altında kalan bölgeye saplandı. Bana inanmayıp okumun hedefi olan büyük bir çığlık attı. Maviş arkadaşı da hemen yanına gidip ona destek oldu. Canının acımasına rağmen hala bana inanmıyormuş gibi oku hissetmeye çalıştı. Bir iç çekip göz devirdim. Sonra alaycı bir ifade takındım.
"Eee, numara mı yapıyor muşum?" Bacağına son bir bakış atıp bana döndü.
"Deli misin sen, beni öldürmek mi istiyorsun?!" Sırıtmaya devam ettim.
"İnan bana çok isterdim ama sizi krala teslim etmem gerekiyor." Sırıtışım tamamen yok olurken bana sürtünen bir şey hissettim. Aynı zamanda da vurulan çocukla mavişin çığlıklarını duydum. Bacağıma sürtünen şeye baktığımda gördüğüm Simo'dan başkası değildi.
"Simo sınırdan neden ayrıldın ki?" Vurulan çocuk gözlerini daha Simo'dan alamamışken maviş konuştu.
"O evcil dimi? Bize zarar vermez?" Ona cevap vermedim ve biraz korksunlar diye Simo'nun kulağına fısıldadım.
"Simo, onları biraz korkutmaya ne dersin?" Simo bana baktı, sanki yüzünde kurnaz bir sırıtma belirmişti. Simo ikisinin etrafında hırlayarak dolanmaya başladı. Suratlarındaki ifade o kadar komikti ki orada bir kahkaha patlatmamak için kendimi zor tuttum.
"Elf Krallığı'nın sınırlarını aşan düşmanlara ne olur biliyor musunuz?" diye sordum. Mavişin Simo'ya bakmaya devam ederken yutkunduğunu gördüm.
"Kralın her zaman tek bir emri olur: ölüm."
"Ne?!" diye atıldı yaralı olan.
"Sadece yanlışlıkla sınırları aştık. Krallığımıza hiç haber vermeden bizi öldürecek misiniz?" diye destekledi onu maviş.
"Yalnız düşmanlar için böyle ve sanırım Simo sizinle çok eğlenecek. Değil mi Simo?" 'Evet' dercesine kükreyen Simo'nun sesiyle ikisi de yerinden sıçradı. Ama sonrasında Simo'nun kükreyişini bastıran bir ses yükseldi.
"Ne oluyor burada?" Kralın sağ kolu da diyebileceğimiz bir elf olan Tedor'du bu sesin sahibi. Arada krallığı teftişe çıkar sorunlarla ilgilenirdi.
"Sınırları aşan iki büyücü dostumuz var Tedor, onun dışında sorun yok." dedim sakin ve ciddi bir sesle. Tedor beni başıyla onayladı. Maviş bu sefer Tedor'a döndü.
"Bakın biz sadece yolumuzu kaybettik ve krallığımıza geri dönemedik. Elflerin sınırlarını aştığımızı bile bilmiyorduk. Bunu neden anlamak istemiyorsunuz?"
"Yolunuzu kaybetmeniz beni ilgilendirmez Prens Ares." dedi Tedor. Demek mavişin adı Ares'ti ve en önemlisi büyücülerin prensiydi.
"Büyücülerin prensi bu muymuş?" diye sordum küçümsercesine. Prensten önce yaralı olan konuştu.
"Ne o beğenemedin mi?"
"Çok fazla konuşuyorsun." dedim ve hava elementini kullanarak nefesini kestim. Bir yandan bacağını tutarken bir yandan da boğazını tutmaya başladı. Prens konuştu bu sefer.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?! Hemen kes şunu!" Hafif bir gülümseme oluştu yüzümde.
"Hay hay Küçük Prens hemen kesiyorum." dedim alayla. Sonra tekrardan ciddileşerek konuştum. "Ama yaptığımı değil, senin gereksiz sesini kesiyorum." dedim ve hava elementini kullanarak onun da nefesini kestim.
"Bu kadar yeter!" dedi Tedor otoriter bir ses tonuyla. O bağırınca hava elementini kullanmayı bırakmak zorunda kaldım. Tedor başıyla yaralı olanı gösterdi ve konuşmaya devam etti.
"Bunun bacağı neden kanıyor?" Yüzümde tekrar bir sırıtma oluştu.
"Birileri benim oklarıma ve yayıma inanmıyordu, ben de inanmasına yardımcı oldum." dedim ve bana doğru gelen Simo'ya döndüm. Yaralı olan bana ters ters bakmakla yetindi.
"Bizi öldürmeyeceksiniz, değil mi? Bu kıza güvenmek istemiyorum." dedi prens bozuntusu.
"Senin gibi bir büyücünün bana hiç güvenmemesi gerekir zaten." Tedor'a döndüm. "Sen bunları hallet ben nöbete geri döneceğim." dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Simo da benimle birlikte geliyordu.
"Bekle!" diyen Tedor'la tekrar önüme döndüm.
"Ne oldu? Nöbet yerimi çok boş bıraktım, gitmem gerek."
"Kral bu aralar bunlarla uğraşacak kadar müsait değil." dedi.
"Eee, bununla benim ne alakam var? Sen ilgilen." dedim. Bana doğru bir adım attı ve sinirle bana baktı. Ben ise kollarımı göğsümde birleştirdim ve duruşumdan taviz vermedim.
"Benim kim olduğumu bildiğin halde bu şekilde davranma cesaretine sahip tek kişi sensin. Sabrımı zorlama işler senin aleyhine işler." dedi. Tedor kendini hep bizden üstün görmüştü ve ben de ona hep bu şekilde davranmıştım. Etrafta bir sessizlik oluşurken bu sessizliği bozan kişi yaralı olandı.
"Bizi krala götürmeyecekseniz, yolu gösterseniz de krallığımıza gitsek?"
"Yok ya, birde yolu gösterin diyor. Onu buralara gelmeden önce düşünseydiniz." dedim ve Tedor'a döndüm. "Krala götürmeyeceksek ne yapacağız bunlarla? Zaten-" parmağımla yaralıyı gösterdim. "şunu biraz daha bu şekilde bıraksak kan kaybından ölür. Prens için ne düşünüyorsun?"
"Kimse ölmeyecek." dedi Tedor ve benim gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Ne demek kimse ölmeyecek? Bunlar aynı şey olsa elfleri anında öldürürler! Biz neden yap mıyoruz?" dedim, daha doğrusu Tedor'a kükredim. Tedor ise prense ve yanındakine kısa bir bakış atıp bana döndü.
"Onlar daha önce krallıklarına bir elf gelmediği için kimseyi öldürmediler. Ama biz bir büyücüyü öldürdük. Şimdi ikincisini, hatta üçüncüsünü öldürürsek savaş çıkar. O yüzden kimse ölmeyecek."
Elfler daha önce sınırları geçtiği için bir büyücüyü mü öldürmüştü? Ben bu ikisine sadece şaka yapmıştım. Ama daha önce benim şakam gerçekten olmuşu. Bir iç çektim.
"O zaman bunlarla ne yapmayı planlıyorsun?" dedim. Biraz düşündü ve ardından onda iç çekti.
"Onları sınır dışı etmemiz yeterli. Bugün uğraşabileceğim son şey bile değiller." dedi. Prens bozuntusu hemen araya atladı.
"Yolu bilsek zaten şimdiye çoktan gitmiştik." Ona döndüm ve sırıttım.
"Sence yolu bilip bilmemeniz benim umrumda mı?" Bu sefer yaralı konuştu.
"Lütfen, yalnızca bir seferlik bize yardım edin." Ona fikrimin değişmeyeceğini anlatır gibi bakarken Tedor konuştu.
"Tamam, yalnızca bir seferlik." Ben şaşkınlıkla ona bakarken büyücülerin yüzünde bir gülümseme belirdi.
"Delirdin mi sen, büyücülere yardım etmek de ne demek oluyor?! Kral bunu duyarsa işin biter ve böyle bir şey yaparsan kesinlikle bunu ona rapor edeceğimi bil!" dedim. O ise pişkin pişkin sırıttı.
"Bu işi benim yapacağımı kim söyledi?"
"Neyden bahsediyorsun sen, açık açık konuş!" diye bağırdım. Simo da benimle birlikte Tedor'a kükredi. Tedor, Simo'dan korkmadı bile. Aksine büyücüler Simo'dan korkmuş gibiydiler.
"Onları krallıklarına kadar sen götüreceksin." dedi ve olan oldu. Ormanlık alanda öfkelenmem yüzünden etrefımızda bir ateş çemberi oluştu.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?! Ben asla düşman krallığın topraklarına adım atmam!" O, benim öfkemle oluşan ateş çemberini söndürürken prens bozuntusu yine konuştu.
"Sanki senden ölmeni istiyoruz. Ne var yani götürsen?" Ona ters ters baktım ve konuştum.
"Sen bir kes sesini!" Tedor'a bakmadan direk Simo'ya kaş göz işareti yapıp yolu gösterdim. Ardından sınıra doğru yürürken konuştum.
"Bu işte yokum. İlla biri götürecekse Taylor'a söyle, o götürsün." Tedor'un sesiyle tekrar durmak zorunda kaldım.
"Eğer bu ikisini krallıklarına götürmezsen kardeşine hiç iyi şeyler olmayacağını belirtmek isterim." Bu adam ne dediğinin farkında mıydı?! Beni en değerlimle mi vuruyordu?! Ona döndüm ve sinirimi belli etmeden, alaycı bir tavırla konuştum.
"Ben buradayken ona ne yapabileceğini sanıyorsun acaba?" O da bana alaycı bir tavırla karşılık verdi
"Neler yapamam ki? En basitinden onu vahşi Panilerin arasına atarım mesela. Onların aç ve vahşiyken ne kadar tehlikeli olduklarını biliyorsun." Pis pis sırıtmaya devam ederken söyledikleri ona olan öfkemi ikiye katladı.
"Böyle bir şeyi nasıl yapacakmışsın bakalım? Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?" Biz konuşurken büyücüler film sahnesi izlermişçesine bizi izliyordu.
"Krala uydurduğum bir yalan bunun için gayet de yeterli diye düşünüyorum. Sence kral senin gibi bir nöbetçiye mi inanır yoksa kıdemli bir kraliyet görevlisine mi?" Ne kadar inanmak istemesem de haklıydı. Ancak neden ben gitmek zorundaydım? Neden ben değil de bir başkası gitmiyordu. En iyisi sormaktı.
"Koskoca Elf Krallığı'nda benden başka gidecek kimse yok da mı ben gidiyorum? Benim gitmemin amacı ne?" Tedor sorumu cevapsız bırakmadı.
"Biliyorsun biz elfler, Büyücü Krallığı'nın sınırlarını geçtiğimiz anda yapılan büyüden etkileniyoruz. Gücümüz azalıyor, enerjimiz düşüyor. Hatta yürüyemeyecek hale geliyoruz. Bu yüzden Büyücü Krallığı'na gidecek elfin güçlü biri olması gerekiyor ve nöbetçilerin arasında en güçlüsü sensin." Şimdi nedenini anlamıştım, ben bu olayı tamamen unutmuştum. Tedor konuşmaya devam edince ona odaklandım.
"Ne kadar güçlü olursan ol senin de gücün azalacak ve enerjin düşecek. Bu işi hızlıca hallet ve hava kararmadan geri dön." Dediklerini yapmaktan başka çarem yoktu. Ama emin olduğum tek bir şey vardı. Beni Thia'yla tehdit etmiş olmasa asla bunu yapmazdım. Onu başımla onayladım. Tedor ardından büyücülere döndü.
"Siz de görevlendirdiğim elfin sözünden çıkmayın ve onu kaybetmeyin. Doğu tarafında vampirler var ve inanın bana sizi gördükleri yerde öldürürler."
"Merak etme, yeterki krallığa geri dönelim. Gerekirse bu kızın sözünden de çıkmam." diye cevapladı onu prens bozuntusu. Sonrasında yaralı arkadaşına ayağa kalkmasında yardım etti. Arkadaşından bir inilti yükselirken Simo hırlayarak onlara doğru bir adım attı. İkisi de geriye sıçrarken, yaralı olanın tavşan gibi tek ayak üstünde sekmesi çok komikti. Yüzümde bir gülümseme oluştu.
"Hele bir sözümden çıkın, sizi Simo'ya akşam yemeği olarak sunarım." dedim. Prens bozuntusu yutkunurken yaralı olan haykırmaya başladı.
"Yok artık ya, bu kadar kötü olamazsınız! Elfler kitaplarda böyle anlatılmıyordu!" Daha fazla gülümserken
"Nasıl anlatılıyordu bakayım?" diye sordum alayla. Bana daha dikkatli baktı.
"Birincisi hiçbir elf bu kadar kaba değildi. Sinirli ve saldırgan da." O konuşmaya devam ederken yavaş yavaş öldürme isteğim doğuyordu.
"İkincisi hiçbiri görünmez oklarla milleti vurmuyordu."diye devam etti.
"Üçüncüs-"demesine fırsat vermeden araya girdim.
"Bu kadar yeter! Akşam olmadan sizi krallığınıza götürmemi istiyorsanız konuşmayı kesin ve düşün önüme." Prens bozuntusu ayaklandığında yaralı arkadaşına da yardım etti. Onlar yavaş yavaş sınıra ilerlerken ben ise Simo'nun boyunda eğilerek gözlerinin içine baktım.
"Üzgünüm Simo, seni götüremem." Simo'nun yüzü düşerken ona hüzünle gülümsedim.
"Hadi ama Simo geri döneceğim ve ilk isim seninle bir sürü oyunlar oynamak olacak."dedim. Simo'nun düşen yüzü bir anda havaya kalktı ve sevinçle kuyruğunu sallamaya başladı.
"Hadi bakalım, şimdi Thia'nın yanına git." Simo'nun başını okşadım ve ardından gidişini izledim. Sonrasında sınıra doğru ilerlemeye başlamıştım ki Tedor'un sesini duydum.
"Dikkatli ol. Düşman krallığa gittiğini asla unutma ve gardını sakın düşürme." Söylediklerine hiçbir tepki vermeden yoluma devam ettim. Önümde yavaş yavaş ilerlemeye çalışan iki büyücüyü görünce hızlandım ve onlara yetiştim. Arkamı döndüğümde Tedor'u göremedim. Bu benim için bir fırsattı, siyah giyebilirdim. Son birkaç adımımla büyücülerin önüne geçtim ve bir parmak şıklatmamla pelerinimin rengi baştan aşağı siyaha dönüştü. Büyücüler şaşkınlıkla bana bakarken yaralı olan su çenesini yine tutamadan konuştu.
"Elflerin siyah giyinmesi yasak değil mi? Sen neden giyiniyorsun?" Tanrım sen bana sabır ver!
"Bu seni neden ilgilendiriyor acaba?"dedim ciddi bir şekilde.
"İlgilendirip ilgilendirmemesine bakmıyorum. Yasak olduğunu biliyorum ve bunun sonucunda verilecek cezaları da. Gerçekten cesaretli birisi olmalısın. Yoksa hiçbir elfin bunu yapabileceğini sanmıyorum."
"Uzatma daha fazla. Hadi ilerleyin"dedim konuyu değiştirerek.
"Peki madem, bu konu hakkında konuşmak istemiyorsan konuşmayız. Hmm ne konuşabiliriz?" Bir yandan prens bozuntusundan destek alırken bir yandan elini çenesine koymuş gerçekten de konuşacak bir konu düşünüyordu.
"Buldum!"dedi bir anda.
"Biz tanışmamıştık dimi? Hadi tanışalım. Ben Helios, bu da arkadaşım Prens Ares. Zaten az önce öğrenmiştin."dedi. Prens bozuntusu ona döndü.
"Benim ağzım var Helios ama yine de sağol."dedi. Sanırım onun yerine konuşmuş olmasına biraz sinirlenmişti.
"Neyse ne ya, bırak şimdi onu. Sen de tanıtsana kendini."dedi Helios. Konuşmak istemedikçe beni konuşturması sinirimi bozmuştu.
"Benim kim olduğum da seni ilgilendirmiyor büyücü. Şimdi önüne dön ve daha hızlı yürü."dedim.
"Sadece merak ettim, ne var bunda ya?"diye sitem etti. Neden bunlara katlanması gereken kişi bendim ya?
"Fazla merak baş yarar derler bilir misin?"diye sordum. Anında cevap verdi.
"Tabii ki biliyorum ama lafın gelişi söylenmiş bir şey. Sonuçta gerçekten çok merak ediyorum diye başım yarılacak değil ya?"dedi sorarcasına.
"Sen böyle biraz daha merak etmeye devam edersen o söz lafın gelişi söylenmiş olmayacak."dedim sakin kalmaya çalışarak. Prens bozuntusunun kıkırdadığını duyunca ona dönüp bağırdım.
"Ne gülüyorsun be?!"
"Ne gülüyorsun be?!" Benimle aynı anda arkadaşı da bağırmıştı. O da bize karşılık bağırdı hala gülerken.
"Ne bağırıyorsunuz be?!"
"Tanrım sen bana sabır ver."diye mırıldandım kendi kendime.
Bayağı bir yol ilerlemiştik ve sanırım artık Büyücüler Krallığı'nın sınırlarına gelmiştik. Sınırsan sonra kendi topraklarında olacaklardı zaten. O yüzden buradan sonrasına gelmeme gerek yoktu.
"İşte, artık sınırlara geldik ve heralde buradan sonrasını kendiniz halledebilirsiniz. Benim işim bu kadar."dedim ve topuğumun üzerinde onlara arkamı dönerken ekledim.
"Görüşmemek üzere büyücüler!" Hızlı hızlı ilerlemeye başladım ama bir adım daha atamadım. Umarım düşündüğüm şeyi yapmıyordur, umarım şuan beni, burada tutmak için büyü yapmıyordur! İçimden güldüm. Tabii ki de büyü yapıyordu. Kıpırdamaya çalıştım ama bir türlü başaramadım.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen, bırak beni!"diye bağırdım ama takmadı.
Ben hala tepinirken bir an da vücudum sınır tarafına doğru döndü ve gördüklerime maskenin altındaki ağzım açık kaldı. Prens bozuntusu ve arkadaşının yanında birçok muhafız vardı. Vücudumu hala hareket ettiremitirdum ve büyüyü engelleyebileceğimi sanmıyordum. Öfkeyle bağırıp çağırmaya başladım.
"Buda ne demek oluyor şimdi?! Size iyilik edenlere bu şekilde mi karşılık veriyorsunuz?! Bırak beni! Hey sana diyorum, bırak beni?!"
Bırakın beni bırakmayı büyüyle vücudumu daha da fazla sıkmaya başladı. Dudaklarımdan sadece benim duyabilecegim bir inilti yükselirken prens bozuntusu konuşmaya başladı.
"Kardeşimin intikamını elflerden bir gün alacağıma dair and içtim. Bir gün gelecek ve elfler nasıl kardeşimi öldürdüyse, ben de aynı şekilde bir elfi öldürerek intikamımı alacaktım. Ne yazık, bu intikama hiçbir şeyden haberi olmayan sen kurban olacaksın."dedi ve sırıttı. Artık nefes almakta bile güçlük çeksem de bu lafların altında kalmamalıydım.
"Asla bir kurban olmayacağım! Kendi ağzınla söylüyorsun, benim hiçbir şeyden haberim yok! Git kardeşini hangi elf öldürdüyse onu öldür. Senin benimle bir işin yok!"
Pis sırıtışı yüzünden silinirken beni kâle almadığını anladım. Bana bakmayı keserek Helios'u bir muhafıza bıraktı. O arkasına dönüp sınıra doğru ilerlerken konuştuğunu duydum.
"Kurbanımın canını sakın yakmayın. Zaten ölmeden önce benimleyken canı çok yanacak."
Selam! Nasılsınız bakalım? Ben çok iyiyim çünkü salı günü mezun oluyorum! Yazın bol bol yazmaya çalışacağım. Uzun zamandır yoktum yazmayı da özlemişim. Ama bunu bilerek yazmamıştım çünkü kırk kere silinip durduğu için beni gerçekten çok sinirlendirmişti. Allah'a şükür sonunda şu bölümü yazabildim. Aklımda kurguladığımı biraz değiştirerek yazdım bu bölümü. Neyse, umarım beğenirsiniz. Hoşçakalın◉‿◉